
Almanya’da aşırı sağcı Alternative für Deutschland’ın (AfD) Rusya ile kurduğu yakınlık, birkaç parti yöneticisinin Moskova ile temaslarından ibaret bir tartışma olmaktan çıktı. Daha önce AfD milletvekili Markus Frohnmaier’in Rus çıkarları açısından özel bir siyasi değer taşıdığına ilişkin ifadeler ortaya çıkmıştı. Frohnmaier söz konusu iddiaları reddederken, yıllar sonra AfD’nin Rusya ile ilişkisi daha görünür bir siyasi çizgiye dönüştü. Reuters’ın Haziran 2026’da aktardığı üzere Frohnmaier, St. Petersburg Ekonomik Forumu’nda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in danışmanı Kirill Dmitriev ve Gazprom CEO’su Alexei Miller ile görüştü ve Almanya’nın Rusya ile enerji ilişkilerini yeniden kurması gerektiğini savundu. AfD lideri Alice Weidel de aynı dönemde Reuters’a verdiği demeçte Rusya ile enerji bağlarının yeniden kurulmasını ve Moskova’ya yönelik yaptırımların sona erdirilmesini savundu.
Bu tablo, AfD ile Moskova arasındaki ilişkiye yalnızca “Rusya’nın Almanya’daki nüfuzu” penceresinden bakmanın yetersiz olduğunu gösteriyor. Daha derindeki mesele, AfD’nin Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu Batı merkezli siyasi ve güvenlik düzenine itirazı ile Kremlin’in Avrupa-Atlantik sistemini zayıflatma hedefinin belirli noktalarda kesişmesi. AfD Rusya’ya yaklaştıkça Moskova’nın Almanya’daki çıkarlarıyla örtüşen bir siyasi pozisyon ortaya çıkıyor; Moskova’nın Avrupa’daki mevcut düzeni sorgulayan güçlerle ilişkisi derinleştikçe de AfD’nin kendi dış politika söylemi için uluslararası bir dayanak oluşuyor.
Moskova ile AfD'yi birbirine yaklaştıran ortak dünya görüşü
AfD’nin Rusya politikasının merkezinde Putin hayranlığından çok daha kapsamlı bir siyasi dünya görüşü bulunuyor. Parti, Almanya’nın dış politikasını ulusal egemenlik, devlet çıkarı ve ekonomik bağımsızlık eksenine taşımak istiyor. Avrupa Birliği’nin yetki alanının genişlemesine, Washington’ın Avrupa güvenliği üzerindeki belirleyici rolüne ve Almanya’nın Ukrayna savaşında ABD ile koordineli hareket etmesine yönelik itirazları bu çerçevede şekilleniyor.
Bu nedenle Rusya, AfD açısından sadece bir dış politika ortağı olarak görülmüyor. Putin yönetimi, partinin eleştirdiği liberal Batı düzeninin karşısında duran bir model olarak da algılanıyor. Avrupa’daki radikal sağ partilerin Rusya ile ilişkilerini inceleyen araştırmalar, bu yakınlığın milliyetçilik, güçlü devlet anlayışı, geleneksel değerler, Amerikan karşıtlığı ve Avrupa bütünleşmesine yönelik kuşkuculuk gibi ortak ideolojik unsurlar üzerinden geliştiğini ortaya koyuyor.
Bu noktada AfD’nin siyasi söylemi ile Kremlin’in Avrupa hakkındaki anlatısı birbirine yaklaşmaya başlıyor. Her iki taraf da ulus-devletin egemenliğini Brüksel merkezli bütünleşme fikrinin önüne koyuyor. Her ikisi de ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün azaltılmasını savunan bir siyasi alan oluşturuyor. Ve her ikisi de liberal siyasi elitlerin Avrupa toplumlarının gerçek taleplerinden koptuğu fikrini kullanıyor.
Almanya’daki Rusya sempatisini inceleyen akademik araştırmalar da AfD’nin bu konumunun istisnai olmadığını, ancak parti içinde özellikle belirginleştiğini gösteriyor. Araştırmacılar, Rusya’ya yönelik olumlu yaklaşım ile sistem karşıtlığı ve Batı karşıtı anlatılar arasında güçlü bir ilişki bulunduğuna dikkat çekiyor. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden sonra bile AfD içindeki bazı aktörlerin Kremlin’in tezlerine yakın açıklamalar yapmayı sürdürmesi bu açıdan dikkat çekici.
Ancak AfD’nin Rusya politikasını tek bir blok halinde değerlendirmek de yanıltıcı olur. Parti içinde iki temel dış politika yaklaşımı bulunuyor. Doğu Almanya’dan gelen daha radikal kanat, Moskova ile çok daha kapsamlı bir stratejik yakınlaşma ve Batı’dan uzaklaşma istiyor. Batı Almanya’daki bazı isimler ise daha “Almanya önce” çizgisinde, NATO ve AB ile mevcut bağların tamamen koparılmasını değil, Almanya’nın bu yapılar içindeki bağımsızlığının artırılmasını savunuyor. Ancak iki kanat da Ukrayna’ya askeri yardımın sona erdirilmesi, Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılması ve Moskova ile enerji ticaretinin yeniden başlatılması konusunda birleşiyor.
