Prof. Dr. Bekir Biçer: Kürt Tarihi Yeniden Yazılmalıdır

Kürt tarihçiliği; kaynak yetersizliği, kurumsal destek eksikliği ve ideolojik yaklaşımlar nedeniyle zorluklar yaşamıştır.

Haber Giriş Tarihi: 15.06.2026 12:06
Haber Güncellenme Tarihi: 15.06.2026 12:06
https://haberdeger.com/

Tarih, doğası gereği durağan ve donuk bir alan değil; aksine sürekli değişime açık, dinamik bir bilim dalıdır. Teknolojik gelişmelerin hızlanması, yeni bilgi ve belgelerin ortaya çıkması, tarihçilerin uzmanlaşarak kendilerini yenilemeleri ve toplumsal yapıların dönüşmesiyle birlikte yeni sorunların gündeme gelmesi, tarih disiplininin sürekli olarak kendini yenilemesini sağlamaktadır. Günümüzde dünyanın tüm arşiv ve kütüphanelerinin uluslararası erişime açılmasıyla, daha önce bilinmeyen pek çok belge ve bulgu araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Bu gelişmeler sonucunda dünya tarihçiliği küreselleşmiş; milletlerin ve devletlerin bilgiyi gizleme veya yalnızca kendi çevrelerine hitap etme dönemi sona ermiştir. Artık tarih ile ilgilenen herkes, istediği her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşabilmektedir. Bu süreç, dünya tarihçiliğinde yeni yaklaşımların doğmasına zemin hazırlamıştır. Günümüzde yalnızca seçkinlerin değil, toplumun farklı kesimlerinin ve hatta gündelik hayatın unsurlarının tarihi yazılabilmektedir. Geleneksel, tekçi, ırkçı ve otoriter tarihçilik anlayışı yerini daha insan merkezli, objektif ve çoğulcu bir tarihçiliğe bırakmaya başlamıştır.

Bu makalede Kürt tarihçiliği dünden bugüne özet olarak değerlendirmeye çalışılacaktır. Öncelikle şu bilinmelidir ki tarihçilikler içinde Kürt tarihini yazmak en zorudur. Bunun sebepleri şöyle açıklanabilir. Birincisi Kürtlerin tarih boyunca yaşadıkları coğrafyalarda hiçbir dönemde yalnızca Kürtlerden oluşan homojen bir topluluk olarak yaşamamış olmalarıdır. Kürtler, tarihsel süreç boyunca farklı halklarla iç içe bulunmuş; bu nedenle birleşik bir Kürt devleti ya da krallığı hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla Kürt tarihinin bütüncül ve tek merkezli bir siyasi yapı üzerinden kurgulanması mümkün olmamıştır. Kürtlerin yaşadıkları bölgeler tarih boyunca etnik ve kültürel açıdan çeşitlilik göstermiştir. Ancak XX. yüzyılda -önceki dönemlere kıyasla- daha homojen bir Kürt nüfusunun bulunduğu coğrafi alanlar ortaya çıkmıştır. Bu gelişme, Kürt tarih yazıcılığında yeni bir perspektifin doğmasına imkân tanımış; kimlik, toplumsal yapı ve siyasal gelişmelerin daha belirgin bir şekilde incelenmesine imkân sağlamıştır.

İkincisi Kürtlere ait tarihî kaynakların, belgelerin ve bulguların yeterince tespit edilememiş olmasıdır. Mevcut durumda Kürtlere ait olduğu ileri sürülen belgeler ve bulgular ise çoğu zaman eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmamıştır. Oysa bir halkın tarihini sağlıklı ve bilimsel bir biçimde yazabilmek için, o halka ait her türden belgenin ve kaynağın sistematik biçimde ortaya konması ve titiz bir kaynak eleştirisine tabi tutulması gerekmektedir. Bu bağlamda Kürt tarihçiliğinin gelişimi, yalnızca yeni belgelerin keşfiyle değil, aynı zamanda mevcut belgelerin metodolojik açıdan sorgulanması ve karşılaştırmalı bir perspektifle değerlendirilmesiyle mümkündür. Böyle bir yaklaşım, Kürt tarihinin daha güvenilir, kapsamlı ve çoğulcu bir biçimde yazılmasına katkı sağlayacaktır.

