Çin, Trump'ın İran nükleer sorununu çözmede nasıl yardımcı olabilir?

Newsweek analizine göre, Trump yönetiminin İran nükleer krizini çözmek için Çin'i arabulucu olarak kullanabileceği belirtiliyor. Çin'in, Tahran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokları için 'emanetçi güç' olması tartışılıyor.

Haber Giriş Tarihi: 04.06.2026 18:26
Haber Güncellenme Tarihi: 04.06.2026 18:26
https://haberdeger.com/

Çin, Trump’ın İran Dosyasını Kurtarabilir mi? Nükleer Krizin Perde Arkasında Yeni Güç Dengesi

Newsweek’te yayımlanan ve Çin’in İran nükleer krizinin çözümünde oynayabileceği role odaklanan analiz, Washington ile Tahran arasında aylardır çözülemeyen en kritik düğümün aslında uranyum meselesi olduğunu ileri sürüyor. Haberde, İran’ın elindeki yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunun geleceği konusunda Çin’in arabulucu ve hatta “emanetçi güç” olarak devreye girebileceği değerlendiriliyor. Analiz, Trump yönetiminin İran’ın nükleer kapasitesini sınırlandırmak istediğini ancak bunu yaparken Pekin’in desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu savunuyor.

İlk bakışta bu tartışma teknik bir nükleer müzakere başlığı gibi görünüyor. Oysa mesele bundan çok daha büyük. İran’ın uranyumu kimin kontrol edeceği sorusu, diğer taraftan Ortadoğu’da yeni güç mimarisinin nasıl şekilleneceği sorusudur.

İran nükleer krizinin kökleri 2000’li yılların başına kadar uzanıyor. Washington uzun yıllardır İran’ın nükleer programının askeri boyut kazanabileceğini savunurken Tahran programın tamamen sivil amaçlı olduğunu ileri sürüyor. 2015 yılında imzalanan JCPOA anlaşması bu gerilimi büyük ölçüde dondurmuştu. Ancak Trump’ın ilk başkanlık döneminde anlaşmadan çekilmesi, İran dosyasını yeniden küresel siyasetin merkezine taşıdı. İran yaptırımlar altında uranyum zenginleştirme faaliyetlerini artırdı, Batı ise baskıyı yükseltti. Sonuçta bugün gelinen noktada taraflar, on yıl önce çözmeye çalıştıkları sorunun daha karmaşık bir versiyonuyla karşı karşıya bulunuyor.

Newsweek’in analizinde dikkat çeken unsur, Çin’in anlaşmanın uygulanmasını sağlayacak stratejik aktör olarak görülmesi. Pekin’in İran’ın elindeki yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu kendi kontrolüne alabileceği veya daha düşük seviyelere dönüştürebileceği senaryosu tartışılıyor.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Neden Çin?

Çünkü İran üzerinde gerçek ekonomik nüfuza sahip olan birkaç küresel aktörden biri Pekin. Son yıllarda İran ekonomisi büyük ölçüde Çin sermayesine ve Çin pazarına bağımlı hale geldi. Çin, İran petrolünün en büyük müşterisi konumunda bulunuyor. İki ülke arasında imzalanan uzun vadeli ekonomik ve stratejik iş birliği anlaşmaları da bu bağımlılığı derinleştirdi. İran açısından Batı yaptırımlarına karşı hayati bir ekonomik can damarıdır.

Dolayısıyla Washington’un Tahran üzerinde doğrudan kuramadığı baskıyı Pekin dolaylı biçimde kurabilir.

Ancak burada daha büyük bir jeopolitik denklem bulunuyor.

Trump yönetimi İran dosyasını çözmek isterken aslında Çin’i uluslararası güvenlik sisteminin sorumluluk üstlenen bir aktörü haline getirmeye çalışıyor. Bu durum, son yirmi yıl boyunca Amerikan dış politikasının temel mantığıyla çelişiyor. Washington uzun süre Çin’in küresel nüfuzunu sınırlamaya çalıştı. Şimdi ise İran krizinin çözümü için aynı Çin’in yardımına ihtiyaç duyuyor.

Bu nedenle mesele uranyumdan çok daha fazlasını ifade ediyor.

