
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1950’li yıllar, bilimin, teknolojinin ve özellikle insan zihnini anlama arzusunun altın çağını yaşadığı bir dönem olarak tarihe geçti. Soğuk Savaş’ın yarattığı jeopolitik gerilimler, devletlerin zihin kontrolü ve manipülasyon üzerine odaklanmasına yol açarken, akademik dünya da insan davranışının sınırlarını keşfetme konusunda benzeri görülmemiş bir serbestliğe sahipti. Ancak bu özgürlüğün çok ağır bir bedeli vardı: Bugün "Kurumsal Gözden Geçirme Kurulları" (IRB) veya "Aydınlatılmış Onam" gibi etik kavramların henüz var olmadığı bu yıllarda, insan psikolojisini anlama adına son derece ürkütücü, travmatik ve bugün kesinlikle yasaklanmış olan deneyler gerçekleştirildi. Bilimsel merakın etik kaygıların önüne geçtiği 1950'lerin o karanlık psikoloji laboratuvarları, insanlık tarihinin en sıra dışı ve rahatsız edici sayfalarından birini oluşturmaktadır.
İnsan Zihnini Sıfırlama Çabası: MKUltra ve Dr. Ewen Cameron’ın Zihinsel Yıkım Deneyleri
1950’li yılların başında Amerikan Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA), Komünist blokun zihin yıkama yöntemlerine karşı koymak ve kendi zihin kontrol tekniklerini geliştirmek amacıyla "MKUltra" adlı gizli bir proje başlattı. Bu projenin en karanlık ve ürpertici ayaklarından biri, Kanada’daki McGill Üniversitesi Allan Memorial Enstitüsü’nde görev yapan ünlü psikiyatrist Dr. D. Ewen Cameron tarafından yürütüldü. Cameron, şizofreni ve ağır depresyon hastalarını tedavi etmek kisvesi altında, insan kişiliğini tamamen silip yerine yenisini inşa edebileceğine inanıyordu.
Dr. Cameron’ın "depatterning" (desen çözme) adını verdiği ilk aşama, hastaların zihnini sıfırlamayı hedefliyordu. Bunun için denekler, haftalarca süren ve normal tıbbi dozların onlarca katı olan ilaçlarla komada tutuldu. Hastalara gün içinde onlarca kez yüksek voltajlı elektroşok tedavisi uygulandı; bu durum deneklerde ağır amneziye, konuşma ve yürüme yetilerinin kaybına, hatta kendi kimliklerini unutmalarına yol açtı. İkinci aşama olan "psychic driving" (psişik yönlendirme) sürecinde ise denekler, kulaklıklar vasıtasıyla günde 16 ila 20 saat boyunca sürekli tekrarlanan ses kayıtlarını dinlemeye zorlandı. Tek bir hırpalayıcı cümlenin binlerce kez dinletildiği bu süreçte hastalar, kilitli odalarda ve yüksek dozda LSD ile diğer halüsinojenik maddelerin etkisi altında tutuldu.
Dr. Cameron’ın deneyleri hastaları tedavi etmek bir yana, onların zihinsel bütünlüğünü tamamen yok etti. Deneye tabi tutulan bireylerin çoğu hayatlarının geri kalanını ciddi beyin hasarları, kalıcı hafıza kayıpları ve konuşma bozukluklarıyla geçirmek zorunda kaldı. Günümüzde insan üzerinde rızası olmadan psikoaktif madde kullanmak, kalıcı zihinsel hasara yol açacak yöntemler denemek ve insanı bir araştırma nesnesine dönüştürmek uluslararası hukuk ve tıp etiği kuralları çerçevesinde insanlığa karşı işlenmiş suç olarak kabul edilmektedir.
Sevginin Soğuk ve Karanlık Yüzü: Harry Harlow ve "Yalnızlık Çukuru" Deneyleri
1950’li yıllarda primat davranışları üzerine çalışan Amerikalı psikolog Harry Harlow, anne ile bebek arasındaki bağın doğasını anlamak amacıyla Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde bir dizi deney başlattı. Harlow, o dönem hakim olan "annenin bebeğe sadece besin sağladığı için sevildiği" yönündeki davranışçı görüşe karşı çıkıyordu. Ancak bu teorisini kanıtlamak için seçtiği yöntemler, psikoloji tarihinin en acımasız hayvan deneyleri arasında yerini aldı.