Üçüncüsü Kürt tarihi üzerine yapılan çalışmaların çoğunlukla devlet kurumları veya üniversiteler tarafından değil, bireysel araştırmacıların kişisel çabaları ve sınırlı imkânlarıyla yürütülmüştür. Bu durum, Kürt tarihine ilişkin akademik üretimin kurumsal destekten yoksun kalmasına ve bilimsel standartların tam anlamıyla sağlanamamasına yol açmıştır. Sonuç olarak, Kürt tarihini ve toplumunu konu alan araştırmalar uluslararası akademik çevrelerde yeterince tartışılmamış; mevcut bilgiler olgunlaşmamış ve genel kabul görmüş bir tarihsel çerçeve oluşturulamamıştır. Kürt tarihine ait kaynaklar sistematik biçimde tespit edilmeden ve bu belgeler eleştirel bir incelemeye tabi tutulmadan kaleme alınan kitaplar ile makaleler ise çoğu zaman sadece politik yayın sayısını artırmaktadır.

Kürt tarihi yazıcılığının mevcut durumu için özetle şunlar söylenebilir: Antik dönemde Kürt toplumunun oluşumu, tarih sahnesine çıkışı ve etnik yapısı ile ilgili çok az araştırma yapılmıştır. Tarihi çağlarda ise Kürt halkının diğer devlet ve toplumlarıyla yaşadıkları kabul edilen yerler ve toplumlar kabaca şöyle sıralanabilir. Mezopotamya ve çevresinde Sümerler, Akadlar, Babilliler, Elamlar (Kaldeliler) Asurlularla ve Hurrilerle iç içe yaşamıştır. Anadolu ve Kafkasya çevresinde ise Hititler, Luvililer, Mitanniler, Frigler, Urartular ve Ermenilerle etkileşim içinde olmuşlardır. İran, çevresinde Medler, Persler, Slevkoslar, Partlar, Sasani İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu ve Araplarla birlikte olmuşlardır. Zagros Dağları çevresinde Gutiler, Kassitlerle ve Lulubiler yaşamıştır. Anadolu, Irak ve Suriye çevresinde Keldaniler, Süryaniler ve Aramilerle birlikte yaşamışlardır.

Bu halkların tarihleri uzmanlar tarafından ayrıntılı biçimde araştırılmıştır. Nitekim bazı kavimlerin kullandıkları dillerde “Kürt” anlamına gelen isimler tespit edilmiştir. Adı geçen topluluklarla Kürtler arasında etnik, dini ve kültürel yakınlıkların bulunduğu görülmektedir. Bu benzerliklerin ortaya çıkması doğaldır; zira söz konusu kavimler farklı dönemlerde de olsa yaklaşık olarak aynı veya birbirine yakın coğrafyalarda yaşamışlardır. Bununla birlikte, bu uygarlık veya topluluklardan hangilerinin doğrudan Kürtlerle özdeşleştirilebileceği, Kürtlerin tarihsel olarak hangi kavimlerin ya da halkların devamı olduğu, Kürtlerin atalarının kimler olduğu ve Kürt halkının oluşumunda hangi toplulukların etkili olduğu sorularına daha kesin ve bilimsel cevaplar verilmesi gerekmektedir. Sadece bu toplumların tarihini yazmak veya bu uygarlıklar hakkında kısa bilgiler sunmak, Kürt tarihini ortaya koymak için yeterli değildir.

