İran'ın Direniş Kodu: Kerbela’dan 1979 Devrimine, 28 Şubat’tan ABD Yenilgisine

İran direniş ruhunu asıl biçimlendiren temel damarlardan biri, Şii tarih bilincinin merkezinde yer alan Kerbela anlatısı ve Mehdiyet tahayyülüdür.

Haber Giriş Tarihi: 11.04.2026 13:19
Haber Güncellenme Tarihi: 11.04.2026 13:19
https://haberdeger.com/

Özel Dosya |

Ortadoğu’da İran’ın direniş kapasitesini yalnızca askeri denklemlerle, devlet refleksiyle ya da güncel jeopolitik çıkarlarla açıklamak eksik kalır. Çünkü İran’ın özellikle kriz anlarında sergilediği dayanıklılık, modern ulus-devlet refleksinin ötesine geçen tarihsel, teolojik ve kültürel bir hafızaya yaslanır. Bu hafıza; toplumsal psikolojiyi, siyasal tahayyülü ve ölüm karşısındaki tutumu şekillendiren derin bir arketip alanıdır.

İran’ı anlamaya çalışan birçok Batılı gözlemci, çoğu zaman bu ülkenin direncini ya devlet aklıyla ya da ideolojik mobilizasyonla açıklamaya çalıştı. Oysa İran’daki direniş ruhunu asıl biçimlendiren temel damarlardan biri, Şii tarih bilincinin merkezinde yer alan Kerbela anlatısı ve Mehdiyet tahayyülüdür. Bu nedenle İran’da siyaset tarihsel bir misyon duygusuyla, geçmişin travmaları ve geleceğin kurtuluş umudu arasında kurulmaktadır.

Fransız filozof Henry Corbin, İran’da geçirdiği yıllar boyunca Şii düşüncesinin yalnızca teolojik bir sistem değil, aynı zamanda tarihsel bilinç üreten bir varoluş tarzı olduğunu fark etmişti. Corbin’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, Şiilikte tarihin düz bir çizgide değil, metafizik bir bekleyiş ve ahlaki mücadele içinde kavranmasıydı. Ona göre Hüseyin Kerbela’dan tarihi bugüne yani Mehdiye itmektedir. Bu yüzden Kerbela, sadece hicri 61 yılında yaşanmış bir trajedi değildi aksine her çağda yeniden yaşanan bir hakikat sınavıydı.

Şiiliğin meşhur “Her gün Kerbela, her yer Aşura” mottosu, bu tarih anlayışının en güçlü ifadesidir. Bu söz, toplumsal direncin sürekliliğini sağlayan psikolojik bir çerçevedir. Kerbela, burada bir yenilgi hikâyesi olmaktan çıkar ve sayıca az olunsa bile hakikatten vazgeçmemenin, ölüm karşısında geri çekilmemenin sembolüdür. Hz. Hüseyin’in tavrı aktif bir tarihsel müdahale örneğidir. Bu hafıza, kuşaklar boyunca korkunun dönüştürülmesini sağlamıştır. Şiaya göre Hüseyin tarihsel bir tavırdır. Dolayısıyla bugün Hüseyinlerin olması şartı vardır.

Şii toplumsal bilinçte şehadet kavramı, modern seküler aklın çoğu zaman kavrayamadığı biçimde farklı bir işleve sahiptir. Batılı stratejik akıl, ölümü caydırıcı bir unsur olarak görür; kayıp, moral çöküş ve geri çekilme üretir. Oysa Şii siyasal kültürde şehadet, salt bireysel bir fedakârlıktan öte kolektif hafızayı yeniden kuran, toplumsal meşruiyeti derinleştiren ve uzun vadeli dayanıklılık üreten bir olgu olarak işlev görür. Burada ölüm, hakikatin bedelini üstlenmenin en güçlü sembolüdür. Şehadet, bir ferdin ölmesi ve aynı zamanda bir milletin dirilmesidir. Şehadet, savaş değildir; bir misyondur. Silah değildir; bir mesajdır.

Bu yüzden İran’da ölüm korkusunun siyasal mobilizasyon üzerindeki etkisi, klasik uluslararası ilişkiler teorilerinin varsaydığından daha düşüktür. Bu durum, özellikle İran Devrimi sonrasında daha kurumsal bir nitelik kazanmıştır. 1979 devrimi, Kerbela hafızasının modern siyasal forma kavuştuğu bir eşikti.

