Önce Urfa, Sonra Maraş: Çocukların Cinnet Halinin Psikolojisi

Özellikle algoritmaların öfke, aşağılama ve güç gösterisini ödüllendirdiği bir dijital atmosferde; ruhsal desteğe erişemeyen çocuklar, kendi kırılganlıklarını saldırgan bir maskeyle örtmeye başlayabiliyor.

Haber Giriş Tarihi: 15.04.2026 18:06
Haber Güncellenme Tarihi: 15.04.2026 18:06
https://haberdeger.com/

Türkiye, son 48 saat içinde iki ağır okul saldırısıyla sarsıldı. Önce Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bir lise hedef alındı; aralarında öğrenciler, öğretmenler ve bir polis memurunun da bulunduğu 16 kişi yaralandı. Saldırganın eski öğrenci olduğu ve olay sonrası yaşamına son verdiği açıklandı. Bir gün sonra bu kez Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda silahlı saldırı yaşandı. İlk resmi açıklamalara göre 4 kişi hayatını kaybetti, 20 kişi yaralandı. Saldırganın ortaokul öğrencisi olduğu ve babasına ait silahlarla okula geldiği bildirildi.

Çocuklar neden bu kadar öfkeli?

Bu iki olay, “güvenlik zafiyeti” ya da “bireysel cinnet” başlığıyla açıklanabilecek vakalar değil. Asıl mesele, çocukların ruhsal dünyasında biriken ve uzun süredir görülmeyen kırılmaların artık şiddet olarak dışa vurulması.

Ergenlik, kimliğin kurulduğu; aidiyet, değer görme ve kabul edilme ihtiyacının en yoğun hissedildiği dönemdir. Eğer çocuk: Evde ihmal ediliyorsa, duygusal olarak görülmüyorsa, sürekli aşağılanıyor ya da baskılanıyorsa, okulda dışlanıyor veya zorbalığa uğruyorsa,öfke çoğu zaman sessizce birikir. Bir noktadan sonra çocuk için şiddet, “sesini duyurma”nın en yıkıcı yolu hâline gelebilir.

Burada dikkat çeken nokta, saldırganların yaşları. Biri eski lise öğrencisi, diğeri ise henüz ortaokul çağında. Bu, sorunun artık yalnızca “suç” değil; çocuk ruh sağlığı, aile yapısı ve okul iklimi krizi olduğunu gösteriyor.

Şiddetin normalleştiği bir çağ

Son yıllarda çocukların maruz kaldığı içerik dünyası dramatik biçimde değişti. Bugünün çocukları: Sosyal medyada gerçek silahlı saldırı videoları izliyor, dijital zorbalığa maruz kalıyor, “güç, korku salmak” algısıyla büyüyor, anlık dikkat çekme kültürü içinde yaşıyor.

Özellikle algoritmaların öfke, aşağılama ve güç gösterisini ödüllendirdiği bir dijital atmosferde; ruhsal desteğe erişemeyen çocuklar, kendi kırılganlıklarını saldırgan bir maskeyle örtmeye başlayabiliyor.

Uzmanların sık vurguladığı bir gerçek var: Sürekli travma, aşağılanma ve yalnızlık yaşayan çocuklarda empati kapasitesi zayıflayabiliyor; dürtü kontrolü bozulabiliyor. Yani şiddet çoğu zaman bir “anlık patlama” değil, uzun süren görünmez çöküşün sonucu.

Görünmeyen kriz

Bu olaylarda en kritik başlıklardan biri de silaha erişim. Kahramanmaraş’taki olayda saldırganın babasına ait silahları okula götürdüğü bilgisi, aile içi denetim meselesini yeniden gündeme taşıdı.

Bir çocuğun evde: Korku, sert disiplin, iletişimsizlik, sevgisizlik, şiddet modeli ile büyümesi, onun çatışma çözme becerisini ciddi biçimde zedeler. Çocuk, evde gördüğü davranış kalıplarını toplumsal hayata taşır. Eğer evde sorunlar konuşularak değil baskıyla çözülüyorsa, çocuk da gerilim karşısında aynı dili öğrenebilir.

Asıl soru: Bu çocuklar nerede kayboldu?

Bu tür olaylardan sonra toplum genellikle fail çocuğu “canavarlaştırarak” rahatlamaya çalışır. Oysa bu yaklaşım, sorunun kökünü görünmez kılar. Hiçbir koşul böyle bir şiddeti mazur göstermez. Ancak önlemek istiyorsak şu soruya dürüst cevap vermek gerekiyor: Bir çocuk, okula çanta içinde defter yerine neden silah koyacak noktaya gelir?

Bu sorunun cevabı: Ailede, okul koridorlarında, sosyal medya ekranlarında, yoksullukta, ihmalde, ruh sağlığı hizmetlerine erişimsizlikte saklı. Türkiye’de çocuk ve ergen psikiyatrisi hizmetlerinin yaygınlaştırılması, okullarda erişilebilir psikolojik danışmanlık, ailelere destek programları ve silah güvenliği denetimleri artık ertelenebilir meseleler değil. Çünkü mesele iki şehirde yaşanan iki trajedi değil. Mesele, çocukların taşıyamadığı bir yükün artık toplumun ortasında patlaması.

Çocukları Şiddetten Koruyacak Yeni Bir Eğitim Şart

Türkiye’de uzun süredir eğitim politikaları sınav, performans ve rekabet ekseninde şekilleniyor. Bu yaklaşım, başarı baskısını artırırken; duygusal kırılganlık yaşayan, zorbalığa maruz kalan ya da aile içinde sorunlar yaşayan çocukları çoğu zaman görünmez kılıyor. Bir öğrenci notlarıyla ölçülürken, iç dünyasında neler yaşadığı yeterince fark edilmeyebiliyor. İşte bu görünmez alan, zamanla büyük toplumsal risklere dönüşebiliyor.

Bu nedenle mesele sadece güvenlik tedbirleri değil; okulun neyi öğrettiği sorusudur. Şiddeti önlemenin en etkili yolu, çocuklara erken yaştan itibaren: duygularını tanıma ve ifade etme, öfkeyle baş etme, başkalarının sınırlarına saygı duyma, çatışmaları konuşarak çözme, dijital ortamda maruz kaldığı içerikleri eleştirel değerlendirme becerilerini kazandırmaktır.

Bu yüzden acil ihtiyaç, çocukları “sorun çıktığında müdahale edilecek bireyler” olarak görmekten vazgeçip, onları erken yaştan itibaren ruhsal, duygusal ve toplumsal olarak destekleyen bir kamusal anlayış inşa etmektir. Aksi hâlde her yeni trajedi sonrası sadece yas tutar, ama aynı soruları yeniden sormak zorunda kalırız.