Ayrıca bu bölgelerde yaşamış halklara ait buluntular yalnızca tarihçiler tarafından değil; arkeolog, filolog, etnolog ve antropologlar tarafından da incelenmelidir. Bununla birlikte, böylesine eski bir tarihi, bu kadar geniş bir coğrafyayı ve farklı toplum, din ve kültürleri tek bir bilim insanının ya da sosyal bilimlerin herhangi bir dalının tek başına açıklaması mümkün değildir. Bu dönemin aydınlatılabilmesi ve yeni sonuçlara ulaşılabilmesi için uluslararası ve disiplinler arası bilim kurullarının oluşturulması ve ortak çalışmalar yürütülmesi zorunludur. Şu ana kadar elde edilen bilgiler, belirli ölçüde katkı sağlamış olsa da bir toplumun tarihi bu türden yetersiz veriler üzerine inşa edilemez. Özellikle politik argümanlara dayalı iddialar bilimsel açıdan dikkate alınmaya değer değildir. Bu sebeple Eskiçağ Kürt tarihinin yeniden ele alınması ve bilimsel yöntemlerle yeni baştan yazılması tarihsel bir zorunluluktur.

Kürtler Müslüman olduktan sonra, Kürt tarihine dair kaynak ve bulgularda önceki dönemlere kıyasla belirgin bir artış gözlenmiştir. Özellikle İslam tarihçiliği ve coğrafyacılığının gelişimine paralel olarak Arapça ve Farsça kaleme alınan tarih ve coğrafya eserlerinde Kürtler hakkında kayda değer bilgiler bulunmaktadır. Bu kaynakları tamamlar nitelikte, Ermeni kroniklerinin bir kısmı da Kürtlere dair önemli veriler sunmuştur. Ermenilerde yazılı kültürün oldukça erken dönemlerde başlamış olması, Kürtler hakkında bilgi veren kroniklerin zenginliğini açıklamaktadır. Arapça ve Farsça kaynaklardan sonra Kürtler hakkında en fazla bilgi Ermeni kroniklerinde yer almaktadır; zira Ermeniler özellikle son bin yıl boyunca Kürtlerle yoğun bir şekilde iç içe yaşamışlardır. Bu nedenle Kürt tarihini aydınlatmak için Ermeni kroniklerinin mutlaka değerlendirilmesi gerekmektedir. Dikkat çeken bir husus ise Arapça, Farsça ve Ermenice kaynaklardaki Kürtlere dair bilgilerin yaklaşık aynı zaman diliminde başlamış olmasıdır. Bu kaynaklarda zaman zaman ortak veriler kullanılmış ve aktarılan bilgilerin içerikleri kimi zaman birbirini tamamlamıştır.

Süryani kaynaklarında da Kürt toplumu hakkında önemli bilgiler bulunmaktadır. Özellikle Haçlı Seferleri sırasında Papalık tarafından görevlendirilen veya kendi inisiyatifiyle Orta Doğu’ya gelen çok sayıda misyoner ve seyyah, Kürtler ve özellikle Eyyubiler hakkında kayda değer gözlemler aktarmıştır. Bu seyyahların İtalyanca, Almanca, İngilizce ve İbranice kaleme aldıkları eserlerde yer alan bilgiler ise henüz Kürt toplumsal yapısı ve Kürt tarihi yazımında yeterince kullanılmamıştır.

Kürtler, Müslüman olduktan sonra coğrafi, siyasi ve kültürel açıdan tarih sahnesinde daha görünür hâle gelmiş bir halktır. VII. yüzyıldan itibaren İslam toplumu içinde Kürtlerin siyasi ve kültürel faaliyetleri başlamıştır. Bu dönemde Müslüman olmaları sebebiyle, sürekli olarak Farslar, Araplar ve XI. yüzyılın başlarından itibaren Türklerle iç içe yaşamışlardır. Dil, kültür, eğitim ve sanat alanlarında Kürtler, Arap ve Fars kültürlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. Diğer Müslüman topluluklarda olduğu gibi Kürtler de etnik kimlikleriyle değil, Müslüman kimlikleriyle tanınmışlardır. Kürtler Müslüman olduktan sonra kendilerini Hz. Peygamber’e, başta Hâlid b. Velid olmak üzere sahabeye ve Abbâsilere nispet ederek güçlü bir İslâmî aidiyet duygusu geliştirmiştir. Her büyük aşiret, soyunu büyük sahabelerden birine dayandırmıştır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak Kürtlerde, İslâm öncesi dönemleri de kapsayacak şekilde kolektif bir tarihsel hafıza oluşmamıştır.

