
ABD'li siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı David Romano, İsrail merkezli gazete The Jerusalem Post'ta kaleme aldığı dikkat çekici analizde, İran'a karşı yürütülen savaşın ilk aşamalarında Washington'un İranlı Kürt grupları önemli bir stratejik unsur olarak değerlendirdiğini, ancak daha sonra bu yaklaşımın terk edildiğini ileri sürdü. Romano'ya göre bu değişimde, ABD Başkanı Donald Trump ile yakın ilişkilere sahip olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın etkisi belirleyici olmuş olabilir.
Romano'nun ortaya koyduğu iddia, sadece İran savaşıyla ilgili bir taktik tartışma değil. Yazı diğer taraftan Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirebilecek üç kritik ekseni de görünür hale getiriyor: Washington'un İran stratejisi, Ankara'nın Kürt politikası ve Kürtlerin bölgesel denklemdeki rolü.
İran'a yönelik askeri baskının yoğunlaştığı dönemde Batılı strateji çevrelerinde uzun süredir tartışılan bir görüş bulunuyordu. Buna göre İran rejiminin en kırılgan noktalarından biri ülkenin etnik ve coğrafi çevre bölgeleriydi. Kürtler, Beluçlar, Araplar ve Azeriler gibi toplulukların yaşadığı bölgeler, Tahran'ın merkezi otoritesine karşı potansiyel baskı alanları olarak görülüyordu.
Romano'nun makalesi tam da bu noktada İran Kürtlerini merkeze yerleştiriyor. Yazıya göre İran'daki Kürt muhalif hareketler, rejime karşı mücadelede İran genelindeki muhalefetin etrafında toplanabileceği bir çekim merkezi oluşturabilir. Irak'ta Saddam Hüseyin döneminde Kürt Bölgesi'nin oynadığı rolün benzeri, İran'da da ortaya çıkabilir. Romano, özgürleştirilmiş bir Kürt bölgesinin İran ordusundan kopuşları teşvik edebileceğini ve ülke çapındaki muhalefet için güvenli bir alan sağlayabileceğini savunuyor.
Bu yaklaşım aslında Washington açısından yeni değil. 1991 ile 2003 yılları arasında Irak Kürt Bölgesi, Saddam karşıtı muhalefetin ana üssü haline gelmişti. Amerikan karar alıcılarının bir kısmı uzun yıllardır benzer bir modelin İran için de uygulanabileceğini düşünüyor. Romano'nun yazısı, bu fikrin halen bazı çevrelerde canlı olduğunu gösteriyor.
Ancak makalenin en çarpıcı kısmı Türkiye ile ilgili değerlendirmeler. Romano, Trump'ın savaşın başlangıcında İranlı Kürtleri kullanma seçeneğine sıcak baktığını, fakat daha sonra bundan vazgeçtiğini belirtiyor. Bu değişimin arkasında Erdoğan'ın etkisinin bulunabileceğini öne sürüyor.
Eğer bu değerlendirme doğruysa, bu durum Ankara'nın Washington'un İran stratejisini etkileyebilen bir güç haline geldiğini gösterir. Türkiye açısından İran'da ortaya çıkabilecek federal ya da özerk bir Kürt yapılanması, İran'ın iç meselesi olarak görülmüyor. Ankara'nın güvenlik perspektifinde böyle bir gelişme, Irak ve Suriye'deki Kürt siyasi alanlarıyla birleşerek yeni bir jeopolitik kuşak oluşturabilir.
Romano da yazısında Türkiye'nin İran'da ortaya çıkabilecek herhangi bir Kürt özerkliğini ciddi bir tehdit olarak değerlendirdiğini açık biçimde ifade ediyor. Özellikle PJAK gibi örgütlerin PKK ile olan ideolojik ve örgütsel bağları, Ankara'nın kaygılarını daha da artırıyor.
Yazının dikkat çektiği bir diğer konu ise Kürt hareketlerinin Washington'a duyduğu güvensizlik. İranlı Kürt gruplar, ABD ile iş birliğine sıcak bakabileceklerini ancak bunun karşılığında güçlü siyasi garantiler görmek istediklerini söylüyorlar. Bunun temel nedeni ise Suriye deneyimi.
IŞİD'e karşı savaş sırasında ABD ile yakın ittifak kuran Suriyeli Kürtler, yıllar boyunca Washington'un en önemli kara gücü olmuştu. Ancak savaşın ardından ortaya çıkan yeni dengelerde ABD'nin öncelikleri değişti ve Kürtlerin beklentileri tam anlamıyla karşılanmadı. Romano'ya göre İranlı Kürtler aynı senaryonun kendi başlarına gelmesini istemiyorlar.
Bu noktada mesele artık İran'ın ötesine geçiyor. Ortaya çıkan tablo, Amerikan dış politikasının kronik bir çelişkisini yeniden gündeme getiriyor. Washington bir tarafta Türkiye gibi kritik NATO müttefiklerini kaybetmek istemiyor. Diğer tarafta ise sahada etkili olabilecek yerel aktörlere ihtiyaç duyuyor. Kürtler ise çoğu zaman bu iki stratejik öncelik arasında sıkışıp kalıyor.
Romano'nun makalesi doğrulanmış bir operasyon planını ortaya koymuyor. Ancak Washington'daki bazı stratejik çevrelerin İran dosyasına nasıl baktığını göstermesi bakımından son derece önemli. Yazının satır aralarında görülen şey, İran'a yönelik baskının yalnızca füze saldırıları veya diplomatik yaptırımlarla sınırlı olmadığıdır. Etnik fay hatları, yerel muhalefet hareketleri ve bölgesel ittifaklar da büyük güçlerin hesaplarında yer almaya devam ediyor.
Bu nedenle asıl soru şu olabilir: Eğer İran üzerindeki baskı yeniden artarsa, Washington Ankara'nın itirazlarına rağmen Kürt kartını masaya koymaya cesaret edebilecek mi? Yoksa Türkiye'nin bölgesel ağırlığı, bu seçeneğin uzun süre daha rafa kaldırılmasına mı yol açacak?
Ortadoğu'nun geleceği açısından bu soru, Tahran'daki rejimin geleceği kadar önem taşıyor. Çünkü tartışılan konu Kürt meselesinin bölgesel güç dengeleri içindeki stratejik konumudur.