Mayıs Ayı Kritik: Demirtaş Tahliyesi Masada mı?

İktidara yakınlığıyla bilinen Abdulkadir Selvi’nin son yazısında yaptığı uyarılar, Ankara’nın uzun süredir kontrollü bir şekilde yürüttüğü çözüm sürecinin en kırılgan eşiğine girildiğini bir kez daha ortaya koydu.

Haber Giriş Tarihi: 01.05.2026 09:55
Haber Güncellenme Tarihi: 01.05.2026 09:55
https://haberdeger.com/

Selvi’nin “yasal düzenlemeler gecikiyor” vurgusu, teknik bir eksikliğe işaret etmesinden öte, sürecin siyasal ve toplumsal boyutunda oluşan boşluğun giderek büyüdüğünü gösteriyor.

Son aylarda resmi söylemde öne çıkan tablo, güvenlik merkezli ilerlemenin belirli sonuçlar ürettiği yönünde. PKK’nın silah bırakma ihtimali, Suriye sahasında Kürt güçlerinin yeniden konumlanması ve bölgesel dengelerde Türkiye lehine geliştiği iddia edilen başlıklar, sürecin “başarı” hanesine yazılıyor. Ancak sahadaki bu gelişmelerin, toplumsal meşruiyetle desteklenmediği ölçüde kalıcı bir çözüm üretip üretmeyeceği sorusu hâlâ yanıtlanmış değil.

Tam da bu noktada sürecin iki temel aktörü arasındaki ilişki yeniden tartışma konusu haline geliyor: Abdullah Öcalan ile Selahattin Demirtaş arasındaki siyasal ve sembolik denge.

İki aktör, iki farklı meşruiyet alanı

Devletin uzun yıllardır yürüttüğü temas ve müzakere stratejisi, büyük ölçüde Öcalan üzerinden şekillendi. Öcalan, silahlı hareketin kurucu figürü olarak, örgütsel disiplin ve stratejik yönelim üzerinde hâlâ belirleyici bir etkiye sahip. Bu nedenle silah bırakma, tasfiye ve entegrasyon gibi başlıklar söz konusu olduğunda Öcalan’ın rolü merkezi olmaya devam ediyor.

Ancak son on yılda Kürt siyasal alanında ortaya çıkan dönüşüm, bu tek merkezli yapıyı değiştirdi. Özellikle şehirli Kürt seçmen, genç kuşaklar ve demokratik siyaset alanında Selahattin Demirtaş’ın temsil ettiği çizgi, farklı bir meşruiyet zemini oluşturdu. Demirtaş, birlikte yaşam fikrini savunan, çatışma yerine siyasal çözümü öne çıkaran bir söylemin sembolü haline geldi.

Bu durum, çözüm sürecinin doğasını da değiştirdi. Artık mesele siyasal temsilin yeniden tanımlanması, adalet duygusunun onarılması ve demokratik alanın genişletilmesi olarak kendini dayatıyor.

Selvi’nin yazısında dikkat çektiği “yasal düzenleme” ihtiyacı, sürecin en kritik başlıklarından biri olarak öne çıkıyor. Çünkü silah bırakacak aktörler açısından hukuki güvenceler, sürecin inandırıcılığını doğrudan etkiliyor. Hangi suçların nasıl değerlendirileceği, kimlerin hangi koşullarda toplumsal hayata entegre edileceği gibi sorular siyasi kararlar gerektiriyor.

Ancak mesele burada bitmiyor. Yasal düzenlemelerin yalnızca güvenlik boyutuna odaklanması, sürecin diğer ayağını –yani siyasal normalleşmeyi– eksik bırakıyor. Bu eksikliğin en somut göstergesi ise Demirtaş’ın durumu üzerinden tartışılıyor.

Selvi’nin de işaret ettiği gibi, Demirtaş’ın tahliyesi artık yalnızca bireysel bir hukuki mesele olarak görülmüyor. Bu konu, sürecin samimiyetini ve bütünlüğünü test eden bir eşik haline gelmiş durumda.

