Starmer’ın Çöküşü: İşçi Partisi İktidarı Neden Kendi Krizini Üretti?

Keir Starmer, yönetim tercihleri, sosyal kesintiler ve Peter Mandelson krizi sonrası istifa etti. Gazze politikalarıyla meşruiyetini yitiren Starmer'ın ardından Andy Burnham'ın 17 Temmuz'da başbakan olması bekleniyor.

Haber Giriş Tarihi: 24.06.2026 11:32
Haber Güncellenme Tarihi: 24.06.2026 11:32
https://haberdeger.com/

The New Arab’da Jonas Marvin imzasıyla yayımlanan analiz, Keir Starmer’ın siyasi düşüşünü dış şartların öte bizzat kendi tercih ettiği yönetim çizgisinin sonucu olarak okuyor. Yazıya göre Starmer, İşçi Partisi’ni Jeremy Corbyn döneminden koparma vaadiyle iktidara yürüdü; fakat iktidarda yoksulları, göçmenleri, Filistin yanlısı protestocuları ve parti içindeki sol damarı hedef alan bir siyasete yaslanarak kendi meşruiyetini aşındırdı. Marvin’in temel iddiası açık: Starmer’ın çöküşü bir kaza değildi, “Starmerizm” denilen siyasal tarzın doğal sonucuydu.

Starmer’ın istifası, İngiltere siyasetinde sadece bir lider değişimi anlamına gelmiyor. Bu gelişme, Brexit sonrası Britanya’nın içine girdiği kronik yönetememe krizinin yeni halkası olarak okunmalı.

Starmer, 2024 seçim zaferini İşçi Partisi’nin merkeze dönüşü olarak sundu. Ancak bu zaferin ardında derin bir temsil krizi vardı. İşçi Partisi iktidara geldiğinde seçmenlerin büyük kısmı Muhafazakâr Parti yorgunluğundan kaçıyordu; Starmer ise bunu kendi ideolojik programına verilmiş güçlü bir onay gibi okudu. The New Arab’daki analiz bu noktaya özellikle dikkat çekiyor: Starmer, pozitif bir toplumsal vizyon kurmak yerine kendisini sürekli Corbyn karşıtlığı üzerinden tanımladı.

Bu tercih, başlangıçta İngiliz sermaye çevreleri, merkez medya ve bürokratik akıl açısından güven verici göründü. Fakat toplumsal düzeyde büyük bir boşluk üretti. Çünkü seçmen, Muhafazakârların kemer sıkma politikalarından çıkış beklerken Starmer hükümeti Hazine disiplinine, tahvil piyasalarının hassasiyetlerine ve mali kurallara teslim olmuş bir iktidar görüntüsü verdi. Yoksulların, emeklilerin ve engellilerin hayatını doğrudan etkileyen sosyal kesintiler bu algıyı daha da derinleştirdi.

Starmer’ın en büyük hatalarından biri, sağ popülizmin dilini ödünç alarak Reform UK ve Nigel Farage’ın yükselişini durdurabileceğini sanmasıydı. Göçmenlik konusunda sertleşen söylem, “Kızıl Duvar” seçmenini yeniden kazanma hesabıyla üretildi; fakat bu hesap, İşçi Partisi’nin tarihsel toplumsal tabanında ahlaki bir kopuşa yol açtı. Sağ popülizmin kavramlarıyla konuşan bir merkez sol parti, sağın kriz anlatısını zayıflatmadı; aksine onu normalleştirdi.

Starmer'ın siyasi otoritesini asıl zedeleyen gelişmelerden biri ise Peter Mandelson krizi oldu. Jeffrey Epstein ile yıllara yayılan ilişkileri ortaya çıkan Mandelson'un ABD Büyükelçisi olarak atanması, hükümetin "etik siyaset" söylemini ağır biçimde sarstı. Daha da önemlisi, kamuoyuna yansıyan belgeler Starmer'ın atama öncesinde Mandelson'un geçmişi konusunda çeşitli uyarılar aldığını gösterdi. Mandelson'un görevden alınması, Başbakanlık'taki üst düzey istifalar ve polis soruşturmaları, İşçi Partisi içinde liderlik krizini hızlandırdı. Böylece ekonomik hoşnutsuzluk, Gazze politikası ve sosyal harcama kesintileriyle zaten yıpranan Starmer hükümeti, Epstein dosyasının yarattığı güven krizini de aşamayarak siyasi çöküş sürecine girdi.

Gazze meselesi ise Starmer krizinin dış politika başlığı olmaktan çıkarak iç siyasette ahlaki meşruiyet meselesine dönüştü. The New Arab yazısı, Starmer’ın İsrail’e verdiği desteğin ve Filistin yanlısı protestolara yönelik sert güvenlik yaklaşımının, özellikle Müslüman seçmenler, gençler, sol kanat ve insan hakları çevreleri nezdinde derin bir kırılma yarattığını vurguluyor.

Bu kırılma, İşçi Partisi’nin kendi ahlaki iddiasını da yaraladı. Starmer, “sorumlu devlet adamı” imajını korumak isterken, geniş kesimler tarafından soğuk, teknokratik ve vicdan krizlerine duyarsız bir lider olarak algılandı.

Şimdi sahneye Andy Burnham çıkıyor. Ancak Burnham’ın yükselişi de kendiliğinden bir kurtuluş anlamına gelmiyor. The Guardian’ın aktardığına göre Starmer ile Burnham arasındaki geçiş görüşmeleri gergin geçti; Burnham cephesi iktidara hazırlanmak için çok kısa bir takvimle karşı karşıya. Eğer rakipsiz kalırsa Burnham’ın 17 Temmuz’da başbakanlığa ulaşabileceği belirtiliyor.

Asıl soru şudur: Burnham, Starmer’ın hatalarından ders çıkaracak mı, yoksa aynı krizi daha halkçı bir retorikle yeniden mi üretecek?

İngiltere’de yaşanan kriz, aslında Batı merkez solunun daha geniş çıkmazını özetliyor. Sosyal adalet vaat eden partiler iktidara geldiklerinde piyasaların, güvenlik bürokrasisinin ve dış politika ittifaklarının sınırları içinde hareket ediyor. Böylece sağ popülizme karşı gerçek bir alternatif üretmek yerine, onun bazı kavramlarını benimseyerek ayakta kalmaya çalışıyorlar. Sonuçta seçmen, merkez solun da merkez sağ gibi yönettiği kanaatine varıyor.

Starmer’ın düşüşü bu nedenle kişisel bir başarısızlıktan ibaret değildir. Bu, vizyonsuz merkez siyasetin, ahlaki cesaretten yoksun dış politikanın ve sosyal devleti savunamayan bir İşçi Partisi çizgisinin çöküşüdür. Burnham iktidara gelirse önünde iki yol olacak: Ya Starmer’ın teknokratik mirasını daha sıcak bir üslupla sürdürecek ya da İşçi Partisi’ni yeniden emek, adalet, barış ve toplumsal güven ekseninde kurmaya çalışacak.

İlk yol, Farage’ın 2029’a yürüyüşünü kolaylaştırabilir. İkinci yol ise İngiltere’de yalnızca hükümet değişikliğini değil, siyasal yön değişikliğini mümkün kılabilir. Starmer’ın hikâyesi şimdiden bir ders olarak ortada duruyor: Bir lider, iktidarı kazanabilir; fakat iktidarı hangi toplumsal sınıflar, hangi ahlaki ilkeler ve hangi tarihsel sorumluluk adına kullandığını cevaplayamazsa, kendi düşüşünün mimarı hâline gelir.

Görsel: The New Arab