
Kürt siyasetinin son yarım yüzyılı mücadelelerin neden kalıcı, bütünlüklü ve kurumsallaşmış bir siyasi iradeye dönüşemediğinin de tarihidir. Irak Kürt Bölgesinde onlarca yıl boyunca iktidarını koruyan Barzani ailesi, bu çelişkinin en önemli örneklerinden birini oluşturuyor. Kürt siyasi tarihinde büyük bir nüfuz alanı meydana getiren Barzani ailesi, bu gücü bütün Kürtleri kapsayan ulusal bir siyasi akla dönüştürmekte başarısız oldu.
Barzani ailesinin siyasi gücü, kuşkusuz Kürtlerin tarihsel mücadelelerinden, ağır baskılara karşı geliştirdikleri direnişten ve bölgesel siyasi koşullardan bağımsız düşünülemez. Ancak burada sorgulanması gereken, bu gücün neden kurumlaşmanın önünü açmak yerine giderek aile merkezli bir iktidar anlayışını beslediğidir. Kürtlerin siyasi geleceğini belirleyen temel sorunlardan biri, siyasi hareketlerin kendi liderliklerini aşan kurumlar yaratamaması ve iktidarın kişilere, ailelere ve dar siyasi çevrelere bağımlı kalmasıdır.
Barzani ailesinin siyasal mirası, başlangıçta Kürt ulusal mücadelesinin önemli bir tarihsel damarını temsil ediyordu. Ancak zaman içerisinde bu mücadele geleneği, aile merkezli bir siyasi iktidar biçimiyle iç içe geçti. KDP’nin liderliğinin kuşaklar boyunca Barzani ailesinde kalması, siyasi otoritenin toplumsal ve kurumsal mekanizmalardan çok ailevi devamlılık üzerinden yeniden üretildiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
1975 yenilgisi ve dış güçlere bağımlılığın tarihsel bedeli
Barzani hareketinin tarihindeki en önemli kırılmalardan biri 1975 Cezayir Anlaşması’dır. İran ile Irak arasında 6 Mart 1975’te imzalanan anlaşma sonucunda Şah yönetimi, Mustafa Barzani liderliğindeki Kürt hareketine sağladığı askeri ve mali desteği kesmişti. ABD’nin resmi diplomatik belgeleri de Kürt hareketine yönelik yardımın İran üzerinden yürütüldüğünü ve anlaşmanın ardından desteğin sona ermesiyle hareketin çöktüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Bu yenilgi, Kürt ulusal mücadelesinin dış güçlerin bölgesel hesaplarına bağımlı olmasının ağır sonuçlarını gösteren tarihsel bir deneyimdi. Kürt hareketinin kendi siyasi ve askeri kapasitesini oluşturamaması, bölgesel güçlerin çıkarları değiştiğinde mücadeleyi son derece kırılgan hale getirmişti.
Barzani ailesinin sonraki siyasi tarihinde de bu sorun ortadan kalkmadı. Kürt siyasi geleceğinin, bölgesel aktörlerle kurulan pragmatik ilişkilerin sınırları içerisinde şekillenmesi, kurumsallaşma meselesini sürekli ikinci plana itti.
Kürtlerin kendi siyasi iradesini yaratabilmesi, dış desteğin olmadığı koşullarda da ayakta kalabilecek kurumlara sahip olmasına bağlıdır. 1975 yenilgisi, bu açıdan tarihsel bir uyarıydı.
Saddam ile işbirliği
Barzani ailesinin siyasi tarihindeki en tartışmalı dönemeçlerden biri, 1996 yılında Saddam Hüseyin yönetimiyle kurulan askeri işbirliğidir. Kürdistan’da KDP ile KYB arasında yaşanan iç savaş sırasında Mesut Barzani, KYB güçlerini Erbil’den çıkarmak amacıyla Saddam yönetiminden askeri yardım istedi. Irak ordusunun müdahalesi, Kürt siyasi tarihinin en ağır iç çatışmalarından birinin parçası haline geldi.
Burada mesele, Barzani ailesinin bir siyasi rakiple mücadele etmesi değildir. Asıl mesele, bir Kürt siyasi hareketinin kendi içindeki iktidar mücadelesinde, Kürtlerin tarihsel olarak en büyük düşmanlarından biri olan Saddam Hüseyin yönetiminin askeri gücüne başvurabilmesidir.
Bu karar, tarihi Kürt mücadelesinin ortak çıkarları ile aile ve parti merkezli iktidar çıkarları arasındaki çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bir ulusal hareketin kendi iç anlaşmazlıklarını çözmek için dışarıdan bir gücün askeri müdahalesine başvurması, ulusal iradenin kurumsallaşamadığı koşullarda siyasi iktidarın nasıl kırılgan hale geldiğini gösterir.