Devrim sloganlarında sıkça kullanılan “Büyük Şeytan” söylemi, Şii tarih bilincinde zulmün çağdaş biçimlerine karşı sembolik bir karşı koyuş olarak anlam kazandı. İran devrimi, kendi meşruiyetini sadece ekonomik eşitsizlik ya da dış müdahale eleştirisiyle değil tarihsel mazlumiyet ile ilahi adalet arasındaki süreklilik fikriyle kurdu. Bu nedenle İran’ın dış baskılar karşısındaki tavrını sadece ulusal gururla açıklamak yetersiz kalır. Burada aynı zamanda kutsal bir tarih bilinci devrededir. Bu noktada İran Devrimi teorisyenlerinden biri olan Ali Şeriati; Hüseyni Adem’in Varisi olarak beyan eder.

Bugün İran’ın bölgesel krizlerde gösterdiği sert duruş, büyük ölçüde bu hafızanın ürünüdür. Bu durum, özellikle Seyyid Ali Hamaney gibi figürlerin söyleminde açık biçimde görülmüştür. Hamaney’in kriz dönemlerinde kullandığı dil, klasik devlet adamı dilinden çok, tarihsel bir misyonun muhafızlığına dayalıdır. Kendisi bombardıman öncesi herhangi bir askeri üs ve sığınağa girmeyeceğini ve şehadeti arzuladığını beyan etmişti.

Dolayısıyla bu arka planda, korkunun Kerbela’da gömüldüğü, teslimiyetin reddedildiği ve sabrın mücadeleye dönüştüğü bir tarihsel eşiktir. İran toplumunda cenaze ritüellerinden matem törenlerine, dini anlatılardan siyasal mobilizasyona kadar uzanan geniş bir sembolik alan, bu hafızayı canlı tutar. Bu nedenle dışarıdan bakıldığında “irrasyonel” görünen birçok tutum, içeride son derece tutarlı bir tarihsel mantığa dayanır.

Amerikan stratejik aklının İran karşısında sık sık yanılmasının nedenlerinden biri de budur. Washington, çoğu zaman baskının, yaptırımın ve askeri tehdidin İran’ı geri adım attıracağını varsaydı. Ancak İran’da baskı, çoğu zaman mağduriyet anlatısını güçlendiren ve toplumsal dayanışmayı derinleştiren bir etki üretebildi. Çünkü burada toplumsal hafıza, anlamlandıran bir gelenek üretmiştir. Bu çerçevede baskı, yaptırım, hedefli suikastlar ya da sınırlı askeri operasyonlar karşı tarafın geri adım atmasını sağlayacak araçlar olarak görülür. Fakat İran’ın siyasal-toplumsal zihniyeti, bu lineer güvenlik mantığıyla birebir örtüşmez. İran’ın stratejik kültürüne dair akademik çalışmalar da, Batı’nın uzun yıllar boyunca Tahran’ın karar alma mantığını “ayna etkisiyle” yani kendi rasyonalite anlayışını yansıtarak okuduğunu vurguluyor.

İsrail açısından da benzer bir yanılgı söz konusu. İsrail’in güvenlik doktrini, tehditleri erken safhada bastırma, kapasiteyi kırma ve karşı tarafın iradesini zayıflatma varsayımına dayanır. Ancak İran’ın bölgesel ağları ve stratejik sabrı, bu doktrinin etkisini sınırlayan faktörlerden biri oldu. İsrail’in kendi güvenlik çevrelerinde bile, son yıllardaki gelişmelerin klasik caydırıcılık anlayışını zorladığına dair değerlendirmeler yapıldı. İran’ın doğrudan ya da dolaylı karşılık verme kapasitesi, askeri sonuçtan bağımsız olarak psikolojik ve siyasi dengeyi etkileyebiliyor.

Son olarak şunu beyan etmek gerekecektir. İran’ın direniş kapasitesi, yalnızca füze gücü, bölgesel milis ağları ya da devlet disipliniyle açıklanamaz. İran’ın asıl gücü, tarihsel travmayı siyasal enerjiye dönüştürebilen bir hafıza rejiminden gelir. Kerbela’dan beslenen bu bilinç, yenilgiyi nihai son olarak kabul etmez ve uzun tarihin bir durağı olarak okur. Bu yüzden İran için direniş, tarihin omzuna yüklenmiş metafizik bir sorumluluktur. Pentagon’un, CİA, Mossad ve bileşenlerinin anlamadığı budur.