Müslüman Kürtlerin tarihini yazarken, önceki dönemlere kıyasla kaynaklar artmış olmakla birlikte, yine de belirli ölçüde kaynak yetersizliği devam etmiştir. İslâmî dönemin erken safhalarında Kürtçe yazılmış tarihî kaynaklar mevcut değildir. Bunun temel nedeni, Müslüman Kürtlerin yazı dili olarak Arapça ve Farsçayı tercih etmeleridir. Bu sebeple, Eyyubiler dönemine kadar Kürtler tarafından doğrudan Kürt tarihini konu alan eserler kaleme alınmamıştır.

Klasik İslâm tarihçileri ve coğrafyacıları, IX. ve X. yüzyıllarda Kürtler hakkında bilgilerin sınırlı olduğunu bizzat ifade etmişlerdir. Örneğin, Kürtlerin nüfusu konusunda ya tahmini rakamlar vermişler ya da bu bilgilerin ancak vergi kayıtlarında bulunabileceğini belirtmişlerdir. Bazı yazarlar ise “Kürtlerin sayısını ancak Allah bilir” diyerek konuyu geçiştirmiştir. Kürtler kendi tarihleriyle ilgili çok az yazılı kayıt bıraktıkları için, Müslüman müellifler Kürt aşiretlerinin isimlerini tespit ve kaydetmede dahi güçlük yaşamıştır. XVIII. yüzyıldan itibaren ise Batılı araştırmacılar farklı amaçlarla Kürtleri ve Kürt coğrafyasını merak etmiş, onları daha yakından tanımaya çalışmıştır. Kürtler hakkında gördüklerini, duyduklarını ve yaşadıklarını ayrıntılı biçimde kaydetmiş, hatta görsel malzemelerle desteklemişlerdir. Batılıların aktardıkları bilgiler ile erken dönem Müslüman ve Hristiyan yazarların yaklaşık bin yıl boyunca yazdıkları veriler arasında dikkate değer benzerlikler bulunmaktadır.

Kürt tarih yazımında kaynakların eksikliğine ve bilimsel araştırmaların yetersizliğine rağmen, Kürtlerin nerede, nasıl ve hangi süreçler içerisinde Müslüman oldukları sorusu büyük ölçüde cevaplandırılmıştır. Müslüman Kürtlerin kurdukları devletler, yürüttükleri siyasi faaliyetler, Kürt âlimlerin ilme katkıları, iktisadi kazanımları, sosyal yapıları ve askerî mücadeleleri üzerine ciddi akademik çalışmalar yapılmıştır. Örneğin, Kürt devletlerinden Mervâniler hakkında dört doktora tezi, Şeddâdiler üzerine bir doktora tezi, Hasnevhiler hakkında bir doktora tezi, Annaziler üzerine bir yüksek lisans tezi; Revâdiler ve Şebankara üzerine ise çok sayıda makale kaleme alınmıştır. Kürt mirlikleri bağlamında ise Baban ve Behdinan mirlikleri hakkında birer doktora tezi, Erdelan Emirliği üzerine iki doktora tezi, Cizre-Botan mirliği üzerine iki doktora tezi; Soran, Hakkâri ve Bitlis mirlikleri üzerine yüksek lisans tezleri hazırlanmıştır.

