
Amerikan siyasetinde uzun süredir ilk kez bu kadar sert bir kırılma hissediliyor. Bir tarafta devlet kurumlarına meydan okuyan, “Amerika’yı yeniden kurma” söylemiyle hareket eden Donald Trump; diğer tarafta ise artık yalnızca Demokratlardan değil, Cumhuriyetçi seçmenin bir kısmından da yükselmeye başlayan yorgunluk ve endişe dalgası bulunuyor.
Trump hâlâ Amerika’nın en güçlü siyasi figürü olabilir. Ancak bu durum onun yenilmez olduğu anlamına gelmiyor. Son aylarda ABD medyasında giderek daha fazla tartışılan konu, Trump’ın seçim kazanıp kazanamayacağından çok, “Trumpçılığın sınırlarına ulaşıp ulaşmadığı” sorusu haline geldi.
Özellikle ekonomi, dış politika, göç krizi ve toplumsal kutuplaşma ekseninde yaşanan gerilimler, Trump’ın tabanını korusa bile merkez seçmeni kaybetmeye başladığı yönünde yorumlara neden oluyor. Çünkü Amerikan seçimlerini yalnızca fanatik tabanlar değil, kararsızlar ve merkez eyaletler belirliyor.
Özellikle 2026 İran savaşı sonrası ortaya çıkan atmosfer, Trump’ın en güçlü olduğu alanlardan birini tersine çevirmeye başladı. Çünkü Trump uzun yıllar boyunca Amerikan halkına “savaşları bitirecek adam” olarak sunuldu. Afganistan ve Irak travmasından çıkan Amerikan toplumu için bu söylem çok güçlüydü. Fakat İran savaşı, Trump’ın “önce Amerika” çizgisinin aslında yeni bir militarist döneme evrildiği eleştirilerini büyüttü.
Reuters/Ipsos araştırmalarına göre Trump’ın destek oranı son aylarda ciddi biçimde geriledi. Özellikle İran savaşı sonrası artan petrol fiyatları, enflasyon ve yaşam maliyeti krizi Cumhuriyetçi seçmenin bir kısmında bile huzursuzluk yarattı. Bazı anketlerde Trump’ın desteğinin yüzde 35-37 bandına kadar düştüğü görülüyor.
Ancak asıl mesele ekonomi değil. Amerika’daki daha büyük kriz psikolojik ve kültürel bir kriz. Çünkü Trump hareketi bir kimlik savaşı haline geldi. Bu hareket yıllarca beyaz muhafazakâr Amerika’nın korkularını, öfkesini ve kayıp hissini mobilize etti. Göçmenler, küreselleşme, LGBT hareketleri, üniversiteler, medya elitleri ve federal devlet “Amerikan ruhunu çürüten güçler” olarak sunuldu.
Fakat burada önemli bir kırılma oluşmaya başladı: Sürekli öfke üzerine kurulan siyaset bir süre sonra kendi toplumunu da tüketiyor. Bugün Amerikan toplumunda özellikle banliyö orta sınıfı, gençler ve Katolik seçmenler arasında ciddi bir “istikrarsızlık korkusu” oluşmuş durumda. İnsanlar kendi ülkelerinin ruhsal çöküşünü konuşuyor.
Bu noktada İran savaşı kritik bir dönüm noktası oldu. Çünkü Trump’ın çevresindeki evangelist-milliyetçi blok, İran savaşını dini bir mücadele gibi sunmaya başladı. Bazı evangelist çevreler İran çatışmasını “Armageddon sürecinin başlangıcı” olarak yorumladı. Bazı aşırı dini gruplar Trump’ı “Tanrı tarafından seçilmiş lider” gibi göstermeye başladı.
İşte tam burada yeni Papa Pope Leo XIV devreye girdi. Papa Leo sadece bir dini figür gibi davranmadı. Trump döneminin ruhuna karşı küresel bir ahlaki itiraz geliştirdi. Özellikle İran savaşı konusunda yaptığı açıklamalar, Amerikan evangelist-milliyetçi hattına doğrudan meydan okuyan bir çizgi taşıyordu. Papa Leo’nun mesajı açıktı: “Savaş, kutsal bir görev değildir.”