Reuters’ın son haftalarda yayımladığı haberler, Trump yönetiminin İran’ın elindeki zenginleştirilmiş uranyumu ülke dışına çıkarmayı anlaşmanın temel şartlarından biri olarak gördüğünü ortaya koyuyor. İran ise bu konuda ciddi direnç gösteriyor. Tahran yönetimi uranyum stoklarının ülke dışına çıkarılmasına sıcak bakmıyor. İran liderliği bunu ulusal egemenlik meselesi olarak değerlendiriyor.

Tam da bu noktada Çin formülü ortaya çıkıyor. Tahran açısından uranyumun doğrudan ABD’ye verilmesi siyasi bir teslimiyet görüntüsü yaratabilir. Buna karşılık uranyumun Çin gözetimine bırakılması daha kabul edilebilir bir seçenek olarak görülebilir. Newsweek’in analizinin merkezindeki argüman da tam olarak budur. Çin, tarafların yüzünü kurtarabilecek bir ara formül sunabilir.

Fakat bu senaryonun görünmeyen tarafları da var.

Çin böyle bir rol üstlenirse sadece İran dosyasında değil, küresel güvenlik mimarisinde de yeni bir konum elde edecektir. Bugüne kadar ABD’nin yürüttüğü kriz yönetimi mekanizmalarının bir kısmı ilk kez Çin’in denetimine açılmış olacaktır.

Bu durum Washington’daki bazı çevreleri rahatsız ediyor. Özellikle Çin karşıtı güvenlik uzmanları, Pekin’in uranyumun kontrolünü üstlenmesi halinde İran’ın gerçek kapasitesinin gizlenebileceğini veya Çin’in bu süreci kendi stratejik çıkarları için kullanabileceğini savunuyor. Amerikan muhafazakâr çevrelerinde bu yönde ciddi şüpheler bulunuyor.

Öte yandan Çin açısından da riskler mevcut. Pekin uzun yıllardır Ortadoğu’da “taraf olmayan büyük güç” imajı inşa etti. İran uranyumunun garantörü haline gelmesi durumunda bu tarafsızlık görüntüsü zarar görebilir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi aktörlerin Çin’e bakışı değişebilir.

Bugün masada üç büyük güç bulunuyor: Washington, Pekin ve Tahran.

Rusya ise sürecin arka planındaki sessiz aktörlerden biri olarak varlığını sürdürüyor. Moskova doğrudan ön planda görünmese de İran üzerindeki etkisini koruyor. Ancak Ukrayna savaşı ve ekonomik yaptırımlar nedeniyle Kremlin’in hareket alanı geçmiş yıllara göre daha sınırlı. Bu durum Çin’in İran üzerindeki ağırlığını daha da artırıyor.

Bölgesel sonuçlar açısından bakıldığında olası bir anlaşma Körfez enerji piyasalarını rahatlatabilir. Son aylarda Hürmüz Boğazı çevresindeki krizler küresel petrol fiyatlarını ciddi biçimde etkiledi. Enerji piyasaları İran dosyasının ekonomik istikrar unsuru olarak görüyor.

Ancak başarısızlık ihtimali de masada duruyor. Eğer Çin arabuluculuğu sonuç vermezse ve İran uranyum stoklarını devretmeyi reddederse, Trump yönetiminin yeniden sert baskı politikasına dönmesi mümkün. Son haftalarda Washington’dan gelen açıklamalar bu seçeneğin tamamen masadan kalkmadığını gösteriyor. Trump ve ekibi diplomasiye vurgu yaparken aynı zamanda askeri seçeneği de açık tutuyor.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:

İran nükleer dosyasında tartışılan konu birkaç yüz kilogram uranyumdan ibaret değil. Asıl mesele, 21. yüzyılın uluslararası düzeninin hangi güç merkezleri tarafından yönetileceğidir.

Bir dönem Ortadoğu krizlerinin çözüm adresi yalnızca Washington’du. Bugün ise aynı masada Pekin de oturuyor. Çin’in İran üzerindeki etkisi, ekonomik gücünü diplomatik nüfuza dönüştürme kapasitesini ortaya koyuyor.

Newsweek’in işaret ettiği senaryo gerçekleşirse kazanan sadece Trump olmayacak. Çin de küresel diplomasinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olduğunu kanıtlamış olacak. Belki de İran dosyasının en önemli sonucu nükleer anlaşmanın kendisi değil, Pekin’in dünya siyasetindeki yeni rolünün resmen kabul edilmesi olacak. Çünkü bazen uluslararası krizler çözüldükleri için değil, kimin tarafından çözüldükleri için tarihe geçer.

Görsel: Newsweek