Harlow, maymunlar bebeklerini doğar doğmaz annelerinden ayırdı ve onları yapay anne modellerinin bulunduğu kafeslere yerleştirdi. Bu modellerden biri telden yapılmış ancak süt veren bir mekanizmaya sahipken, diğeri süt vermeyen fakat yumuşak bir kumaşla kaplanmış olan yapay bir anneydi. Bebek maymunlar, beslenmek için tel anneye gitmelerine rağmen, zamanlarının büyük çoğunluğunu ve korktukları anlardaki sığınma ihtiyaçlarını yumuşak kumaş anneye sarılarak geçirdiler. Harlow böylece "temas konforunun" beslenmeden daha kritik olduğunu kanıtladı.
Ancak Harlow burada durmadı; "Yalnızlık Çukuru" veya "Umutsuzluk Zindanı" adını verdiği, paslanmaz çelikten yapılmış, dış dünyayla tüm görsel ve fiziksel teması kesen dikizleme odaları tasarladı. Bebek maymunlar bu zindanlarda aylarca, hatta yıllarca tamamen yalnız bırakıldı. İzolasyondan çıkarılan maymunların neredeyse tamamının ağır psikoz geliştirdiği, kendi kendilerini yaraladıkları, yemeyi reddettikleri ve sosyal ilişki kurma yetilerini tamamen kaybettikleri görüldü. Bu maymunlar büyüyüp anne olduklarında ise kendi yavrularını reddettiler, hatta bazıları yavrularını öldürdü.
Harlow'un çalışmaları bağlanma teorisine büyük katkılar sağlasa da yarattığı ağır duygusal ve fiziksel yıkım, modern hayvan hakları hareketinin ve laboratuvar etik kurallarının doğmasında dönüm noktası oldu. Bugün duygu hissetme yetisi olan canlılara bu tür sistematik psikolojik işkenceler uygulanması kesinlikle yasaktır.
Çocuklar Üzerinde Manipülasyon: Robbers Cave Deneyi ve Yapay Düşmanlık
Sosyal psikolojinin öncülerinden Amerikalı akademisyen Muzafer Şerif, 1954 yılında Oklahoma'daki Robbers Cave Eyalet Parkı’nda grup içi çatışma ve önyargıların nasıl oluştuğunu incelemek amacıyla kapsamlı bir alan deneyi gerçekleştirdi. Şerif ve ekibi, yaşları 11 ile 12 arasında değişen, benzer sosyal ve ekonomik geçmişe sahip 22 erkek çocuğu bir yaz kampına davet etti. Çocuklar, kendilerinin bilimsel bir deneyin parçası olduğundan tamamen habersizdi.
Deney üç aşamadan oluşuyordu. İlk aşamada çocuklar iki ayrı gruba bölündü ("Kartallar" ve "Çıngıraklı Yılanlar") ve grupların kendi içinde kaynaşması sağlandı. İkinci aşamada araştırma ekibi, gruplar arasında bilinçli bir rekabet ortamı yarattı. İki grubun karşı karşıya geldiği spor müsabakaları düzenlendi ve kazanan gruba ödüller verilirken kaybedene hiçbir şey verilmedi. Araştırmacıların manipülasyonu sonucunda iki grup arasındaki rekabet kısa sürede derin bir nefret ve düşmanlığa dönüştü. Çocuklar birbirlerinin kamplarını bastı, kişisel eşyalarını yağmaladı, bayraklarını yaktı ve fiziksel kavgalar baş gösterdi. Gruplar arasındaki sözlü sataşmalar ve önyargılar kontrol edilebilir düzeyin çok üzerine çıktı.
