Netanyahu neden Trump'ın İran anlaşmasını bozmak istiyor?

Middle East Eye analizine göre Netanyahu, Trump'ın İran ile yapabileceği kapsamlı bir anlaşmayı, İsrail'in bölgesel üstünlüğünü sarsacağı ve kendi siyasi iktidarını tehdit edeceği gerekçesiyle sabote etmek istiyor.

Haber Giriş Tarihi: 06.06.2026 10:57
Haber Güncellenme Tarihi: 06.06.2026 10:57
https://haberdeger.com/

Middle East Eye’da Sami Al-Arian imzasıyla yayımlanan “Netanyahu neden Trump'ın İran anlaşmasını bozmak istiyor” başlıklı analiz, Washington ile Tahran arasında şekillenmeye çalışan yeni diplomatik zeminin, Tel Aviv açısından neden bir güvenlik dosyasından çok daha büyük bir stratejik kırılma olarak görüldüğünü tartışıyor. Yazının merkezinde şu iddia var: Benjamin Netanyahu, İran’la kurulacak her türlü anlaşmayı sadece nükleer teknik şartlar üzerinden okumuyor; bunu İsrail’in bölgesel üstünlüğünü sınırlayabilecek, savaş siyasetinin meşruiyetini aşındırabilecek ve kendi iktidar mimarisini sarsabilecek tarihsel bir eşik olarak görüyor.

Bu nedenle mesele, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu, denetim mekanizmaları veya füze programı ile sınırlı bir müzakere başlığı değildir. Asıl çatışma, Ortadoğu’da savaşla kurulan düzen ile diplomasiyle kurulmak istenen yeni denge arasındadır. Netanyahu’nun uzun siyasi kariyeri, İran tehdidini sürekli bir alarm rejimine dönüştürme üzerine kuruldu. 2015’te Barack Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşmaya karşı ABD Kongresi’nde yaptığı konuşma, bu çizginin en açık sahnesiydi. O gün Netanyahu, Washington’daki Demokrat yönetimi bypass ederek Amerikan iç siyasetinin Cumhuriyetçi damarına seslendi. Bugün de benzer bir sahne kuruluyor; fakat bu kez karşısında Obama değil, kendi tabanında savaş yorgunluğu büyüyen Donald Trump var.

Trump açısından İran dosyası iki yönlü bir baskı üretiyor. Bir tarafta İsrail’in güvenlik talepleri, Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin çevreler ve Washington’daki İsrail yanlısı lobi baskısı bulunuyor. Diğer tarafta petrol fiyatları, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, Körfez monarşilerinin kırılganlığı ve Amerikan kamuoyunun yeni bir uzun savaşa duyduğu tepki var. Trump, İran’la bir anlaşmayı “güç yoluyla barış” söylemine bağlayarak kendi liderliğinin zaferi gibi sunmak istiyor. Netanyahu ise böyle bir zaferin İsrail’in askeri baskı stratejisini boşa düşüreceğini görüyor.

Tarihsel arka plan burada belirleyici. İran, 1979 Devrimi’nden sonra ABD’nin Ortadoğu mimarisinde sistem dışı aktöre dönüştü. İsrail açısından İran tehdidi, özellikle 1990’lardan itibaren Filistin meselesinin ve Arap dünyasındaki rejim krizlerinin üzerine yerleştirilen büyük stratejik anlatıya dönüştürüldü. Tahran’ın Hizbullah, Hamas, Irak’taki Şii gruplar ve Yemen’deki Ensarullah üzerinden kurduğu bölgesel etki ağı, Tel Aviv’in güvenlik aklında “çevreleme” değil “boğulma” hissi yarattı.

Ancak sahadaki tablo Netanyahu’nun istediği kadar tek boyutlu ilerlemiyor. Reuters’ın son aktardığı başlıklara göre ABD-İran görüşmelerinde nükleer programın yanı sıra Hürmüz Boğazı, yaptırımlar, dondurulmuş varlıklar, İran’ın füze kapasitesi ve Lübnan-Hizbullah cephesi aynı masaya taşınmış durumda. Bu, klasik nükleer anlaşmadan daha geniş bir pazarlık demek. Washington artık sadece santrifüj sayısını konuşmuyor; enerji akışını, Körfez güvenliğini, Lübnan cephesini ve küresel petrol piyasasını birlikte yönetmeye çalışıyor. Netanyahu’nun rahatsızlığı da burada başlıyor. Çünkü böylesi bir anlaşma, İran’ı tamamen tasfiye etmek yerine onu denetlenebilir, pazarlık yapılabilir ve bölgesel denklemde tanınabilir bir aktör haline getirebilir.

