
Analiz, özellikle Donald Trump döneminde hızlanan ekonomik savaşın beklenen sonucu vermediğini vurguluyor. 2025 yılında Washington’un Çin’e karşı fiili ticaret ambargosuna dönüşen sert gümrük tarifeleri uygulaması, başlangıçta Amerikan yönetimi tarafından “Çin ekonomisini diz çöktürecek hamle” olarak sunulmuştu. Ancak Pekin’in hızlı karşılık vermesi, alternatif ticaret ağları oluşturması ve iç üretimi güçlendirmesi, ABD’nin hesaplarını bozdu.
Bugün gelinen noktada ise mesele ticaret değil. Analize göre Çin küresel enerji ağları, kritik mineraller, yarı iletken zincirleri, nadir toprak elementleri ve lojistik koridorları üzerinde ciddi bir nüfuz kurmuş durumda. Bu durum, ABD’nin Çin’e uyguladığı baskının aynı zamanda Amerikan ekonomisini de sarsmasına yol açıyor. Özellikle teknoloji sektöründe Washington’un attığı birçok adımın ters teptiği belirtiliyor. Çin’in teknolojiye erişimini engellemek amacıyla getirilen ihracat kısıtlamaları, Pekin’i daha hızlı bir teknolojik bağımsızlık stratejisine itti.
Yazıda dikkat çekilen en önemli noktalardan biri ise şu: Washington uzun süre Çin’in küresel sisteme bağımlı olduğunu düşündü. Ancak artık ABD ekonomisinin de Çin’e bağımlı olduğu gerçeği çok daha görünür hale geldi. Özellikle nadir toprak elementleri, batarya teknolojileri, güneş panelleri, elektrikli araç üretimi ve kritik sanayi bileşenlerinde Çin’in kurduğu hakimiyet, Amerikan baskı araçlarını zayıflatıyor. Çünkü Çin’e yönelik her sert ekonomik hamle Amerikan piyasalarında enflasyon, üretim krizi ve tedarik zinciri kırılması riskini beraberinde getiriyor.
Foreign Affairs analizine göre Washington’un en büyük stratejik hatalarından biri, Çin’i sadece ekonomik bir rakip olarak görmesi oldu. Oysa Pekin son yıllarda çok katmanlı bir küresel güç mimarisi inşa etti. BRICS genişlemesi, Kuşak ve Yol girişimi, Körfez ülkeleriyle geliştirilen enerji ortaklıkları ve Afrika’daki altyapı yatırımları, Çin’i yalnızca Asya merkezli bir güç olmaktan çıkardı. ABD’nin yaptırım politikaları birçok ülkeyi korkutsa da alternatif finansal ve ticari sistem arayışlarını da hızlandırdı.
Analizde İran savaşı sonrası ortaya çıkan tabloya da dikkat çekiliyor. Washington’un Ortadoğu’daki askeri yoğunlaşması, Çin’e küresel düzeyde daha rahat hareket alanı açtı. Amerikan istihbarat raporlarına göre Pekin, İran savaşı sürecinde hem diplomatik hem ekonomik anlamda avantaj elde etti. Çin bir yandan enerji krizinden etkilenen ülkelere alternatif çözümler sunarken diğer yandan kendisini “istikrar sağlayıcı güç” olarak konumlandırmaya başladı.
Trump’ın Pekin ziyareti de bu bağlamda dikkat çekici görülüyor. Reuters ve Chatham House analizlerine göre görüşmelerde ABD’nin elindeki pazarlık gücünün önceki yıllara kıyasla zayıfladığı hissedildi. Washington’un Çin’den beklentileri; nadir toprak akışının sürmesi, ticaret mekanizmalarının korunması ve enerji krizinin kontrol altında tutulması gibi daha savunmacı başlıklara sıkıştı. Buna karşılık Pekin uzun vadeli stratejik sabırla hareket etti ve büyük tavizler vermedi.
Foreign Affairs’e göre bugün ABD’nin karşı karşıya olduğu temel problem, Çin’in artık “çevrelenebilir” bir güç olmaktan çıkmasıdır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği büyük ölçüde askeri bir rakipti; ancak Çin aynı anda hem dünyanın üretim merkezi, hem küresel tedarik ağlarının omurgası, hem de yükselen teknolojik ekosistemlerin ana aktörü haline geldi. Bu nedenle Washington’un klasik baskı yöntemleri artık eskisi kadar etkili olmuyor.
Analiz ayrıca ABD iç siyasetindeki kırılmaların da Çin karşısındaki Amerikan gücünü aşındırdığını savunuyor. Yüksek enflasyon, sanayi üretimindeki sorunlar, siyasi kutuplaşma ve dış savaşların maliyeti, Washington’un uzun süreli küresel rekabet kapasitesini zorluyor. Buna karşılık Çin daha merkezi, uzun vadeli ve planlı bir strateji yürütüyor. Pekin yönetimi günlük siyasi krizlerden çok, 10-20 yıllık jeopolitik hedefler üzerinden hareket ediyor.
Analize göre ABD hâlâ dünyanın en güçlü askeri ve finansal gücü olabilir. Ancak artık Çin’i kendi istediği çizgiye zorlayabilecek mutlak bir kaldıraç gücüne sahip değil. Aksine, Washington’un uyguladığı baskılar birçok alanda Çin’in stratejik özerkliğini hızlandırdı. Bu nedenle önümüzdeki dönemde ABD-Çin ilişkileri bir tarafın diğerini yenmesinden çok, uzun süreli ve yönetilmesi zor bir küresel rekabet dönemine dönüşebilir.