Üçüncü aşamada ise araştırmacılar yarattıkları bu yapay nefreti ortadan kaldırmak için iki grubun ortak bir amaç doğrultusunda çalışmasını sağlayan senaryolar kurguladı (örneğin kampın su borusunu tamir etmek veya bozulan otobüsü çekmek gibi). Bu ortak hedefler gruplar arasındaki düşmanlığı azaltmış olsa da denetimsiz biçimde kışkırtılan bu şiddet ve nefret ortamı çocuklar üzerinde derin psikolojik izler bıraktı. Çocukların rızası ve ebeveynlerinin tam bilgisi olmadan psikolojik strese, akran zorbalığına ve manipülasyona maruz bırakılması, bugün çocuk psikolojisi araştırmalarında kabul edilemez ihlaller olarak değerlendirilmektedir.
Konuşma Yetisini Yok Etme Çabası: "Canavar" Araştırmanın Gölgesi
İkinci Dünya Savaşı öncesinde 1939'da Iowa Üniversitesi'nden Wendell Johnson ve Mary Tudor tarafından başlatılan ancak etkileri ve tartışmaları 1950'li yıllar boyunca süren "Canavar Deneyi" psikoloji dünyasının en trajik çocuk deneylerinden biridir. Konuşma bozukluklarının ve kekemeliğin kökenini anlamayı hedefleyen araştırmacılar, yetimhanede büyüyen 22 öksüz ve yetim çocuk üzerinde çalıştı.
Çocuklar iki ana gruba ayrıldı. İlk gruba pozitif konuşma terapisi uygulanırken, ikinci gruptaki çocuklara en ufak bir konuşma hatasında dahi sert eleştiriler yapıldı, kekelemeye başladıkları söylenerek sürekli baskı altına alındı. Kendilerinde bir bozukluk olduğuna inandırılan sağlıklı çocuklar, zamanla konuşmaktan çekinmeye, içlerine kapanmaya ve ciddi özgüven kayıpları yaşamaya başladı. Araştırmanın sonucunda, daha önce hiçbir konuşma problemi olmayan sağlıklı çocukların birçoğunda kalıcı konuşma bozuklukları, sosyal kaygı ve kekemelik gelişti.
Bu çalışmanın detayları, bilim dünyasından gelen tepkilerden korkulduğu için onlarca yıl boyunca saklandı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Nuremberg Kodları'nın kabul edilmesiyle birlikte bu tür deneylerin ne kadar büyük bir ihlal olduğu daha net anlaşıldı. Yetim ve korumasız çocukların savunmasız durumlarından faydalanılarak yürütülen bu çalışma, günümüz etik standartlarında en ağır ihlallerden biri olarak tarihe geçti.
Bilimsel Hırsın Bedeli ve Modern Etiğin Doğuşu
1950’li yıllarda uygulanan bu garip ve acımasız psikoloji deneyleri, bilimsel bilgiye ulaşma arzusunun etik sınırlardan yoksun olduğunda ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini göstermektedir. İnsan zihnini kontrol etme, davranışları manipüle etme veya sosyal olguları kanıtlama adına binlerce insan ve hayvan geri dönülemez psikolojik ve fiziksel zararlara uğratılmıştır.
Bu karanlık dönemden çıkarılan dersler, modern psikoloji ve tıp dünyasında köklü reformların yapılmasına zemin hazırladı. 1960'lar ve 1970'lerden itibaren Amerikan Psikoloji Derneği (APA) başta olmak üzere uluslararası bilim kurulları son derece katı etik ilkeler belirledi. Günümüzde yürütülen herhangi bir psikolojik araştırmada; katılımcıların tam bilgilendirmeye dayalı rızasının alınması, deneklerin istedikleri an araştırmadan çekilebilme hakkı, psikolojik veya fiziksel zararlardan korunması ve özellikle çocuk veya yetim gibi hassas grupların koruma altına alınması zorunludur.
1950'lerin insanı adeta bir laboratuvar faresi gibi gören bu trajik deneyleri, insan onurunun bilimsel merak da dahil olmak üzere her türlü amacın üstünde tutulması gerektiğini bize hatırlatan en acı derslerdir. Modern bilim, geçmişin bu karanlık hataları üzerine inşa edilen etik duvarlar sayesinde bugün çok daha güvenli ve insani bir zeminde ilerlemektedir.