
Metin, Batı merkezli savaş davranışı teorilerinin ötesine geçerek, İran toplumunun direnç biçimini kültür, inanç ve tarihsel hafıza üzerinden anlamaya çalışıyor.
Gitmek mi kalmak mı: Kararın eşiğinde insan
Yazı, son derece çarpıcı bir sahneyle açılıyor. 17 Mart gecesi saat 03.00’te düşen bombalar, yazarın evinin yakınını sarsıyor. Patlamanın şiddetiyle yataktan fırlayan yazar, refleks olarak bağırmaya başlıyor; ancak bunun bilinçli bir tercih olmadığını özellikle vurguluyor: “Bağırmayı ben seçmedim; bedenim yaptı.”
Bu sahne, savaşın bedensel ve içgüdüsel bir deneyim olduğunu ortaya koyuyor. Camların kırıldığı, pencerelerin yerinden söküldüğü bu an, modern savaşın şehir içindeki yıkıcılığını somut bir şekilde hissettiriyor.
Buna rağmen yazarın verdiği tepki alışılmış kaçış refleksinden farklı: Bombalar günlerdir düşmesine rağmen hayat devam ediyor. Çay içmek, okumak, uyumaya çalışmak… Yazar bu durumu “başka yapacak bir şey yoktu” sözleriyle özetliyor.
Bu ifade, savaşın bir süre sonra “normalleşen anormallik” haline geldiğini ve bireyin buna uyum geliştirdiğini gösteriyor.
Bombardımanın en yoğun anında yazar kısa bir an için ayrılmayı düşünüyor. Yanına ne alması gerektiğini zihninden geçiriyor: çocukluk fotoğrafları, annesine ait hatıralar… Ancak bu düşünce hızla başka bir soruya dönüşüyor: “Geride kalanlar ne olacak?”
Metinde dikkat çeken detaylardan biri, evdeki kediler. Patlama sırasında kaybolan yavru kediler, ardından kırık camdan girip doğum yapan başka bir kedi… Bu küçük hikâye, aslında daha büyük bir gerçekliğin metaforu haline geliyor: sorumluluk, aidiyet ve terk edememe duygusu.
İranlılar neden kaçmıyor? Batı psikolojisinin sınırları
Yazar, metnin en kritik bölümünde doğrudan bir karşılaştırma yapıyor: Ukraynalılar neden savaş başlar başlamaz trenlere doluşarak kaçtı? Suriyeliler neden Akdeniz’de ölüm riskini göze aldı?
Ve ardından şu soruyu soruyor: İranlıları (ve Filistinlileri) farklı kılan ne?
Bu soruya verilen yanıt, Batı merkezli psikoloji teorilerinin eleştirisi üzerinden kuruluyor. Yazara göre Batı psikolojisi, bu davranışı travma, donakalma (freeze) ya da yas sürecinin bir sonucu olarak açıklayacaktır. Ancak bu açıklamalar, kendi kültürel bağlamı içinde anlamlı olsa da İran toplumunu açıklamakta yetersiz kalıyor.
Çünkü burada belirleyici olan şey, bireysel rasyonalite ile açıklanamaz aksine kolektif hafıza ve metafizik bağ ile anlaşılabilir.
“İran benim annemdir”
Metin, İran toplumunun direnç biçimini anlamak için kültürel kodlara yöneliyor. Yazar, Pers şiiri ve İran mistisizmiyle büyüdüğünü vurguluyor. Bu bağlamda “toprağa kök salma” fikri, varoluşsal bir gerçeklik olarak sunuluyor.
Bombalar düştüğünde insanların “dağılmadığını”, aksine “inancın onları tuttuğunu” söyleyen yazar, direncin temelini şu üç eksende kuruyor: Güçlü dini ve metafizik inanç, tarihsel hafıza, toprağa bağlılık. Bu üçlü yapı, modern savaş psikolojisinin “kaçış = hayatta kalma” formülünü tersine çeviriyor.
Metnin en güçlü bölümlerinden biri, yazarın İran’ı annesiyle özdeşleştirdiği pasajdır. Çocukluk anıları, şehirle kurulan bağ ve kaybedilen annenin hatırası, vatanı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp kişisel bir varlık haline getiriyor:
“İran sadece benim ülkem değil. İran kelimenin tam anlamıyla annemdir. Ve onu terk etmek bir seçenek değildir.”
Bu ifade, modern ulus-devlet kavrayışının ötesinde, derin bir duygusal ontolojiye işaret ediyor. Burada vatan, savunulan bir coğrafya değil; terk edilmesi imkânsız bir varoluş alanıdır.
Filistin ile ortak kader: Toprak ve ölüler üzerinden kurulan bağ
Yazı, İran deneyimini Filistin ile ilişkilendirerek genişletiyor. Özellikle Gazze’de yaşanan yıkım ve mezarlıklara yönelik saldırılar, yazarın zihninde güçlü bir paralellik kuruyor.
Filistinli yaşlı bir adamın “cenneti verseler bile buradan gitmem” sözleri, metnin kırılma anlarından biri haline geliyor.
Bu noktada analiz şu sonuca ulaşıyor: İranlılar ile Filistinliler arasında güçlü bir ortaklık var. Bu ortaklık; toprağa bağlılık, ölülerin hatırasına duyulan saygı, kaybın mekânsal olarak korunması üzerinden kuruluyor.
Middle East Eye’deki bu analiz, savaş anındaki insan davranışını klasik güvenlik ve rasyonalite teorilerinin ötesine taşıyor.
Yazarın vardığı sonuç çarpıcı: Bu davranışın rasyonel bir açıklaması yok. Bu ancak “sevgi” olarak adlandırılabilir. Ve bu sevgi, modern dünyanın hesapçı aklıyla anlaşılmaz. Tarih, inanç ve hatıra ile şekillenen bir bilinçle anlaşılabilir.
Bu nedenle Tahran’da kalmak bir varoluş biçimi, bir hafıza direnişi ve modern savaşın anlamını yeniden sorgulayan güçlü bir tanıklıktır.