
ÖZEL DOSYA | ANALİZ
Ocak 1979. Türkiye, tarihinin en sert kırılmalarından birine doğru ilerliyor. Sokaklar ideolojik kamplara bölünmüş, üniversiteler fiilen cephelere dönüşmüş, her gün yeni bir ölüm haberi geliyor. Tam da bu atmosferde, Kon adlı bir dergi çıkarılıyor.
Kapakta bir figür var: Başında puşi, elinde silah. Altında ise şu cümle:
“Doğuya uzanan emperyalist elleri kıracağız!”
Şüphesiz “Kon”, sıradan bir dergi değildi. Onu benzersiz kılan, kim tarafından çıkarıldığıydı. Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin en örgütlü ve ideolojik olarak en sert yapılarından biri olan Ülkücü hareketin içinden doğar. Dergi, 1979 yılında Ülkü Ocakları tarafından MHP kurucu lideri Alparslan Türkeş’in emriyle bir kısmı Kürtçe olarak çıkarılır. Ocak 1979’da yayımlanan dergi, yaklaşık 10 bin adetlik bir tirajla basılmıştı. Ancak bu girişim yalnızca tek bir sayıyla sınırlı kaldı. Elazığ ve Şanlıurfa’da dağıtımın yapılmasının hemen ardından, dergiyi dağıtan iki genç, o dönemde henüz küçük bir yapılanma olan Apocular yani PKK tarafından gerçekleştirilen bir saldırıda yaşamını yitirdi. Sağ–sol çatışmasının en sert biçimde yaşandığı bir dönemde Apocuların eylemi dönemin kaotik atmosferi içinde izah edilebilir olsa da asıl ilginç olan şey şuydu: Dergi “bölücü ve yıkıcı yayın” yaptığı gerekçesiyle hedef alınmış ve kapatılmıştır. Dahası, sıkıyönetim makamları yalnızca bu dergiyle sınırlı kalmamış; Kawa, Roja Welat, Özgürlük Yolu, Halkın Kurtuluşu ile birlikte Kon Dergisi’ni de aynı kategoriye dahil ederek süresiz biçimde yayından men etmiştir.
Dergide “Kürtler” adlı yazıda Minorsky eleştirilerek Kürtlerin kökeninin Med, İskit, Saka Türklerine dayandığını yazmaktaydı. Yine Macarların Türk olduğunu Kon Dergisi yazarı Dr. Mirza Apohan şöyle ifade ediyordu: “İlk çağlardan orta çağa gelince kadar bildiğimiz ve tarihin kaydettiği bütün akınlar, İskender’in ki hariç, doğudan batıya olduğu açıkça görülmektedir. Bu nedenle, tarihin kaydettiği ilk budunlardan biri “Türk” diye adlandırılan Macarların kendilerine “Avrupalı” demesine benzer, Türk kökenli ırklar olarak kabul edilmektedir. Avrupa’nın ilk medeni adamları, Türklerin medeniyetine borçludurlar. Bu sebeple Avrupa medeniyetinin temeli Türklerdir.”
Yazının bir bölümü, Aryan teorisine karşı bir argüman geliştirmeye ayrılmıştır. Avrupa merkezli tarih anlatıları eleştirilir ve göçlerin doğudan batıya olduğu savunulur. Bu bölüm, yüzeyde bilimsel bir tartışma gibi görünse de, asıl amaç Türk merkezli tarih anlatısını güçlendirmektir. Yani burada yapılan şey, alternatif bir tarih üretmek değil; mevcut ideolojik çerçeveyi destekleyecek bir karşı tez oluşturmaktır. Dergide dikkat çeken bir başlık ise şöyle: “Oyunlarını Bozacağız.” Şadıllı Vedat imzasıyla şunlar yazılmıştı: “Bu bölge insanlarını Kürt diyerek Türk’ten ayırmak isteyenler, İslâm düşmanlarıdır. Bugünlerde ajanlar ve provokatörler insanları birbirine düşürmekte, kardeşi kardeşe kırdırmak istemektedirler. Bizler kendi milletimizden ayrı bir millet olarak kabul etmiyoruz. Çünkü Kürt ile Türk aynı kandan, aynı millettendir. Emperyalist güçlerin Türkiye üzerindeki oyunlarını bozacak olan bizleriz. Yaşasın Doğu’daki milli birlik ve kardeşlik mücadelemiz!”