Kürt toplumunda artan beklenti ve sabırsızlık

Sahadaki en önemli değişimlerden biri, Kürt toplumunun çözüm sürecine bakışında yaşanıyor. Geçmişte uzun yıllara yayılan müzakere süreçleri, belirli ölçüde sabırla karşılanabiliyordu. Ancak bugün aynı sosyolojik zemin geçerli değil.

Genç kuşakların siyasal bilinç düzeyinin artması, sosyal medya ve iletişim ağlarının genişlemesi, bölgesel gelişmelerin yarattığı yeni dinamikler, beklentileri daha görünür ve daha güçlü hale getirdi. Bu durum, “bekletme” ya da “zamana yayma” stratejilerinin toplumsal karşılığını zayıflatıyor.

Özellikle Demirtaş’ın durumu, bu beklentinin merkezinde yer alıyor. Kürt seçmenin önemli bir bölümü, çözümün siyasal temsilin güçlendirilmesiyle mümkün olacağını düşünüyor. Bu nedenle Demirtaş’ın özgürlüğü, birçok kişi için sürecin gerçek anlamda başlayıp başlamadığını gösteren bir ölçüt olarak görülüyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya, sürecin hızını ve yönünü doğrudan etkiliyor. İran’da yaşanan gerilimler, Suriye sahasındaki belirsizlikler ve büyük güçlerin bölgeye yönelik politikaları, Ankara’nın hareket alanını daraltıyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın süreci “kritik bir kavşak” olarak tanımlaması, bu jeopolitik baskının da bir yansıması. Ancak bu kavşakta alınacak kararların yalnızca dış politika hesaplarıyla belirlenmesi, iç dengeleri göz ardı etme riskini beraberinde getiriyor.

Çünkü çözüm süreci, nihayetinde Türkiye’nin kendi iç barışıyla ilgili bir mesele. Bölgesel gelişmeler bu süreci hızlandırabilir ya da zorlaştırabilir; ancak kalıcı bir çözümün temelinde iç toplumsal uzlaşma yatıyor.

Sürdürülebilirlik meselesi

Bugün gelinen noktada en kritik soru şu: Bu süreç sürdürülebilir mi?

Eğer süreç yalnızca güvenlik eksenli ilerler, siyasal alan dar tutulur ve toplumsal talepler karşılanmazsa, elde edilen kazanımların kalıcı olması zor görünüyor. Tarihsel deneyimler, yarım bırakılmış ya da tek taraflı ilerleyen süreçlerin uzun vadede daha büyük kırılmalar ürettiğini gösteriyor.

Bu nedenle Demirtaş’ın olası tahliyesi sürecin sürdürülebilirliğini güçlendirecek stratejik bir hamle olarak değerlendiriliyor. Bu adım, sürecin karşılıklı irade üzerine kurulduğu algısını güçlendirebilir ve toplumsal desteği artırabilir.

Aksi bir senaryoda ise, yani siyasal alanın kapalı tutulduğu ve beklentilerin karşılanmadığı bir tabloda, Kürt toplumunun bu süreci uzun süre kabullenmesi zor görünüyor. Bu durum, Türkiye’nin genel siyasi istikrarının da yeniden tartışmaya açılmasına yol açabilir.

Selvi’nin yazısında dile getirdiği kaygılar, aslında Ankara’daki karar vericilerin de farkında olduğu bir gerçeğe işaret ediyor: Süreç, geri dönülmesi zor bir eşiğe ulaşmış durumda.

Bu eşik, yeni bir siyasal düzenin nasıl kurulacağıyla ilgili. Bu nedenle atılacak adımların niteliği, hızından daha önemli.

Bugün Türkiye, ya çözüm sürecini bütünlüklü bir siyasal dönüşüme dönüştürecek ya da eksik bırakılan her adımın gelecekte daha büyük sorunlar yaratacağı bir döneme girecek.

Ve belki de ilk kez, bu sürecin kaderini belirleyecek olan yalnızca devletin iradesi değil; aynı zamanda toplumun sabrı olacak.