
İsrail, kuruluşundan bu yana belki de ilk kez aynı anda askeri, diplomatik, demografik ve toplumsal baskıların kesiştiği bir döneme girmiş durumda. Gazze savaşının ardından açılan çok cepheli çatışmalar, İran'la yaşanan doğrudan savaş deneyimi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran ile vardığı yeni anlaşma ve Batı kamuoyunda hızla değişen İsrail algısı, ülkenin geleceğine ilişkin daha önce marjinal görülen soruları artık ana akım tartışmanın merkezine taşıyor.
Batılı analizlerde artık sorulan soru, "İsrail savaşı kazanıyor mu" olmaktan çıkıp "İsrail mevcut stratejik düzenini sürdürebilir mi" noktasına evriliyor. Newsweek'te yayımlanan kapsamlı analiz de tam olarak bu soruyu gündeme taşıyor: İsrail askeri olarak güçlü görünürken siyasi ve stratejik yalnızlığa mı sürükleniyor?
Gazze savaşı, İsrail açısından yalnızca Hamas’a karşı yürütülen bir askeri operasyon olarak kalmadı. Savaş, ülkenin uluslararası meşruiyetini, Batı kamuoyundaki konumunu ve bölgesel caydırıcılığını aynı anda test eden geniş bir krize dönüştü. İsrail ordusu Gazze’de büyük yıkım yaratabilecek kapasiteye sahip olduğunu gösterdi; fakat bu askeri kapasite, siyasi hedeflerin netleşmesini sağlamadı. Hamas’ın tamamen tasfiye edilip edilemeyeceği, Gazze’nin savaş sonrası nasıl yönetileceği ve Filistin meselesinin hangi siyasi zemine oturtulacağı hâlâ belirsizliğini koruyor.
Bu belirsizlik İsrail’in temel açmazını ortaya koyuyor. İsrail savaşabiliyor, vurabiliyor, caydırabiliyor; fakat savaşın sonunda nasıl bir siyasi düzen kuracağını açıklamakta zorlanıyor. Modern güvenlik krizlerinde askeri üstünlük tek başına yeterli değildir. Bir savaşın başarısı, yalnızca karşı tarafın kapasitesinin azaltılmasıyla değil, savaş sonrası düzenin kurulabilmesiyle ölçülür. İsrail’in Gazze’deki en büyük problemi de burada başlıyor.
İkinci kırılma noktası ABD ile ilişkilerde görülüyor. İsrail’in güvenlik doktrini uzun yıllar boyunca Washington’un koşulsuz desteği üzerine inşa edildi. Amerikan askeri yardımı, diplomatik koruma, Birleşmiş Milletler’de veto gücü ve Ortadoğu’daki stratejik koordinasyon, İsrail’in caydırıcılığının ayrılmaz parçalarıydı. Ancak Trump yönetiminin İran’la yaptığı anlaşma, Tel Aviv açısından rahatsız edici bir tablo ortaya çıkardı. İsrail, kendisini doğrudan ilgilendiren en kritik bölgesel dosyada sürecin merkezinde değil, kenarında kalmış göründü.
Bu, ABD-İsrail ittifakının bittiği anlamına gelmez. Fakat ittifakın niteliğinin değiştiğine işaret eder. Washington artık İsrail’in güvenlik önceliklerini otomatik olarak kendi bölgesel stratejisinin merkezine yerleştirmek istemeyebilir. Amerikan yönetimleri için Çin’le rekabet, iç siyasi kutuplaşma, savunma harcamaları ve Ortadoğu’dan kademeli uzaklaşma eğilimi daha belirleyici hale geliyor. İsrail açısından bu yeni dönem, eskiden garanti görülen Amerikan desteğinin daha fazla pazarlık konusu olabileceği anlamına gelir.
Üçüncü kriz alanı İsrail’in iç siyasetidir. Netanyahu liderliğindeki sağ blok, savaş döneminde güvenlik söylemiyle tabanını konsolide etmeye çalışsa da ülke uzun süredir derin bir toplumsal yarılma yaşıyor. Yargı reformu tartışmaları, laik-dindar gerilimi, aşırı sağın devlet politikası üzerindeki artan etkisi ve rehine meselesi etrafında büyüyen öfke, İsrail toplumunun ortak güvenlik duygusunu zedeliyor.
Bu noktada İsrail’in tarihsel avantajlarından biri olan “kriz anında birleşme” refleksi de eskisi kadar güçlü görünmüyor. 7 Ekim saldırıları sonrasında toplumda büyük bir travma ve öfke oluştu; ancak savaş uzadıkça hükümete yönelik sorular da arttı. Rehinelerin akıbeti, Netanyahu’nun siyasi hesapları, ordu ile hükümet arasındaki gerilimler ve savaşın gerçekçi hedefleri İsrail içinde daha açık biçimde tartışılıyor.
Dördüncü ve belki de en uzun vadeli kriz demografidir. Akdeniz ile Ürdün Nehri arasındaki nüfus dengesi, İsrail’in hem Yahudi hem demokratik bir devlet olarak kalma iddiasını giderek daha zor bir denkleme dönüştürüyor. İki devletli çözüm fiilen zayıfladıkça, İsrail’in önünde üç zor seçenek beliriyor: Filistinlilere tam siyasi hak vermek, kalıcı askeri kontrol düzenini sürdürmek ya da daha sert ayrıştırma politikalarına yönelmek. Her üç seçenek de İsrail’in iç yapısı ve dış meşruiyeti açısından ağır sonuçlar doğurabilir.
Bugün İsrail’in karşı karşıya olduğu tabloyu “çöküş” kelimesiyle açıklamak kolaycı olur. Ülke hâlâ güçlüdür, ekonomisi dinamiktir, ordusu bölgesel ölçekte üstün kapasiteye sahiptir. Ancak mesele zaten İsrail’in güçlü olup olmadığı değildir. Mesele, bu gücün sürdürülebilir bir siyasi stratejiye dönüşüp dönüşmediğidir.
Newsweek’in gündeme taşıdığı soru bu nedenle önemlidir. İsrail askeri olarak kazanırken siyasi olarak kaybedebilir mi? Gazze’deki yıkım Hamas’ı zayıflatırken, İsrail’in Batı’daki meşruiyetini aşındırabilir mi? İran’a karşı caydırıcılık arayışı, ülkeyi daha geniş ve maliyetli bir bölgesel savaş döngüsüne hapsedebilir mi? ABD desteği devam etse bile, bu destek eskisi kadar sınırsız ve otomatik olmayabilir mi?
Bu soruların hiçbirinin kolay cevabı yok. Fakat görünen şu: İsrail’in geleceği artık yalnızca tankların, uçakların ve istihbarat operasyonlarının belirleyeceği bir mesele değil. Ülkenin geleceğini diplomasi, demografi, ekonomi, iç siyaset ve uluslararası meşruiyet belirleyecek.
Bu nedenle İsrail’in asıl krizi varoluşsal olmaktan çok yapısaldır. Devletin kısa vadede ortadan kalkması beklenmiyor. Ancak İsrail’in bugüne kadar ayakta kalmasını sağlayan model ciddi bir baskı altında. Askeri üstünlük hâlâ var; fakat askeri üstünlük artık tek başına güvenlik üretmiyor. Washington desteği hâlâ önemli; fakat artık mutlak garanti gibi işlemiyor. İç toplum hâlâ dirençli; fakat eskisi kadar birleşik değil.