Middle East Eye’daki analiz bu noktada Netanyahu’nun asıl amacının İran’ı anlaşmaya zorlamak olmadığını, anlaşma ihtimalini sabote etmek olduğunu savunuyor. Bu tez abartılı görünse de İsrail’in son yıllardaki pratiğiyle uyumlu yanları var. Tel Aviv, İran’la diplomatik süreçlerin hızlandığı dönemlerde çoğu zaman askeri ve istihbari baskıyı artırdı. Nükleer bilim insanlarına yönelik suikastlar, tesislere dönük sabotajlar, Suriye ve Lübnan’daki İran bağlantılı hedeflere saldırılar, diplomasi masasını sürekli askeri gölgenin altında tuttu. Netanyahu açısından müzakere, İran’ı sınırladığı ölçüde değerli; İran’a nefes aldırdığı anda ise tehlikeli.

Bölgesel sonuçlar ağır olabilir. Eğer Trump, Netanyahu’nun çizgisine yaklaşırsa Ortadoğu yeni bir tırmanma dönemine girer. Hürmüz hattındaki gerilim petrol fiyatlarını yükseltir, Körfez ülkelerini daha açık bir taraf seçmeye zorlar, Irak ve Suriye’deki Amerikan varlığını hedef haline getirir. Lübnan cephesinde Hizbullah-İsrail çatışmasının yeniden büyümesi, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar genişleyen bir güvenlik krizini tetikler. Böyle bir tabloda savaşın kazananı olmaz; fakat enerji şirketleri, silah sanayisi ve güvenlik bürokrasileri daha fazla alan kazanır.

Trump anlaşmayı zorlayabilirse başka bir denklem doğar. İran ekonomik nefes borusu elde eder, Körfez ülkeleri savaş riskini azaltır, Çin ve Rusya diplomatik manevra alanlarını genişletir. Avrupa ise enerji güvenliği ve göç baskısı açısından daha öngörülebilir bir Ortadoğu ister. Fakat bu senaryonun da kırılganlığı büyük. İran içinde Devrim Muhafızları, ABD’ye güvenilmemesi gerektiğini savunan sert kanat ve yaptırımların kaldırılmasını isteyen pragmatik çevreler arasında gerilim artar. İsrail’de ise Netanyahu, anlaşmayı kendi tabanına “İran’a teslimiyet” olarak anlatır ve Amerikan siyasetindeki müttefiklerini harekete geçirmeye çalışır.

Küresel düzeyde bu dosya, Amerikan hegemonyasının yeni sınırlarını gösteriyor. Washington artık İsrail’in her talebini otomatik olarak küresel stratejiye dönüştürecek kadar rahat bir konumda değil. Çin’in enerji iştahı, Rusya’nın İran’la kurduğu stratejik temas, Körfez sermayesinin güvenlik arayışı ve Amerikan kamuoyunun savaş yorgunluğu, Trump’ın manevra alanını hem genişletiyor hem daraltıyor. Netanyahu ise bu yeni gerçekliği kabullenmek yerine onu krizle kırmaya çalışıyor.

Sonuçta İran anlaşması, bir nükleer dosyadan çok daha fazlası. Bu anlaşma, İsrail’in sınırsız askeri inisiyatifine sınır çizip çizmeyeceği için önemli. Trump’ın kendi siyasal mirasını savaşsız bir “büyük anlaşma” ile kurup kuramayacağı için önemli. İran’ın kuşatma altında direnç gösteren bir aktörden, pazarlık masasında tanınan bir bölgesel güce dönüşüp dönüşmeyeceği için önemli.

Netanyahu’nun korkusu tam da burada yatıyor. Çünkü savaşın dili onun iktidarını besliyor; diplomasi ise bu iktidarın etrafına örülen olağanüstü hal duvarlarını çatlatıyor. Trump’ın İran’la anlaşması, eğer gerçekleşirse, sadece Tahran ile Washington arasında imzalanmış bir metin olmayacak. Bu metin, Ortadoğu’da kimin krizden beslendiğini, kimin istikrardan kazanç sağladığını ve kimin barışı kendi siyasal varlığına tehdit gördüğünü açığa çıkaracak.