Kürt tarih yazımında Kürt aşiretleri üzerine yapılan çalışmalar oldukça geniş bir literatür oluşturmuştur. Büyük Kürt federasyonları ve aşiretlerinin hemen tamamı akademik olarak incelenmiştir. Irak’taki Kürt aşiretleri üzerine doktora tezleri hazırlanmış; ayrıca Batman, Beritan, Ertuşi, Pinyaşi, Hamavend, İzollu, Kars aşiretleri, Lice aşiretleri, Membiç, Metina, Milli aşireti ve Milli Konfederasyonu, Muş aşiretleri, Nusaybin aşiretleri, Palu, Rişvan, Svidi aşireti, Urfa aşiretleri, Van aşiretleri ve Zirki Beyliği hakkında çeşitli tezler yapılmıştır. Bunun yanı sıra, genel olarak Kürt aşiretlerini konu alan dört nitelikli müstakil kitap yayımlanmış, bazı aşiretler üzerine ise makaleler kaleme alınmıştır. Öte yandan, Eyyubiler üzerine yapılan çalışmalar gerektiğinden fazla olup, bu konuda söylenebilecek yeni şeylerin sınırlı olduğu görülmektedir. Son dönemde çok nitelikli Kürt araştırmacılar yetişmiş; tezlerin çoğu Türkçe, bir kısmı Kürtçe ve İngilizce olarak hazırlanmıştır. Bazı tezler kitap hâline getirilmiş, yayımlanmayanlar ise YÖK Tez veri tabanında araştırmacılarını beklemektedir. Bu yayınların bir kısmında politik yaklaşımlar bulunabilse de piyasadaki sözde araştırmalara kıyasla çok daha değerli oldukları açıktır.

Kürt tarihi ve toplumu üzerinde derin etkiler yaratan iki önemli olgu bulunmaktadır. Bunlardan ilki Kürtlerin İslamiyet’i kabul etmeleri, ikincisi ise Türklerin Orta Asya’dan Orta Doğu’ya göç ederek Kürtlerle ilişkiler kurmaya başlamalarıdır. Ne var ki, Türk-Kürt ilişkilerinin başlangıcı ve iki toplum arasındaki etkileşimin gelişimi üzerine yapılan akademik araştırmalar oldukça sınırlıdır. Türk tarihçileri, Kürtler hakkında genellikle yüzeysel bilgi vermiş ve çoğu zaman ideolojik yorumlara başvurmuşlardır. Politik Kürt araştırmacılar ise Selçukluları işgalci, yağmacı ve emperyalist olarak nitelendirerek kendi perspektiflerinden bir tarih anlatısı oluşturmuşlardır. Oysa tarih, ideolojik söylemlerle değil, belgeler ve kaynaklar üzerinden yazılır.

Son yıllarda Selçukluların Kürt devletleriyle ilişkilerine dair çok sayıda belge yayımlanmış ve yeni bilgiler ortaya çıkmıştır. Örneğin, Tuğrul Bey ile Mervânîler 1054 yılında Malazgirt kuşatmasını birlikte gerçekleştirmiştir. İbrahim Yınal’ın Kürt Hasneveyhî hükümdarına verdiği iki sayfalık berat, bu iyi ilişkilerin en somut belgelerinden biridir. Sultan Tuğrul, Revâdî Emiri Vahsudan’ı Bizans İmparatoru’na büyükelçi olarak göndermiştir. Sultan Alparslan 1064 Kafkasya seferinden sonra bölgenin hâkimiyetini Şeddâdî emirine bırakmıştır. Selçukluların Kafkasya ve Anadolu’ya yönelik akınlarından en fazla yararlanan topluluklardan biri Kürtler olmuştur. Bizans İmparatorluğu ve Ermenilerin mağlup edilmesiyle birlikte Anadolu’da Revâdî, Hezbanî ve Humeydi Kürtlerinin hâkimiyet alanları genişlemiştir.