Derin devlet ilişkileri ve Öcalan’ın dikkat çektiği tarihsel bağlantılar
Barzani ailesinin siyasi ilişkileri tartışılırken Türkiye’deki derin devlet yapılanmalarıyla kurulan temaslar da üzerinde durulması gereken başlıklardan biridir. Özellikle 1990’lı yıllarda Kürt meselesinin Türkiye’de devlet içi güvenlik yapılanmaları, istihbarat faaliyetleri ve örtülü operasyonlarla iç içe geçtiği bir dönemde, Kürt siyasi aktörlerinin bu ilişkiler içerisindeki konumları önem kazanmıştır.
Cem Ersever gibi JİTEM çevresinde öne çıkan isimlerle kurulan temaslar ve Abdülkadir Aygan’ın itirafçı olarak ortaya çıkışı, bu dönemin karanlık ilişkiler ağını anlamak açısından dikkat çekici başlıklardır. Ancak bu ilişkilerin kapsamı ve niteliği, somut belgeler ve tanıklıklar üzerinden ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Siyasi temasların varlığı ile belirli operasyonlara iştirak edildiği iddiası birbirinden farklı şeylerdir.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Barzani, Aygan ve Özgen’in aynı karede yer aldığı fotoğrafa dikkat çekmesi de bu açıdan anlamlıdır. Öcalan, 4 Şubat 2009 tarihli avukat görüşmesinde Abdülkadir Aygan’ın geçmişine ve örgüt içerisindeki konumuna ilişkin şüphelerini dile getirirken, onun Öcalan’ın yanına infaz amacıyla gönderilip gönderilmediğinin araştırılması gerektiğini belirtmişti. Bu açıklama, Kürt siyasi hareketinin kendi içindeki ilişkiler, devlet yapılanmaları ve istihbarat faaliyetleri konusunda taşıdığı tarihsel şüphelerin bir yansımasıdır.
Öcalan’ın 30 Aralık 1999 tarihli görüşmesinde Mesut Barzani ve KDP’nin Türkiye ile ilişkileri üzerine yaptığı değerlendirme de bu tartışmanın başka bir boyutunu oluşturuyor:
“Bizi CIA-Gladyo’ya, CIA-Gladyo’yu bize satıyorlardı. Bu oyun hala devam ediyor. Biz bu oyunu bozalım diyoruz.”
Bu sözler, Öcalan’ın Barzani ailesinin Gladyo ile kurduğu ilişkileri nasıl değerlendirdiğini gösteriyor. Burada önemli olan, Kürt siyasi aktörleri arasındaki karşılıklı güvensizliğin ve dış güçlerle ilişkiler konusundaki farklı stratejilerin bir göstergesi olarak okumaktır.
Kürt siyasi aklı neden yaratılamadı?
Barzani ailesinin onlarca yıllık iktidarı, Kürt siyasi tarihinde önemli bir güç birikimi meydana getirdi. Ancak güç birikimi ile siyasi akıl aynı şey değildir. Bir siyasi hareketin uzun süre iktidarda kalması, onun ulusal kurumlar yaratabildiği, ortak bir siyasi irade geliştirebildiği veya bütün toplumsal kesimleri temsil edebildiği anlamına gelmez.
Barzani ailesinin tarihsel başarısızlığı, tam da bu ayrımda ortaya çıkmaktadır. Aile merkezli siyasi iktidar, ulusal siyasi kurumların gelişmesini sınırlandırmış; peşmerge güçlerinin ortak bir askeri yapıya dönüşmesini engellemiş; Kürt siyasi hayatının farklı aktörlerini ortak bir irade etrafında birleştirecek mekanizmaları yeterince geliştirememiştir.
Bu durum, Kürt siyasi tarihinde daha geniş bir sorunun parçasıdır. Kürt hareketleri, tarihsel olarak güçlü liderler, siyasi aileler ve örgütsel yapılar yaratmış; ancak bunların üzerinde yer alabilecek, farklı siyasi gelenekleri bir araya getirebilecek ve ulusal çıkarları kişisel iktidar mücadelelerinden bağımsızlaştırabilecek kurumlar oluşturmakta zorlanmıştır. Kürt mücadelesinin geleceği, bir ailenin veya siyasi partinin iktidarını korumasından çok, bütün Kürtlerin ortak iradesini temsil edebilecek kurumların yaratılmasına bağlıdır.