The Economist yazdı: Avrupa nasıl kendi elleriyle ABD’ye bağımlı hale geldi?

Avrupa Birliği uzun yıllar boyunca kendisini “kuralların gücüyle yönetilen medeniyet projesi” olarak tanımladı. Rekabet hukuku, çevre standartları, veri güvenliği, tüketici hakları ve piyasa düzenlemeleri Brüksel’in en büyük siyasi sermayesi oldu. Ancak bugün giderek daha fazla ekonomist ve stratejist aynı soruyu soruyor: Avrupa, kurallar üretirken güç üretmeyi ihmal mi etti?

Haber Giriş Tarihi: 24.04.2026 19:38
Haber Güncellenme Tarihi: 24.04.2026 19:38
https://haberdeger.com/

The Economist dergisinde yayımlanan dikkat çekici analizde, Avrupa’nın onlarca yıl boyunca uyguladığı yoğun düzenleme siyaseti sonucunda teknoloji, savunma, enerji ve sermaye alanlarında Amerika Birleşik Devletleri’ne daha bağımlı hale geldiği savunuluyor. Yazı, bu süreci sert bir ifadeyle “Amerikan vasallığı” olarak tanımlıyor.

Bir dönem Avrupa modeli, refah devleti ile serbest piyasa arasında denge kuran örnek sistem olarak görülüyordu. Ancak 2020’lerin ortasına gelindiğinde tablo değişti.

Dijital platformlarda Amerikan şirketleri egemen

Yapay zekâ yarışında ABD ve Çin önde

Savunmada NATO üzerinden Washington’a bağımlılık sürüyor

Enerjide Rusya krizi sonrası dış kaynak ihtiyacı arttı

Risk sermayesi ve yenilikçi finansman ABD lehine yoğunlaştı

Bu nedenle Avrupa’nın ekonomik ağırlığı sürse de stratejik etkisinin zayıfladığı görüşü güç kazanıyor.

Brüksel’in kural gücü neden sanayi gücüne dönüşmedi?

Avrupa Birliği, dünyada en sert düzenleyici kurumlardan biri haline geldi. GDPR ile veri gizliliği, Dijital Piyasalar Yasası ile teknoloji şirketleri, Yeşil Mutabakat ile sanayi dönüşümü hedeflendi. Fakat eleştirmenlere göre Avrupa’nın temel hatası, şirketleri denetleme kapasitesini şirket yaratma kapasitesinin önüne koyması oldu. Google, Amazon, Microsoft, Nvidia, OpenAI gibi devler ABD’den çıktı. Avrupa ise büyük teknoloji şirketi üretmekte zorlandı.

Bugün birçok Avrupa kurumu verisini Amerikan bulut sistemlerinde tutuyor. Yazılım altyapısı Amerikan şirketlerine dayanıyor. Yapay zekâ çipleri konusunda ABD merkezli firmalar belirleyici.

Bu tablo, ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir sorun olarak görülüyor. Çünkü geleceğin egemenliği artık yalnızca tank ve füze ile değil veri merkezleri, yarı iletkenler, algoritmalar ve dijital altyapı ile ölçülüyor. Birçok Avrupalı stratejiste göre kıta, kendi teknoloji egemenliğini kuramazsa siyasi egemenliği de sınırlı kalacak.

Savunmada da benzer tablo var

NATO çatısı Avrupa güvenliğinin temel taşı olmayı sürdürüyor. Ancak Rusya-Ukrayna savaşı sonrası ABD desteği olmadan Avrupa ordularının lojistik, hava savunması ve mühimmat kapasitesinin yetersiz olduğu daha açık görüldü. Bu durum, Avrupa’nın ekonomik dev olmasına rağmen askeri-stratejik olarak Washington’a yaslandığı eleştirilerini artırdı.

Rus gazına bağımlılık, ardından savaş sonrası hızlı kopuş ve pahalı LNG ithalatı Avrupa ekonomisini sarstı. Sanayi maliyetleri arttı, özellikle Almanya’daki üretim modeli baskı altına girdi. Eleştirel çevrelere göre Avrupa, enerji geçişini stratejik sanayi planıyla desteklemeden hızlandırdı. Böylece hem rekabet gücü zayıfladı hem dış bağımlılık yeni biçimlerde devam etti.

Vasal Meselesi

“Vasal” kelimesi siyasi olarak sert ve tartışmalı. Avrupa hâlâ dünyanın en büyük ekonomik bloklarından biri, güçlü kurumlara sahip ve küresel norm üretme kapasitesi yüksek.

Ancak bu kavramın kullanılmasının nedeni şu: Kuralları Avrupa yazıyor. Teknolojiyi Amerika üretiyor. Güvenliği Amerika sağlıyor. Sermayeyi Amerika çekiyor. Yeniliğin temposunu Amerika belirliyor. Yani güç mimarisinde belirleyici merkez çoğu zaman Atlantik’in öte yanında bulunuyor.

Bu tartışmanın merkezinde ABD karşıtlığı değil, Avrupa’nın kendi yapısal tercihleri yer alıyor. Sorun dış baskıdan çok iç mimari olarak görülüyor. Avrupa uzun süre dünyaya nasıl yaşaması gerektiğini anlattı. Şimdi ise kendisine şu soruyu sormak zorunda: Kurallar koyan kıta mı olmak istiyor, geleceği şekillendiren kıta mı? Avrupa Birliği için 2026’nın asıl sınavı da tam burada başlıyor.