Selçuklu tarihçileri Kürtler hakkında önemli bilgiler vermelerine rağmen, bu kaynaklar Kürt araştırmacılar tarafından yeterince kullanılmamıştır. Örneğin, Mükrimin Halil Bey Anadolu’nun fethinde Kürtlerin rolüne dair çok kıymetli bilgiler aktarmaktadır. Ayrıca onun 1921’de kaleme aldığı “Kürdistan Yoktur” başlıklı makalesi – ki Anadolu’yu kastetmektedir – Kürdistan’ın varlığına ilişkin en kapsamlı araştırmalardan biridir. Mükrimin Halil Bey’in MEB İslâm Ansiklopedisi için yazdığı Diyarbakır ve Bitlis maddeleri de Kürt tarihçiliği açısından büyük değer taşımaktadır. Bunun yanı sıra Osman Turan’ın Selçuklular üzerine yazdığı eserlerde, Faruk Sümer’in Oğuzlar ve Safevîler hakkındaki çalışmalarında, Zeki Velidi Togan’ın MEB İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı Azerbaycan maddesinde Kürt tarihçiliği açısından dikkate değer bilgiler bulunmaktadır. Elbette bir yazarın bütün yazdıkları bütünüyle doğru veya yanlış kabul edilemez; doğru-yanlış ayrımı, belgeler ışığında eleştirel bir okuma yapan araştırmacının sorumluluğundadır.

Kürt tarih yazıcılığında en yoğun araştırmalar Osmanlı-Kürt ilişkileri üzerine yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Kürt tarihine dair XVI. yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına kadar olan dört yüz yıllık döneme ilişkin en fazla belge Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır. XIX. yüzyıldan itibaren Kürt tarihi ve toplumu üzerine yapılan araştırmaların sayısı giderek artmıştır. XX. yüzyılda ise Kürt tarihi ve toplumu hakkında çok sayıda akademik ve politik çalışma yapılmış olmakla birlikte, bu araştırmalarda nitelik sorunu dikkat çekmektedir. Özellikle Kürt modernleşmesi ve Kürt milliyetçiliğinin doğuşu üzerine nitelikli akademik çalışmalar hâlen sınırlıdır. Bu alanda üretilen birçok sözde araştırma, doğrudan Türkçülük ve Kürtçülük bağlamında ele alınmış; dolayısıyla özgün ve bilimsel bilgi üretmek yerine politik söylem ve malzeme ortaya koymuştur.

Kürt tarih yazıcılığında bugün en çok tartışılan ve Kürtleri en çok rahatsız eden konulardan biri, tarihi kaynaklarda – VII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar istisnasız bütün dillerde – Kürtlere dair bilgilerin çoğunlukla olumsuz nitelikte olmasıdır. Bu olumsuz rivayetlerin temel nedeni, göçebe Kürt aşiretlerinin tarih boyunca sürdürdükleri yağmacı politikalarla ilişkilidir. Aşiretler ekili arazilere, yerleşim birimlerine, hac yollarına ve kervanlara sık sık saldırılar düzenlemiştir. Bu nedenle başta tarihçiler, coğrafyacılar ve seyyahlar olmak üzere Kürtlerle temas eden hemen herkes genellikle olumsuz değerlendirmelerde bulunmuştur. Kaynaklarda göçebe Kürtler için çoğunlukla “dağlı”, “göçebe”, “asker”, “hayvan sahibi”, “köylü”, “yağmacı”, “yıkıcı”, “yol kesici” ve “âsi” gibi sıfatlar kullanılmıştır. Bazı Kürt araştırmacılar bu durumu, bölge halklarının Kürtlere yönelik düşmanlığı ve kaynakları çarpıtmalarıyla açıklamayı tercih etmiştir. Oysa tarihsel veriler, Kürtlerin toplumsal yapısının kaynaklarda aktarıldığı biçimde olduğunu göstermektedir. Modern dönem öncesinde herhangi bir toplumun sistematik biçimde “Kürt karşıtı” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kürt tarih yazımının en önemli sorunlarından biri, geçmişin bugünden geriye doğru kurgulanmasıdır. Günümüz Kürt coğrafyası ve toplumsal yapısı anlatıldıktan sonra, sanki Kürtler tarih boyunca hep aynı bölgede yaşamış ve aynı özelliklere sahipmiş gibi bir tarihsel temel oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Bundan daha önemli bir sorun ise, ümmet çağından ulus çağına geçilen bu dönemde, geçmişin bugünün ulusal değerleriyle yorumlanmaya çalışılmasıdır. Ümmet toplumu içinde ulusal değerler aramak bilimsel açıdan temelsizdir. İslâm tarihinin ve medeniyetinin bütünlüğünü göz ardı ederek herhangi bir etnik grubun tarihini ulusçu ölçütlerle yazmak mümkün değildir. Müslüman halkların tarih yazıcılığında karşılaştıkları en büyük tutarsızlık da budur. Bilindiği kadarıyla Kürtlerin tarihsel, toplumsal ve kültürel birikimlerinin büyük çoğunluğu Müslüman Kürtlere aittir. Dolayısıyla ümmet çağını ulusçu ve seküler bir yaklaşımla yorumlamak bilim dışı olduğu gibi ciddi metodolojik sorunlar da doğurmaktadır.

