
Avrupa'nın güvenlik mimarisi, Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana en köklü dönüşüm sürecinden geçiyor. ABD'nin Avrupa'ya yönelik güvenlik taahhütlerinin geleceğine ilişkin artan soru işaretleri, Rusya'nın askeri baskısı ve kıtanın stratejik özerklik arayışı, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u şimdiye kadarki en iddialı savunma hamlesine yöneltti. War on the Rocks'ta yayımlanan Amélie Jaques-Apke ve Lily Wojtowicz imzalı analiz, Macron'un Fransa'nın nükleer caydırıcılığını Avrupa ölçeğine taşımaya yönelik girişiminin, siyasi bir zaman yarışına dönüştüğünü savunuyor.
Fransa, Avrupa Birliği içinde nükleer silaha sahip tek ülke konumunda bulunuyor. İngiltere'nin Brexit sonrasında Birlik dışında kalması, Paris'i kıta savunmasının doğal merkezi haline getirdi. Macron'un mart ayında açıkladığı yeni nükleer doktrin ise bu avantajı Avrupa'nın ortak güvenlik mimarisine dönüştürmeyi hedefliyor. Ancak bu vizyonun önündeki en büyük engelin Rusya değil, Fransa'nın kendi iç siyaseti olduğu değerlendiriliyor.
ABD'ye güven azalırken Avrupa yeni seçenek arıyor
Rusya-Ukrayna savaşının ardından Avrupa'da en çok tartışılan konulardan biri, ABD'nin nükleer şemsiyesinin geleceği oldu. Donald Trump yönetiminin Avrupa'nın güvenliğine ilişkin daha mesafeli yaklaşımı ve NATO içinde yük paylaşımı tartışmalarını sertleştirmesi, birçok Avrupa başkentinde alternatif caydırıcılık modellerinin masaya yatırılmasına neden oldu. Reuters'ın daha önce aktardığı diplomatik değerlendirmelere göre Berlin, Varşova ve Kuzey Avrupa ülkeleri Paris'in önerilerini dikkatle takip ediyor.
Macron ise Fransa'nın nükleer kuvvetlerini Avrupa'nın güvenliği için daha görünür hale getirmeye çalışıyor. Bu kapsamda Fransız stratejik hava unsurlarının bazı Avrupa ülkelerinde daha sık konuşlandırılması, ortak tatbikatların artırılması ve Avrupa müttefikleriyle daha kurumsal bir nükleer diyalog geliştirilmesi gündemde bulunuyor. Buna karşın Paris, nükleer silahların kullanım kararının tamamen Fransız Cumhurbaşkanı'nın yetkisinde kalacağını özellikle vurguluyor.
War on the Rocks analizine göre Macron'un asıl problemi uluslararası dengelerden çok Fransa'nın iç siyasi yapısı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması ve Macron sonrası dönemde iktidarın el değiştirme ihtimali, Avrupa ülkelerinde uzun vadeli güven sorunu oluşturuyor.
Avrupa başkentlerinde şu soru giderek daha fazla dile getiriliyor: Macron'un inşa etmeye çalıştığı Avrupa nükleer mimarisi, kendisinden sonra gelecek yönetimler tarafından da sürdürülecek mi?
Özellikle aşırı sağın yükselişi ve Fransa'daki siyasi kutuplaşma, uzun vadeli güvenlik projelerinin kalıcılığı konusunda soru işaretleri yaratıyor. Avrupa ülkeleri, gelecekteki siyasi istikrarına da bakıyor.
Avrupa savunmasının merkezi değişebilir
Macron'un önerisi klasik anlamda bir "Avrupa nükleer ordusu" kurmaktan çok daha farklı bir model içeriyor. Fransa, ulusal egemenliğinden vazgeçmeden Avrupa'nın güvenlik garantörü rolünü güçlendirmeye çalışıyor.
Bu yaklaşım gerçekleşirse Avrupa savunmasının ağırlık merkezi Washington'dan kademeli biçimde Paris'e kayabilir. Böyle bir Avrupa Birliği'nin siyasi bütünleşmesini de doğrudan etkileyebilir.
Ancak bunun önemli maliyetleri bulunuyor. Fransa'nın mevcut yaklaşık 290 savaş başlığından oluşan nükleer kapasitesinin Avrupa'nın tamamını kapsayan genişletilmiş caydırıcılık için yeterli olup olmayacağı uzmanlar arasında tartışılıyor. Bunun yanında uzun menzilli füze sistemleri, erken uyarı altyapıları ve ortak komuta mekanizmaları gibi yeni yatırımların milyarlarca avroluk ek yük getireceği değerlendiriliyor.
Son yıllarda Avrupa savunma politikalarında yaşanan dönüşüm artık geçici bir kriz yönetimi olmaktan çıkmış durumda. Savunma sanayisinin yeniden yapılandırılması, ortak silah üretimi, mühimmat yatırımları ve nükleer caydırıcılık tartışmaları aynı stratejik çizginin parçaları olarak görülüyor.
Macron'un girişimi başarılı olursa Avrupa, ilk kez ABD'den bağımsız stratejik bir nükleer kimlik geliştirme yolunda önemli bir adım atmış olacak. Başarısız olması halinde ise kıta, uzun yıllar boyunca yeniden Washington'un güvenlik garantilerine bağımlı kalmayı sürdürebilir.
Bu nedenle Paris'te yürütülen tartışma, Avrupa'nın 21. yüzyıldaki jeopolitik kimliğini de belirleyebilecek kritik bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.