Leo, İran savaşı sürecinde diplomasi çağrısı yaptı, savaş dilini eleştirdi ve “güç sarhoşluğu”na karşı uyarılarda bulundu. Trump ise buna çok sert tepki gösterdi ve Papa’yı “zayıf”, “fazla liberal” ve “dış politikada kötü” olmakla suçladı. Bu çatışma aslında modern Amerika’nın iki ruhu arasındaki çatışmaydı. Bir tarafta Evanjelik milliyetçilik vardı: Amerika’yı “Tanrı’nın seçilmiş gücü” olarak gören, İsrail merkezli kıyamet teolojisini siyasete taşıyan ve küresel çatışmaları kutsal savaş diliyle yorumlayan bir hat.
Diğer tarafta ise Papa Leo’nun temsil ettiği çizgi bulunuyordu: Göçmenleri savunan, savaş karşıtı, küresel barış vurgusu yapan, milliyetçi Hristiyanlığı eleştiren ve dini siyasetin hizmetkârı haline getirmeye karşı çıkan bir yaklaşım.
Bu nedenle Trump ile Papa Leo arasındaki kriz sıradan bir diplomatik tartışma değildi. Bu, Amerika’daki Hristiyanlığın geleceği üzerine bir savaştı. Özellikle Katolik seçmenlerde dikkat çekici bir kırılma yaşanmaya başladı. Bazı anketlerde Trump’ın beyaz Katolikler arasındaki desteğinin ciddi biçimde düştüğü görülüyor. Papa Leo’nun İran savaşı karşıtı söylemlerinin Amerikan toplumunda Trump’tan daha fazla destek bulduğu araştırmalara yansıdı.
Bu durum Cumhuriyetçiler için son derece tehlikeli. Çünkü Trump’ın siyasi sistemi büyük ölçüde kültürel kutuplaşma üzerine kurulu. Eğer bu kutuplaşmanın dinsel ayağında çatlak oluşursa, hareketin ideolojik merkezi zayıflamaya başlayabilir. Amerika’da bugün yeni bir sosyolojik gerçeklik ortaya çıkıyor: Genç kuşaklar artık evangelist dili eskisi kadar güçlü biçimde sahiplenmiyor.
Üniversitelerde büyüyen yeni nesil, savaş dilinden, dini milliyetçilikten ve agresif Amerikan üstünlüğü söyleminden uzaklaşıyor. Özellikle Gazze savaşı ve İran gerilimi sonrası gençler arasında büyük bir anti-savaş dalgası oluşmuş durumda. Bu sadece Demokratik Parti’ye yarayan bir durum değil. Daha derin bir dönüşüm yaşanıyor. Amerikan gençliği artık sisteme inanmıyor. Sağcı gençler sisteme öfkeli. Solcu gençler sistemi sömürgeci görüyor. Merkez seçmen ise sürekli krizlerden yorulmuş durumda.
Trump işte bu üçlü kırılmanın ortasında sıkışıyor. Çünkü Trump’ın siyasi enerjisi krizden besleniyor. Ancak toplum bir noktadan sonra kriz üreticisini de tehdit olarak görmeye başlıyor. İran savaşı burada psikolojik bir eşik yarattı.
Amerikan halkı uzun yıllar boyunca Ortadoğu savaşlarının ekonomik ve ruhsal yıkımını yaşadı. Şimdi aynı korku yeniden geri dönüyor. Benzin fiyatları artıyor, yaşam maliyeti yükseliyor, küresel gerilim derinleşiyor. Reuters ve diğer araştırmalar, seçmenin büyük bölümünün İran savaşını desteklemediğini gösteriyor.
Fakat Trump’ın daha büyük sorunu şu: Amerikan kaosunun sembolü haline geliyor. Bu durum ilk başta güç üretir. Ama uzun vadede korku üretmeye başlar.
Amerikan tarihi boyunca seçmenler kriz dönemlerinde güçlü liderlere yöneldi. Ancak kriz uzadığında aynı liderlerden uzaklaştılar. Nixon döneminde, Vietnam sürecinde ve Irak savaşının son yıllarında benzer psikolojik kırılmalar yaşandı.
Trump’ın seçimleri kaybetme ihtimali de tam burada büyüyor. Ekonomi kötü olduğu için değil. İran savaşı nedeniyle değil. Demokratlar çok güçlü olduğu için de değil. Asıl sebep şu: Amerikan toplumu artık sürekli savaş halinde yaşayan bir ruh halinden çıkmak istiyor.
Kısacası Trump büyük bir yenilginin girdabında boğulmak üzere…