
El Cezire’de yayımlanan analiz eski Afgan İçişleri Bakan Yardımcısı ve diplomat Shahmahmood Miakhel, Taliban ile Rusya arasında imzalanan yeni mutabakatın Afganistan’ın uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmeyeceğini savunuyor. Miakhel’e göre Moskova ile kurulan stratejik yakınlaşma, Taliban yönetimine kısa vadeli diplomatik nefes aldırsa da ülkenin egemenliği, ekonomik kalkınması ve uluslararası meşruiyeti açısından ciddi riskler taşıyor.
Afganistan son kırk yıl boyunca büyük güçlerin rekabet alanı oldu. 1979’daki Sovyet işgali, ardından ABD müdahalesi ve nihayet 2021’de Amerikan çekilmesiyle sonuçlanan süreç, ülkenin dış aktörler tarafından şekillendirilmesinin tarihsel bir örneği olarak hafızalara kazındı. Bugün yaşanan Rusya-Taliban yakınlaşması da bu uzun jeopolitik hikâyenin yeni bir perdesi niteliğinde.
2025 yılında Rusya, Taliban yönetimini resmen tanıyan ilk devlet oldu. Ardından Taliban’ın terör örgütü statüsünün kaldırılması ve diplomatik ilişkilerin derinleştirilmesi geldi. 2026 Mayıs ayında ise iki taraf arasında askeri-teknik iş birliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşmanın silah transferleri, askeri teknoloji paylaşımı ve güvenlik alanındaki koordinasyonu kapsadığı bildiriliyor.
İlk bakışta bu gelişme Taliban açısından diplomatik bir başarı gibi görünüyor. Çünkü 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından Taliban yönetimi uluslararası sistemde büyük ölçüde yalnız bırakılmıştı. Batılı ülkeler kadın hakları, eğitim yasakları ve insan hakları ihlalleri nedeniyle Kabil yönetimini tanımadı. Afganistan Merkez Bankası rezervlerinin önemli bölümü donduruldu. Ekonomi ağır bir kriz içine sürüklendi. Bu nedenle Moskova’nın sunduğu diplomatik meşruiyet Taliban açısından kritik önem taşıyor.
Ancak burada dikkat çekici bir çelişki bulunuyor. Sovyet işgaline karşı verilen savaş, Taliban ideolojisinin oluşumunda temel referanslardan biriydi. Hareketin kurucu mitolojisi büyük ölçüde Sovyetlere karşı yürütülen cihada dayanıyordu. Bugün ise aynı hareketin Kremlin ile askeri ortaklık geliştirmesi Afganistan siyasetinde sessiz bir paradigma değişimine işaret ediyor.
Bu değişimin arkasında ideolojik dönüşümden çok jeopolitik zorunluluklar bulunuyor. Rusya açısından Afganistan artık geçmişteki gibi bir işgal alanı değil. Moskova bugün Afganistan’a üç nedenle yaklaşıyor.
Birincisi güvenlik.
Rusya, özellikle Orta Asya’daki müttefiklerini tehdit eden ISIS-K faaliyetlerinden ciddi biçimde endişe duyuyor. Kremlin yönetimi Taliban’ı radikal bir tehdit olarak görmek yerine, daha büyük bir tehdit olarak algıladığı IŞİD-Horasan’a karşı kullanışlı bir ortak olarak değerlendirmeye başladı. Nitekim Putin’in Taliban’ı “terörle mücadelede müttefik” olarak tanımlaması bu yaklaşımın açık göstergesi olmuştu.
İkinci neden ekonomik.
Afganistan dünyanın en zengin işlenmemiş maden rezervlerinden bazılarına sahip. Lityum, bakır, nadir toprak elementleri ve stratejik mineraller konusunda ülkenin trilyonlarca dolarlık potansiyeli olduğu uzun süredir dile getiriliyor. Rusya, Çin’in bölgede artan ekonomik nüfuzunu tamamen tekeline bırakmak istemiyor.
Üçüncü neden ise Ukrayna savaşı sonrasında şekillenen yeni küresel diplomasi.
