
Dijital çağın en büyük yanılsamalarından biri, interneti görünmez ve sınırsız bir alan olarak tahayyül etmemizdir. E-postaların, banka transferlerinin, görüntülü görüşmelerin ve yapay zeka sistemlerinin bulutların arasında dolaşan soyut veri kümeleriyle çalıştığı düşünülür. Oysa dünyanın dijital omurgası, okyanusların dibine döşenmiş yüz binlerce kilometrelik fiber optik kablolardan oluşuyor. Küresel internet trafiğinin yaklaşık yüzde 99'u bu kablolar üzerinden taşınıyor. Bir başka ifadeyle, modern uygarlığın sinir sistemi denizlerin karanlık diplerinde uzanıyor.
Lawfare'de Roxana Vatanparast tarafından yayımlanan " Denizaltı Kabloları ve Dijital Bağlantının Maddi Politikası " başlıklı inceleme yazısı, gazeteci Samanth Subramanian'ın Dalgaların Altındaki Ağ: Dünyamızı Birbirine Bağlayan Kırılgan Kablolar adlı kitabı üzerinden tam da bu görünmez altyapının siyasi anlamını sorguluyor. İnceleme, denizaltı kablolarının teknik bir mühendislik başarısından ibaret olmadığını; egemenlik, güvenlik ve küresel güç rekabetinin merkezinde yer aldığını ortaya koyuyor.
Bugün dünya ekonomisinin kalbi, büyük ölçüde bu kırılgan ağlara bağlı durumda. Uluslararası finans transferleri, küresel tedarik zincirleri, borsa işlemleri, diplomatik haberleşmeler ve askeri iletişim sistemleri saniyeler içerisinde kıtalar arasında hareket ediyor. Ancak bütün bu akışın temelini oluşturan fiziksel altyapı, çoğu zaman gözden uzak kaldığı için siyasi tartışmaların dışında bırakılıyor.
Sosyolog Susan Leigh Star'ın meşhur tespiti burada anlam kazanıyor: Altyapılar, çalıştıkları sürece görünmezdir; ancak bozulduklarında fark edilirler. Denizaltı kabloları da uzun yıllar boyunca modern dünyanın sessiz işçileri olarak varlıklarını sürdürdü. Ta ki son dönemde yaşanan krizler onları jeopolitiğin merkezine taşıyana kadar.
Baltık Denizi'nde peş peşe yaşanan kablo kopmaları, Tayvan çevresinde Çin bağlantılı gemiler hakkında ortaya atılan sabotaj iddiaları ve Kızıldeniz hattındaki kesintiler, dijital çağın yeni kırılganlığını gözler önüne serdi. Artık mesele devletlerin ekonomik güvenliği, ulusal savunması ve dijital egemenliği haline geldi. Guardian'ın aktardığı üzere, son yıllarda yaşanan olaylar denizaltı kablolarının hibrit savaşın yeni hedeflerinden biri olabileceğine dair endişeleri artırdı.
Bu dönüşüm, aynı zamanda internetin sahipliği meselesini de yeniden gündeme getiriyor. Zira küresel kablo ağlarının önemli bir bölümü artık devletlerin değil, özel teknoloji devlerinin kontrolünde bulunuyor. Google, Meta, Amazon ve Microsoft gibi şirketler kendi denizaltı kablo yatırımlarını hızla artırıyor. Böylece dijital egemenlik sadece devletler arası bir mesele olmaktan çıkıyor; çok uluslu şirketlerin jeopolitik aktörlere dönüştüğü yeni bir döneme giriliyor.
Vatanparast'ın Lawfare'deki eleştirisi de tam bu noktaya işaret ediyor. Subramanian'ın kitabı, kabloların kırılganlığını etkileyici biçimde anlatırken, bu kırılganlığın doğurduğu yönetişim krizlerini yeterince derinleştirmiyor. Kimin sorumlu olduğu, hangi hukukun uygulanacağı ve kriz anlarında karar alma yetkisinin kimde bulunacağı soruları büyük ölçüde cevapsız kalıyor.
Dijital egemenlik tartışmaları da buradan doğuyor. Çünkü denizaltı kabloları doğaları gereği sınır aşan yapılardır. Bir ülkenin karasularından çıkar, uluslararası sulardan geçer ve başka devletlerin kıyılarına ulaşırlar. Bu durum klasik egemenlik anlayışını zorlayan gri alanlar üretir. Yale ve Bologna Üniversitesi araştırmacılarının çalışmasına göre, devletlerin bu altyapılar üzerindeki düzenleme kapasitesi teknik sınırlılıklar ve uluslararası koordinasyon eksikliği nedeniyle oldukça kısıtlıdır. Bu durum, ülkelerin veri güvenliğini ve iletişim sürekliliğini tehdit eden yeni bağımlılık ilişkileri yaratmaktadır.
Ortaya çıkan tablo, enerji jeopolitiğinin dijital versiyonunu andırıyor. Nasıl ki Hürmüz Boğazı petrol ticareti açısından kritik bir boğaz ise, belirli denizaltı kablo güzergâhları da veri ekonomisinin boğazları haline gelmiş durumda. Son aylarda İran çevresindeki gerilimler sırasında Hürmüz'den geçen fiber optik hatların güvenliği yeniden tartışma konusu oldu. Reuters'ın analizine göre, bu koridor üzerinden geçen kablolarda yaşanacak büyük çaplı bir kesinti; Körfez ülkelerinin finans sistemlerinden yapay zekâ yatırımlarına kadar geniş bir alanı etkileyebilir.
Bütün bunlar, dijitalleşmenin aslında ne kadar maddi bir gerçekliğe dayandığını gösteriyor. İnternet bir "bulut" değildir. Gemiler vardır, kabloları döşeyen işçiler vardır, bakım ekipleri vardır, limanlar vardır ve bu sistemlerin geçtiği coğrafyalar vardır. Dijital dünyanın görünmezliği, onun siyasetsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, görünmez olduğu ölçüde güç ilişkilerini perdeleyen bir niteliğe sahiptir.
Önümüzdeki yıllarda denizaltı kabloları etrafındaki rekabetin daha da sertleşmesi bekleniyor. Yapay zekâ ekonomisinin büyümesi, veri merkezlerinin yaygınlaşması ve devletlerin dijital bağımsızlık arayışları, bu altyapıyı enerji hatları kadar stratejik hale getirecek. Kabloları korumak artık ulusal güvenlik politikalarının, uluslararası hukukun ve küresel yönetişimin temel başlıklarından biri olacak.
Modern insan internete dokunamadığını düşünür. Oysa her mesaj, her görüntülü görüşme ve her banka transferi okyanusun dibinde uzanan kırılgan bir damardan geçerek bize ulaşır. Küresel düzenin geleceği belki de gökyüzünde değil, denizlerin karanlık diplerinde yazılmaktadır.