Son dönemlerde hem dünyada hem de Türkiye’deki üniversitelerde Kürt tarihi ve toplumu üzerine daha nitelikli, metodolojik açıdan tutarlı ve akademik standartlara uygun araştırmalar yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir. Kürtler arasından çok yetkin, üretken ve donanımlı tarihçiler yetişmiştir. Bu gelişme, Kürt tarih yazımının bilimsel temellere oturtulması açısından önemli bir ilerleme olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, ortalama Kürt araştırmacısı ve okuyucusu yeni bilgi ve yaklaşımlarla karşılaştığında, bu bilgiler çoğunlukla kendi bildiklerine ters düştüğü için – ve akademik yayınların okunması zor olduğundan – akademik verileri görmezden gelmektedir. Bu nedenle, özgün ve bilimsel araştırmaların sayısının artmasına rağmen Kürt tarihçileri hak ettikleri ilgiyi görememektedir. Şüphesiz sorun yalnızca bundan ibaret değildir. Asıl mesele, yanlış bilgilerden doğru çözümlerin üretilemeyeceği gerçeğidir. Bilimsel tarih yazımı, ancak sağlam kaynaklara dayalı doğru veriler üzerinden ilerlediğinde anlamlı sonuçlar doğurabilir.

Özetle, Kürtlerin tarihi, siyasi yapıları, edebiyatı, dili ve toplumsal yapısı üzerine çok sayıda bilimsel araştırma yapılmıştır. Kürt tarihçiliğinde devrim niteliğinde değişiklikler ve yenilikler yaşanmış; eski yaklaşım ve eski bilgilerle tarihe bakma dönemi sona ermiştir. Geleneksel tarihçilik artık tarihte kalmıştır. Bütün Kürt tarihini tek bir kişinin ve tek bir bilimsel alanın yazması mümkün değildir. Bu nedenle disiplinler arası yeni kurullar oluşturulmalı, uzmanlar tarafından mevcut bilgilerin eksikleri ve yanlışları düzeltilerek bilgiler okuyucunun hizmetine sunulmalıdır.

Not. Günümüz Kürt tarih yazıcılığına en büyük zararı, herhangi bir akademik donanımı ve tarihsel birikimi olmadığı halde tarihçilik iddiasında bulunarak kamuoyunu meşgul eden kişiler vermektedir. Bu tür yaklaşımlar, bilimsel yöntemden uzak oldukları için hem yanlış bilgilerin yayılmasına hem de tarihsel konuların ideolojik ve popülist söylemlerle çarpıtılmasına yol açmaktadır.