Doğu Almanya: Moskova’ya uzanan tarihsel hafıza
AfD’nin Rusya yanlısı eğiliminin özellikle eski Doğu Almanya’da daha güçlü olması ise bu ilişkinin sadece güncel siyasetten kaynaklanmadığını gösteriyor.
Almanya’nın doğu eyaletleri, 1990’daki birleşmeye kadar Sovyet nüfuz alanının parçası olan Doğu Almanya’nın mirasını taşıyor. Bu miras toplumun tamamının Rusya yanlısı olduğu anlamına gelmiyor. Fakat birleşme sonrasında yaşanan ekonomik ve toplumsal dönüşüm, Doğu ile Batı arasındaki eşitsizlikler ve Batı Almanya merkezli siyasi kurumlara yönelik güvensizlik, AfD’nin bölgede geliştirdiği siyasal söylem için güçlü bir zemin oluşturdu.
Bu nedenle AfD’nin doğudaki Rusya söylemi zaman zaman daha geniş bir “Batı’ya itiraz” anlatısının parçası haline geliyor.
Brüksel, Washington ve Berlin’deki siyasi elitler aynı hikâyenin aktörleri olarak sunulurken Moskova, bu düzenin dışında kalan alternatif bir güç olarak konumlandırılıyor.
Bu durum Rusya’ya duyulan sempatiyi açıklayan önemli bir psikolojik mekanizma yaratıyor: Putin’e duyulan yakınlık her zaman Putin’in politikalarına duyulan hayranlık anlamına gelmiyor; kimi zaman Berlin, Brüksel ve Washington’a yönelik siyasi tepkinin dış politika biçimine dönüşüyor.
Kremlin açısından AfD neden değerli?
Moskova açısından AfD’nin önemi, partinin Rusya ile dostluk söyleminden çok daha büyük.
Kremlin için Avrupa’da Rusya ile iyi ilişkiler kurmak isteyen güçlü siyasi aktörlerin bulunması başlı başına stratejik bir avantaj. Ancak bundan daha önemlisi, bu aktörlerin Avrupa’nın ortak dış politika ve güvenlik politikası oluşturma kapasitesini zayıflatabilmesi.
AfD’nin yükselişi bu nedenle Moskova açısından Almanya sınırlarını aşan bir anlam taşıyor.
Almanya Avrupa Birliği’nin ekonomik motoru ve Avrupa güvenlik mimarisinin en önemli ülkelerinden biri. Berlin’in Ukrayna, NATO ve Rusya politikalarındaki değişim, Avrupa’nın tamamındaki dengeleri etkileyebilir. AfD’nin güçlenmesi, Rusya’ya yönelik yaptırımlar konusunda Avrupa içindeki siyasi bölünmeyi artırabilir; Ukrayna’ya verilen desteği tartışmalı hale getirebilir ve transatlantik ilişkilerin geleceğini Almanya’nın iç siyasetinin merkezine taşıyabilir. AfD’nin güçlü bir muhalefet olarak kalması bile Avrupa siyasetindeki Rusya karşıtı konsensüsü zayıflatabilir.
Nitekim Almanya’daki aşırı sağın Ukrayna savaşı sonrasında “barış hareketi” söylemini kullanmasını inceleyen araştırmalar, AfD’nin silah yardımına ve yaptırımlara karşı çıkarken kendisini yeni bir “barış gücü” olarak konumlandırdığını ortaya koyuyor. Bu strateji, savaş karşıtlığını doğrudan Rusya yanlılığı olarak değil, Alman çıkarlarının savunulması olarak sunuyor.
Frohnmaier belgeleri: İlişkinin derin tarafı
AfD ile Moskova arasındaki ilişki tartışmasının en dikkat çekici başlıklarından biri Markus Frohnmaier hakkında ortaya çıkan Rus belgeleri.
Der Spiegel ve diğer Avrupa medya kuruluşlarının 2019’da incelediği belgelerde, Rusya’daki aktörlerin Frohnmaier’i Almanya’da Rus çıkarlarını savunabilecek bir siyasetçi olarak değerlendirdiği ileri sürülmüştü. Belgelerde onun seçilmesi halinde “kontrol altında” tutulabilecek bir milletvekili olabileceğine ilişkin ifadeler yer aldı.
Bu belgeler, Frohnmaier’in Rusya tarafından gerçekten “kontrol edildiğini” tek başına kanıtlamıyor. Nitekim siyasetçi bu iddiaları reddetti.
Ancak belgelerin önemi başka bir yerde.
Belgeler, Kremlin çevresindeki aktörlerin Avrupa’daki radikal sağ siyasetçileri Rusya’nın Avrupa’daki siyasi nüfuzunu artırabilecek potansiyel ortaklar olarak değerlendirdiğini gösteriyor.
Sonraki yıllarda yaşananlar bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Frohnmaier’in 2026’da St. Petersburg’da Rusya’nın en üst düzey ekonomik ve siyasi aktörleriyle görüşmesi, Moskova ile temasların artık sadece sızdırılmış belgelerde görülen gizli bir ilişki olmadığını ortaya koydu. Frohnmaier’in Rusya ile enerji ilişkilerinin yeniden kurulmasını savunması da bu temasları somut politika önerileriyle birleştirdi. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, temas ile kontrol arasındaki fark.