İyi Bir Marksist, Müthiş Bir Mümin: Roger Garaudy Mazlumların Filozofu

Fransız düşünür Roger Garaudy, Marksizm'den İslam'a uzanan serüveninde hep mazlumların yanında yer aldı. Batı modernitesini eleştirdiği ve Siyonizm karşıtı olduğu için dışlanan Garaudy, ömrünü adalet ve hakikat arayışına adadı.

Haber Giriş Tarihi: 26.05.2026 15:40
Haber Güncellenme Tarihi: 26.05.2026 15:40
https://haberdeger.com/

Yirminci yüzyıl boyunca Avrupa’da binlerce entelektüel ve aydın Marksizm üzerine yazdı. Üniversiteler, partiler, sendikalar ve ideolojik çevreler, “devrim”, “özgürlük”, “eşitlik” ve “işçi sınıfı” kavramları etrafında büyük bir düşünsel dünya kurdu. Ancak bu isimlerin çok azı, inandığı fikir uğruna kendi çağının merkezine karşı çıkabildi. Ve daha azı vardı ki; hayatının ilerleyen dönemlerinde Batı modernitesinin ürettiği büyük boşluğu fark ederek kendi düşünsel geçmişiyle hesaplaşma cesareti gösterebildi. Ali Şeriati’nin beyanıyla bazıları sadece entelektüeldi. Bunlar bilginin gevezeliğini yapmaktaydı ama bazıları da vardı ki Aydın’dı. Aydın entelektüelden farklı, tarihsel misyonu omuzlamış, çağın kalbine mesaj vermek isteyen ve tüm tehlikelere göğüs germiş peygamber-i bir kişikti.

Şüphesiz ki Roger Garaudy bu isimlerden biriydi.

O, sadece Fransız Komünist Partisi’nin önemli teorisyenlerinden biri değildi. 20. yüzyıl Avrupa düşüncesinin iç krizlerini yaşamış bir aydındı. Gençlik yıllarında Marksizme yönelmişti çünkü Garaudy’nin bütün fikrî arayışının merkezinde “ezilen insan” meselesi vardı. Sömürülen işçi, sömürgeleştirilen halklar, sistem dışına itilen toplumlar ve modern dünyanın görünmez hale getirdiği insanlar onun düşüncesinin temel eksenini oluşturuyordu.

Bu nedenle Garaudy için Marksizm ekonomik bir teoriden çok fazlasıydı. Hatta Marksist dünyada çok ses getiren “Sosyalizmin Büyük Dönemeci” adlı eseri de bu konudaydı. O, Marksizmi tarihsel bir vicdan çağrısı olarak okuyordu. Kapitalizmin insanı nesneleştiren yapısına, emperyalizmin kurduğu dünya düzenine ve Batı’nın ikiyüzlü uygarlık anlayışına karşı bir itiraz dili arıyordu.

Fakat zaman içerisinde Garaudy, modern dünyanın sadece ekonomik bir kriz üretmediğini fark etti. Ona göre Batı uygarlığı daha derin bir çöküşün içerisindeydi. İnsan anlamını kaybeden bir varlığa dönüşmüştü. Modern dünya üretimi büyütmüş fakat insanın ruhunu küçültmüştü. Teknoloji ilerlemiş, fakat insanın iç dünyası çoraklaşmıştı. Avrupa düşüncesi maddeyi açıklıyor, fakat insanın metafizik boşluğunu açıklayamıyordu. Garaudy’nin düşünsel kırılması tam da burada başladı.

1990’lı yıllarda İstanbul’da katıldığı bir konferansta kendisine şu soru yöneltildi: “Eskiden komünisttiniz. Şimdi Müslüman oldunuz. Sizi İslam’a götüren şey neydi?”Garaudy’nin verdiği cevap bütün düşünsel hayatının özeti niteliğindeydi: “Beni komünist yapan değer neyse, Müslüman yapan değer de odur.”

Bu cümle Garaudy’nin hayatındaki sürekliliği anlamak açısından son derece önemlidir. Çünkü onun için mesele hiçbir zaman basit bir ideolojik aidiyet olmadı. Gençliğinde Marksizm içerisinde aradığı şey neyse, daha sonra İslam’da bulduğunu düşündüğü şey de oydu: Adalet, mazlumdan yana olma ahlakıydı.

