
Avrupa’nın “çifte standardı” küresel meşruiyet krizine dönüşüyor
Yazıya göre Avrupa Birliği, İsrail’in Gazze ve bölgedeki askeri operasyonlarına karşı somut bir yaptırım geliştirmemekle, kendi kurucu değerleriyle açık bir çelişkiye düşüyor. Bu durum uluslararası hukuk düzeninin aşınmasına katkı sunan bir zafiyet olarak değerlendiriliyor.
Analizde özellikle ABD ve İsrail’in askeri hamlelerine karşı Avrupa’nın sessiz kalmasının, küresel ölçekte bir “cezasızlık rejimi” yarattığı vurgulanıyor. Bu yaklaşımın, uluslararası sistemde güçlünün hukukunun geçerli olduğu bir düzene zemin hazırladığı ifade ediliyor.
Bu eleştiri yalnızca söz konusu yazıyla sınırlı değil. Avrupa içinden de benzer uyarılar yükseliyor. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, AB’nin Rusya’ya karşı sert yaptırımlar uygularken İsrail konusunda aynı tutumu göstermemesini “çifte standart” olarak nitelendiriyor ve bunun Avrupa’nın siyasi meşruiyetini zayıflattığını açıkça dile getiriyor.
Analiz, Avrupa’nın bu pasifliğinin arkasında yapısal sorunlar olduğunu savunuyor. AB içinde İsrail’e yönelik yaptırımlar konusunda derin görüş ayrılıkları bulunuyor. Almanya ve İtalya gibi ülkelerin karşı çıkışı, ortak bir politika üretimini neredeyse imkânsız hale getiriyor.
Bu bölünmüşlük Avrupa’nın küresel krizlere müdahale kapasitesini sınırlayan temel bir kırılma noktası olarak görülüyor. Nitekim son dönemde yapılan AB toplantılarında İsrail’e yönelik yaptırım önerilerinin sürekli reddedilmesi, bu yapısal tıkanıklığın somut göstergesi olarak öne çıkıyor.
Avrupa sistem dışına mı itiliyor?
Carnelos’un analizinde en dikkat çekici tezlerden biri, Avrupa’nın giderek “jeopolitik bir aktör” olmaktan çıkıp, büyük güçlerin politikalarına eklemlenen pasif bir yapıya dönüşmesi.
ABD ile paralel hareket etme eğilimi, Avrupa’nın bağımsız bir dış politika geliştirme kapasitesini aşındırıyor. Bu durum, özellikle Ortadoğu gibi kriz bölgelerinde AB’yi etkisiz ve tali bir oyuncu konumuna itiyor.
Benzer şekilde uluslararası analizlerde de Avrupa’nın son krizlerde “paralize olmuş”, bölünmüş ve etkisiz bir görüntü verdiği sıkça vurgulanıyor.
Analiz, Avrupa Birliği’nin kendisini insan hakları, hukuk devleti ve uluslararası düzenin savunucusu olarak tanımlamasına rağmen, pratikte bu ilkeleri uygulamakta başarısız olduğunu öne sürüyor.
İsrail konusunda yaptırım mekanizmalarının devreye sokulmaması, bu söylem ile gerçek politika arasındaki uçurumu görünür hale getiriyor. Bu durumun uzun vadede Avrupa’nın yalnızca dış politikadaki etkisini değil, aynı zamanda kendi iç kamuoyundaki güvenilirliğini de aşındırabileceği ifade ediliyor.
Analiz, Avrupa’nın önünde net bir tercih olduğunu vurguluyor: Ya kendi değerlerini somut politikalarla destekleyerek yeniden küresel bir aktör haline gelecek ya da mevcut pasifliğiyle uluslararası sistemde giderek daha da marjinalleşecek.