Bundan dolayı “Kon”un dili iki katmanlıdır. Bir yanda Kürtçe kelimeler, yerel tonlar, bölgeye dönük bir hitap biçimi vardır. Diğer yanda ise bu dili sürekli çerçeveleyen, sınırlandıran, yönlendiren güçlü bir ideolojik hat bulunur. Derginin kapağında yer alan “Doğuya uzanan emperyalist elleri kıracağız” ifadesi, bu hattın en net ifadesidir. Burada Doğu, korunması gereken bir alan; Kürtler ise bu alanın içinde, ama ayrı değil, bütünün bir parçası olarak düşünülür. Yazılarda sık sık tekrar edilen “Doğusuyla batısıyla bölünmez bir bütünüz” vurgusu, bu yaklaşımın ideolojik omurgasını oluşturur. Kürtçe konuşulur, fakat Kürtlük bağımsız bir siyasi anlam kazanamaz.
Derginin CHP’ye yönelik eleştirileri, klasik bir muhalefet dilinin ötesine geçmektedir. CHP, yalnızca yanlış politikalar izleyen bir parti olarak görülmez. Daha marjinal bir dil kullanılır ve ülkeyi bölmeye çalışan bir aktör olarak sunulur. İşin en ilginç tarafı şu ki; dergide Maraş olayları işlenmis ve suçlu olarak Ecevit gösterilmiştir.
Hayri Başbuğ imzalı “KON çıkarırken” metni, klasik anlamda bir yayın politikasını duyurmaz; daha çok Doğu’ya dönük bir siyasal mobilizasyon çağrısıdır. Metnin üslubu dikkatle incelendiğinde, iki yönlü bir hareket görülür. Bir yandan “Doğulu kardeş” diye seslenerek şefkatli ve kapsayıcı bir ton kurar; öte yandan aynı hitap içinde Doğu’yu sürekli tehlike, aldatılma, kandırılma ve kışkırtılma ihtimaliyle tanımlar. Böylece Doğulu özne, kendi kaderini kuran bir tarihsel aktör olarak değil, kolay aldanabilen ama doğru önderlikle kurtarılabilecek bir kitle olarak konumlanır. Bu, yukarıdan aşağı kurulan tipik bir milliyetçi pedagojidir. “Sana seni anlatacağız, sana düşmanını göstereceğiz, sana hakiki yerini bildireceğiz” diyen bir merkezî akıl vardır metinde.
Bu yazının en dikkat çekici yönlerinden biri, bölgeye ilişkin bütün çatışmaları “Alevi-Sünni”, “Kürt-Türk”, “sağ-sol” gibi ayrışma biçimleri üzerinden zikretmesine rağmen, bunların tarihsel-toplumsal nedenlerini hiç tartışmamasıdır. Farklılık kabul edilmektedir ama açıklanmamaktadır. Aksine yalnızca tehlike olarak işaretlenmektedir.
“Ey Ehl-i İslam Uyan!” başlıklı sayfa derginin başka bir eksenini açar. Burada rençberler, ırgatlar, koçerler gibi doğrudan halk sınıflarına ve kırsal topluluklara seslenilirken, onları bir toplumsal hak mücadelesine değil, İslami birlik zeminine çağıran güçlü bir retorik kuruluyor. Ayetler, hadisler, İslam büyüklerine atıflar ve tarihsel referanslar eşliğinde verilen mesaj nettir: Ayrılık haramdır, bölünme fitnedir, milletin parçalanması dine de vatana da aykırıdır.
“Kon”un belki de en çarpıcı çelişkisi budur. Dergi, Doğu’ya sürekli seslenir; Doğu’yu över; Doğu insanını saf, temiz, mert, yiğit ve inançlı olarak niteler. Fakat aynı anda bu Doğu’nun sürekli kandırılabilir, ayrıştırılabilir, provoke edilebilir, kullanılabilir bir kitle olduğunu da tekrar eder. Bu, merkezî Türk milliyetçiliğinin bölgeye yönelik paternalist yaklaşımının çok tipik bir formudur. Sonuç olarak “Kon”, inkâr ile kabul arasında sıkışmış, Kürt meselesini anlamaya değil kontrol etmeye yönelen bir zihniyetin kısa ömürlü ama öğretici bir tarihsel belgesi olarak kaldı.
1979’da son derece sınırlı, kontrollü ve çelişkili bir biçimde ortaya çıkan Kürtçeye temas arayışı, bugün gelinen noktada özellikle Barış Süreci gerçekliğinde artık çok daha geniş bir tartışma alanına dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle “Kon”, eksik, problemli ve ideolojik olarak sınırlı olsa da, Kürdün tamamen yok sayılmasının olumlu pratiğidir. Yakın bir zamanda Kon Dergisinden bahseden kişi de Devlet Bahçeli’nin Baş Danışmanı olan Feti Yıldız’dı. Muhtemelen Kon Dergisi sorumlularından biriydi. “Kon” gibi örnekler, bu açıdan bakıldığında, çözüm üretmekte yetersiz kalan ama sorunun yalnızca bastırılarak ortadan kaldırılamayacağını sezmiş erken ve sınırlı girişimler olarak okunmalıdır.