Garaudy’nin İslam’a yönelişi bir çok entelektüel gibi; Doğu merakı ya da mistik bir kaçış olarak değerlendirilmemelidir. Bu yöneliş, modern Batı düşüncesinin kendi içinde ürettiği ahlaki ve metafizik boşluğa karşı geliştirilmiş ciddi bir felsefi itirazdı. Ona göre modern uygarlık, insanı özgürleştirdiğini iddia ederken onu tüketim düzeninin içerisine hapsetmişti. İlerleme söylemi büyümüş, fakat insanın vicdanı küçülmüştü. Batı, teknoloji üretmişti; fakat anlam üretememişti. İşte Garaudy’nin bütün düşünsel serüveni, bu kriz etrafında şekillendi.

Batı’nın emperyalist düşünsel dünyasını eleştiren ve Siyonist jenoside karşı korkusuz beyanları Siyonist lobiler ve istihbarat ağları tarafından sistematik biçimde hedef alındı. 1996 yılında yayımladığı İsrail Politikasının Kurucu Mitleri adlı kitabı ise kırılmanın en sert noktası oldu. Kitap yayımlandıktan sonra Fransa’da büyük bir siyasi ve hukuki kampanya başlatıldı. Garaudy, “Holokost inkârcılığı” suçlamasıyla yargılandı. Mahkemeye çıkarıldı, ağır para cezalarına çarptırıldı ve uzun yıllar boyunca Avrupa medyasında sistematik biçimde itibarsızlaştırıldı. Daha önce eserleri saygıyla tartışılan bir filozof olan Garaudy, bir anda Fransız kamuoyunda “istenmeyen adam” ilan edildi.

Garaudy’nin yaşadığı asıl tasfiye, entelektüel alanda gerçekleşti. Uzun yıllar boyunca Avrupa düşünce dünyasında merkezde duran bir isimken, konferanslardan dışlandı, medyada görünmez hâle getirildi ve akademik çevrelerde adı büyük ölçüde silinmeye çalışıldı. Batı’daki birçok eski dostu ve düşünsel çevresi ondan uzaklaştı. Özellikle Müslüman olduktan sonra yaptığı medeniyet eleştirileri, seküler Avrupa elitleri tarafından “ihanet” gibi görüldü.

Çünkü Garaudy Batı modernitesinin ahlaki üstünlük iddiasını sorgulamaya başlamıştı. Avrupa’nın özgürlük, insan hakları ve demokrasi söylemlerinin evrensel olmadığını, büyük ölçüde jeopolitik çıkarlarla sınırlı kaldığını söylüyordu. Bu eleştiriler, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın kendisini “tek meşru uygarlık modeli” olarak sunduğu bir atmosferde ciddi rahatsızlık yarattı.

Bir dönem İspanya’nın Cordoba kentine de yerleşmiş, burada “Üç Medeniyet Vakfı” gibi girişimlerle İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik arasında medeniyet diyaloğu fikri üzerine çalışmıştı. Cordoba tercihi de sembolikti çünkü Garaudy Endülüs’ü, Batı ile İslam dünyasının birlikte üretebildiği tarihsel bir medeniyet modeli olarak görüyordu.

Devrimci İslam Perspektifi

Roger Garaudy İslam’a yöneldikten sonra pasif, içe kapanık ya da yalnızca bireysel dindarlıkla kalmadı. Bilakis hayatının son dönemine kadar İslam’ın devrimci, toplumsal ve ahlaki yönü üzerine yoğunlaştı. Garaudy, İslam’ı sömürüye, emperyalizme, kapitalizme ve modern dünyanın insanı nesneleştiren yapısına karşı büyük bir medeniyet ve adalet fikri olarak okuyordu.

