
Batılı medya kuruluşlarının İran'a ilişkin haber dili uzun zamandır tartışma konusu. The New Arab yazarı Burak Elmalı, "Batı Medyasının İran Konusundaki Soğuk Savaş Taktikleri " başlıklı analizinde, ABD-İsrail eksenindeki İran haberlerinin belirli jeopolitik hedefleri meşrulaştıran bir söylem ürettiğini savunuyor. Elmalı'ya göre İran dosyasında kullanılan kavramlar, Soğuk Savaş döneminin propaganda tekniklerini andırıyor ve savaşın askeri boyutuna eşlik eden bir "anlatı savaşı" yürütülüyor.
Yazının merkezindeki iddia şu: Modern savaşlar artık yalnızca cephede yürümüyor. Manşetler, televizyon ekranları ve uzman yorumları da çatışmanın bir parçası hâline geliyor. Özellikle İran söz konusu olduğunda Batılı ana akım medya, aktörler arasında dilsel bir hiyerarşi kuruyor. İsrail'in askeri operasyonları çoğu zaman "savunma", "önleyici müdahale" veya "güvenlik tedbiri" gibi kavramlarla aktarılırken, İran'ın tepkileri "misilleme", "rejimin saldırganlığı" veya "istikrarsızlaştırıcı hamle" olarak tanımlanabiliyor. Bu dil tercihi, okuyucunun olayları algılama biçimini doğrudan etkiliyor.
Elmalı'nın dikkat çektiği önemli noktalardan biri de edilgen dil kullanımı. Sivillerin ölümüne yol açan bombardımanlar haberleştirilirken fail çoğu zaman görünmez hâle geliyor. "Hayatını kaybetti", "vuruldu", "öldü" gibi ifadeler kullanılırken saldırının kim tarafından gerçekleştirildiği geri plana itiliyor. Buna karşılık İran'ın eylemleri daha doğrudan ve fail merkezli bir dille aktarılıyor. Yazar, bunun tesadüfi değil, uzun yıllardır tekrar eden editoryal reflekslerin sonucu olduğunu öne sürüyor.
Bu tartışmanın tarihsel kökleri de bulunuyor. 1979'daki İran Devrimi'nden sonra İran, Batı medyasında çoğunlukla "öngörülemez", "irrasyonel" ve "fanatik" bir aktör olarak sunuldu. Rehine krizi, nükleer program ve bölgesel vekil güçler üzerinden şekillenen bu anlatı, İran toplumunun iç çeşitliliğini ve siyasal karmaşıklığını çoğu zaman ikinci plana itti. Böylece İran, belirli davranış kalıplarıyla tanımlanan sabit bir "öteki" kimliğine indirgenmiş oldu.
Ancak eleştiri yalnızca Batı medyasına yönelmiyor. Son dönemde yayımlanan başka analizlerde, İran'ın kendi medya düzeninin de benzer biçimde kamuoyunu yönlendirmeye çalıştığı vurgulanıyor. İran, İsrail ve ABD'nin farklı araçlarla olsa da ulusal güvenlik ve toplumsal moral gerekçeleriyle bilgi akışını kontrol etmeye çalıştığı ifade ediliyor. Bu durum, savaş dönemlerinde hakikatin çoğu zaman tarafların propaganda ihtiyaçları arasında sıkıştığını gösteriyor.
İran dosyasının yeniden gündeme geldiği 2026 krizinde, Batılı yayın kuruluşlarının uzman tercihleri de tartışma yarattı. Özellikle sürgündeki rejim karşıtı çevrelerin ekranlarda daha fazla yer bulduğu, buna karşılık İran içindeki farklı toplumsal kesimlerin seslerinin daha sınırlı duyulduğu yönünde eleştiriler yapıldı. Bu tablo, hangi görüşlerin "meşru", hangilerinin "marjinal" kabul edildiğine dair yeni soruları beraberinde getirdi.
Bugün İran üzerine yürüyen küresel tartışma, aslında daha geniş bir meselenin parçası. Ukrayna'dan Gazze'ye, Çin'den Rusya'ya kadar birçok uluslararası kriz, yalnızca sahadaki güç dengeleriyle değil, kimin hikâyesinin nasıl anlatıldığıyla da şekilleniyor. Haber dili; hangi hayatların yasının tutulduğunu, hangi ölümlerin istatistiğe dönüştüğünü ve hangi eylemlerin meşru kabul edildiğini belirleyen görünmez bir güç hâline geliyor.
Burak Elmalı'nın yazısı bu nedenle İran'dan çok daha fazlasını tartışmaya açıyor. Asıl soru şu: Medya savaşları çağında kamuoyu gerçekten bilgi mi alıyor, yoksa uluslararası güç mücadelelerinin özenle kurgulanmış anlatılarına mı maruz kalıyor? İran dosyası, bu sorunun en görünür laboratuvarlarından biri olmaya devam ediyor. Çünkü modern çağda savaşlar kelimelerle de kazanılmaya çalışılıyor.