Batı yaptırımları altında bulunan Moskova, uluslararası sistemde alternatif ortaklıklar geliştirmeye çalışıyor. Taliban yönetimi de Batı tarafından dışlandığı için iki taraf birbirini tamamlayan aktörler haline geliyor. Bu ilişki, ideolojik yakınlıktan çok ortak izolasyonun ürettiği pragmatik bir ortaklık görüntüsü veriyor.
Bununla birlikte Afganistan açısından asıl soru şu: Rusya ile yakınlaşma ülkeye gerçekten istikrar getirecek mi?
Bu noktada Miakhel’in eleştirileri önem kazanıyor. Afgan siyasetinin önemli isimlerinden biri olarak Miakhel, Taliban’ın dış politikada ulusal çıkar yerine rejim güvenliğini önceliklendirdiğini savunuyor. Ona göre Rusya ile yapılan anlaşmalar Afgan halkının ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmekten çok Taliban yönetiminin uluslararası yalnızlığını kırmaya hizmet ediyor.
Gerçekten de Afganistan’ın temel sorunları askeri değil ekonomik ve toplumsal nitelik taşıyor.
Ülkede milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Kadınların eğitimden ve iş hayatından dışlanması ekonomiyi felç ediyor. Birleşmiş Milletler raporları ve uluslararası kuruluşlar, kadınların sistem dışına itilmesinin Afganistan’ın uzun vadeli kalkınmasını ciddi biçimde baltaladığını vurguluyor.
Rusya’dan gelecek silahlar ya da askeri teknoloji transferleri bu sorunları çözmeyecek. Dahası Afganistan’ın yeniden büyük güç rekabetinin merkezine dönüşmesi ihtimali bulunuyor.
Bugün Rusya’nın yanında Çin de Afganistan’da etkinlik kurmaya çalışıyor. İran uzun süredir Taliban ile ilişkilerini geliştiriyor. Hindistan son dönemde Kabil yönetimiyle diplomatik temaslarını artırdı. Pakistan ise tarihsel olarak desteklediği Taliban üzerinde eski etkisini kaybediyor. Böylece Afganistan, yeniden bölgesel güçlerin nüfuz mücadelesi sahasına dönüşüyor.
Özellikle Pakistan boyutu dikkat çekici. Son yıllarda Taliban ile İslamabad arasındaki ilişkiler ciddi biçimde bozuldu. Pakistan yönetimi, Afganistan’daki Taliban hükümetini Tehrik-i-Taliban Pakistan militanlarına göz yummakla suçluyor. Karşılıklı sınır saldırıları ve diplomatik krizler iki taraf arasındaki güveni sarstı. Bu ortamda Rusya’nın Taliban ile geliştirdiği ilişki Pakistan’ın Afganistan üzerindeki geleneksel nüfuzunu zayıflatabilecek bir gelişme olarak görülüyor.
İşte burada görünmeyen aktörlerden biri ortaya çıkıyor: Hindistan. Rusya-Taliban yakınlaşması birçok analizde Moskova-Kabil ilişkisi olarak ele alınıyor. Oysa Hindistan da bu denklemden fayda sağlayabilecek ülkeler arasında. Pakistan’ın etkisinin azalması, Yeni Delhi’ye Afganistan’da yeni diplomatik alanlar açabilir. Son dönemde Hindistan’ın Taliban yönetimiyle yürüttüğü temkinli temaslar da bu ihtimali güçlendiriyor.
Bütün bunlar Afganistan’ın geleceğine ilişkin temel bir soruyu yeniden gündeme getiriyor.
Taliban gerçekten bir devlet inşa etmeye mi çalışıyor, yoksa uluslararası sistemde kendisine koruyucu güçler arayan bir hareket olarak mı davranıyor?
Asıl mesele Afganistan’ın ilk kez kendi çıkarlarını merkeze alan bağımsız bir devlet aklı geliştirip geliştiremeyeceğidir. Bu sorunun cevabı, Moskova’da imzalanan belgelerden çok Afgan toplumunun önümüzdeki yıllarda göstereceği siyasi ve kurumsal dönüşüm kapasitesinde saklı.