Bu nedenle onun düşüncesinde “tevhid” insanın kula kulluğunu reddeden tarihsel bir özgürleşme çağrısıydı. Ona göre İslam insanlığı yeniden ayağa kaldırabilecek devrimci bir bilinç görüyordu. Özellikle “Sosyalizm ve İslam”, “İslam Geleceğimizdir”, “20. Yüzyılın Biyografisi” ve medeniyet krizine dair yazdığı eserlerde bu yaklaşım açık biçimde görülür. Garaudy, sosyalizm ile İslam arasında ahlaki bir ortaklık kurmaya çalışıyordu. Ona göre her iki düşüncenin merkezinde de sömürüye karşı çıkış, yoksuldan yana tavır alış ve insanın aşağılanmasına karşı direniş vardı. Fakat zamanla sosyalist hareketlerin büyük bölümünün ruhsuz bir bürokrasiye dönüştüğünü, insanın metafizik boyutunu tamamen dışladığını düşünmeye başladı. İslam’da ise hem adalet fikrini hem de insanın manevi yönünü birlikte görebildiğine inanıyordu.

Garaudy’nin İslam anlayışı tam da bu nedenle klasik muhafazakâr çizgiden farklıydı. O, edilgen bir din anlayışına inanmıyordu. İnsanı harekete geçiren, tarih karşısında sorumluluk yükleyen ve mazlumdan yana saf tutmayı zorunlu gören bir İslam fikrine inanıyordu. Onun gözünde peygamberlerin mücadelesi de esasen buydu: Güce karşı hakikatin ve mazlumların yanında durmak.

Bu nedenle Garaudy’nin hayatındaki süreklilik çok dikkat çekicidir. Gençlik yıllarında kapitalizme karşı hangi öfkeyi taşıyorsa, yaşlılığında da modern dünyanın adaletsizliklerine karşı aynı tavrı sürdürdü. Değişen şey bu mücadelenin dayandığı metafizik zemin oldu.

Modern bir Don Kişot

Roger Garaudy kendisini çoğu zaman modern çağın içerisinde yalnız kalmış bir hakikat savaşçısı gibi görüyordu. Bu nedenle Don Kişot karakterine özel bir yakınlık duyuyordu. Onun için Don Kişot, çağın alay ettiği ama hakikatten vazgeçmeyen insanın sembolüydü.

Tam da bu yüzden Don Kişot figürü onun için önemliydi. Çünkü Don Kişot’un trajedisi, dünyanın değişmiş olmasıydı. İnsanlar artık hakikat, şövalyelik, adalet ya da onur gibi kavramlara inanmıyordu. Her şeyin çıkar, güç ve pragmatizm üzerinden yürüdüğü bir çağda Don Kişot hâlâ adalet adına yola çıkıyordu. İnsanlar ona gülüyordu; fakat o, çağın alayına rağmen inandığı şey uğruna yürümeye devam ediyordu.

Garaudy modern dünyayı da buna benzer biçimde okuyordu. Modern insan artık yalnızca güçlü olana hayranlık duyuyor, hakikati ise çoğu zaman “naiflik” olarak görüyordu. Adalet, vicdan, fedakârlık ve metafizik sorumluluk gibi kavramlar küçümseniyor; başarı ve güç her şeyin ölçüsü hâline getiriliyordu. Garaudy, Don Kişot’ta tam da bu çağın kaybettiği şeyi görüyordu: Yenilme ihtimaline rağmen hakikatten vazgeçmeme iradesi.

Bu nedenle onun hayatı boyunca sürdürdüğü mücadele çoğu zaman “kaybedilmiş davaların” mücadelesi gibi görünüyordu. Filistin’i savunduğunda yalnız kaldı. Modern Batı uygarlığını eleştirdiğinde dışlandı. İslam’ı savunduğunda itibarsızlaştırıldı. Fakat geri çekilmedi.

Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırması nasıl dışarıdan bakıldığında bir delilik gibi görünüyorsa, Garaudy’nin modern çağın merkezî güçlerine karşı çıkışı da birçok kişi tarafından “gerçeklikten kopuş” olarak değerlendirildi. Ancak Garaudy kendisini tam tersine, çağın körleşmesine karşı direnen biri olarak görüyordu.

Garaudy’nin bütün düşünsel serüveni de büyük ölçüde bu sorunun etrafında şekillendi. Modern dünyanın güç merkezleri karşısında yenilmiş olabilir, yalnızlaştırılmış olabilir, susturulmaya çalışılmış olabilir. Ama hayatının sonuna kadar hakikatin yalnızca güçten ibaret olmadığına inanmaya devam etti.