
İsrail hükümeti savaşı başlatırken temel hedefini oldukça net biçimde tanımlıyordu. İran'ın nükleer programını geri döndürmek, balistik füze kapasitesini felç etmek, İran'ın bölgesel nüfuzunu kırmak ve mümkünse rejim değişikliğine giden süreci tetiklemek. Washington'da bu hedeflere ek olarak İran'ın yeniden uzun yıllar boyunca caydırılmış bir bölgesel aktöre dönüştürülmesi beklentisi hakimdi.
Ancak savaş sona erdiğinde ortaya çıkan tablo, başlangıçtaki siyasi hedeflerle büyük ölçüde çelişmeye başladı.
Bugün tartışılan temel soru artık "kim daha fazla hedef vurdu" sorusu değil. Asıl tartışma, savaş sonunda kimin siyasi hedeflerine ulaştığıdır. Modern savaşlarda askeri başarı ile stratejik başarı artık aynı şey değildir. Vietnam'dan Afganistan'a kadar birçok örnek bunun tersini göstermiştir. İran savaşı da giderek bu kategoriye yerleşiyor.
Sami Al-Arian’a göre İsrail askeri anlamda önemli operasyonlar gerçekleştirmiş olsa bile, siyasi sonuçlar bakımından istediği tabloyu oluşturamadı. Çünkü savaş sonunda İran devleti çökmek yerine ayakta kaldı; rejim değişmedi; İran'ın karar alma mekanizması dağılmadı; aksine ülke içerisinde güçlü bir millî seferberlik atmosferi oluştu.
Daha dikkat çekici olan ise Washington'un savaş sonrasında hızla diplomasi masasına dönmesi oldu.
ABD yönetiminin İran ile imzaladığı geçici mutabakat, aslında savaşın devam ettirilmesinin maliyetinin kabul edildiği şeklinde yorumlanıyor. Reuters'ın analizine göre bu süreç özellikle İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun uzun yıllardır sürdürdüğü İran stratejisinin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Trump yönetiminin İsrail'in itirazlarına rağmen diplomatik çözümü tercih etmesi, Tel Aviv'in Washington üzerindeki geleneksel etkisinin eskisi kadar belirleyici olmadığını gösteren önemli işaretlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Bu gelişme bütün Ortadoğu dengeleri bakımından önemli sonuçlar üretiyor. Çünkü İran artık savaş öncesindeki İran değil. Savaş boyunca ağır askeri kayıplar veren ülke, buna rağmen devlet kapasitesini koruyabildi. Füze üretim altyapısının tamamen ortadan kaldırılamaması, komuta zincirinin kısa sürede yeniden organize edilmesi ve devlet aygıtının işlemeye devam etmesi, İran'ın beklenenden daha yüksek bir dayanıklılık sergilediğini ortaya koydu. Bu durum bölgedeki bütün aktörlerin İran'a bakışını yeniden şekillendiriyor.
İsrail açısından ise mesele yalnızca İran değildir. Netanyahu uzun yıllardır siyasi kariyerini büyük ölçüde "İran tehdidini durdurabilecek tek lider" imajı üzerine kurdu. Fakat savaş sonunda İran yönetimi varlığını sürdürürken ABD'nin diplomatik çözüm arayışına yönelmesi, bu siyasi anlatıyı zayıflatmaya başladı.
Reuters'ın değerlendirmesine göre özellikle Cumhuriyetçi çevrelerde dahi Netanyahu'nun Washington üzerindeki etkisinin önceki dönemlere göre gerilediği yönünde yorumlar yapılıyor. Bu durum İsrail iç siyasetinde de yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.
İran açısından ise zafer sadece askeri anlam taşımıyor. En büyük kazanım psikolojik alanda gerçekleşmiş görünüyor. Uzun yıllardır "Amerika ile doğrudan savaşa girerse ayakta kalamaz" şeklindeki uluslararası algı önemli ölçüde kırılmış durumda. İran yönetimi ağır bedeller ödemesine rağmen devlet olarak çökmemiş olması üzerinden yeni bir caydırıcılık anlatısı inşa ediyor.
Bu durum bölgedeki müttefikleri de etkiliyor. Direniş ekseni olarak tanımlanan yapıların moral üstünlük söylemi yeniden güç kazanırken Körfez ülkeleri de yeni denge arayışlarına yöneliyor.
Diğer taraftan savaşın İran içerisinde oluşturduğu siyasal atmosfer de dikkat çekiyor.
Savaş başlamadan önce İsrail'de bazı çevreler İran yönetiminin birkaç hafta içerisinde çökeceğini öngörüyordu. Oysa bugün gelinen noktada İran'ın yeni güvenlik yapılanmaları oluşturduğu, füze kapasitesini yeniden organize ettiği ve bölgesel diplomasiye daha güçlü biçimde döndüğü görülüyor.
Bunun küresel etkileri de bulunuyor. Çin ve Rusya açısından İran'ın ayakta kalması, ABD'nin rejim değiştirme kapasitesinin sınırlarını yeniden göstermiş oldu.
Körfez ülkeleri ise artık tek kutuplu güvenlik mimarisine değil, çok taraflı denge politikasına daha fazla önem veriyor. Son aylarda Suudi Arabistan, Katar, BAE ve Umman'ın izlediği diplomatik çizgi de bunu doğrular nitelikte.
Bir başka önemli sonuç ise ABD'nin bölgedeki önceliklerinin değişmeye başlamasıdır.
Washington artık uzun süreli kara savaşları veya rejim değiştirme operasyonlarından çok kontrollü kriz yönetimine yöneliyor. Trump yönetimi açısından ekonomik istikrarın korunması, enerji piyasalarının yeniden normalleşmesi ve Çin rekabetine odaklanılması, İran'la süresiz bir savaşın maliyetinden daha önemli hale gelmiş durumda. Bu nedenle ateşkes ve geçici mutabakat süreci yeni Amerikan önceliklerinin de işareti olarak okunuyor.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta bulunuyor. "İran kazandı" ifadesi, İran'ın bütün hedeflerine ulaştığı anlamına gelmiyor.
Ülke hâlâ ağır ekonomik yaptırımlar altında bulunuyor. Enerji ihracatı üzerindeki baskılar sürüyor. Nükleer dosya çözülmüş değil. İç ekonomik kriz devam ediyor. Hürmüz Boğazı ve deniz güvenliği gibi başlıklarda yeni gerilimler yaşanıyor.
Fakat stratejik analiz açısından bakıldığında savaşların sonucu çoğu zaman mutlak zaferlerle değil, hangi tarafın rakibinin hedeflerini boşa çıkardığıyla ölçülür.
Bugün görünen tablo, ABD ve İsrail'in ilan ettiği temel siyasi hedeflerin önemli bölümüne ulaşamadığını; buna karşılık İran'ın devlet bütünlüğünü koruyarak bölgesel denklemde vazgeçilmez aktör olma konumunu muhafaza ettiğini gösteriyor.
Ortadoğu'da bundan sonraki tartışma artık İran'ın yenilip yenilmediği olmayacak. Asıl tartışma, savaşın ardından oluşan yeni güç dengesinin bölgesel düzeni nasıl yeniden şekillendireceği olacak.