
Ortadoğu’nun kanla çizilmiş sınırları ve bitmek bilmeyen vekâlet savaşları, bölge halklarını sürekli yeni krizlerin ve sahte kurtarıcıların eşiğine sürüklemektedir. Son dönemde akademik ve entelektüel kılıflar altında pazarlanan yeni bir eğilim, Kürtlerin meşru varoluş ve hak mücadelesini İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisine eklemleme çabası gütmektedir. Kudüs İbrani Üniversitesi bünyesinde görev yapan Dr. Veysi Dağ’ın Rastî platformuna verdiği röportaj, tam da bu ideolojik sapmanın kristalleşmiş bir örneğini teşkil ediyor. Dağ, Kürtlerin İsrail karşıtı bir pozisyon almasını "yanlış ve tehlikeli" addederken, meselenin köklerindeki tarihsel hafızayı ve emperyalizmin değişmez karakterini bilinçli bir biçimde göz ardı ediyor. İsrail’in yayılmacı ve çatışmacı ajandasını Kürtler için adeta bir zorunlu jeopolitik sığınak gibi resmetmeye çalışan bu yaklaşım, açıkça bir "Kürt Siyonizmi" tasavvuru inşa etme gayretidir
Dağ, Türkiye’de Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan yeni süreci, Abdullah Öcalan’ın pozisyonunu ve DEM Parti çizgisini doğrudan hedef alarak eleştirisinin merkezine oturtmakta; Kürtlerin Ankara ile bir uzlaşı zemini aramasını "İsrail ve Batı karşıtlığına teslim olmak" şeklinde yaftalamaktadır. Ona göre Kürtlerin İsrail karşıtı bir söylem benimsemesi "son derece tehlikeli" bir tercihtir. Oysa Dağ’ın kurduğu bu mantık silsilesi, akademik bir tahlilden ziyade Tel Aviv’in bölgesel güvenlik doktrinini Kürtlere tek çıkar yol olarak dayatan açık bir manipülasyondur.
Dağ, Türkiye’de 2024 sonrasında gündeme gelen yeni süreci "psödo-barış" yani yalancı barış olarak niteleyip Kürtlerin tasfiye edilmek istendiğini savunmaktadır. Röportaj boyunca Abdullah Öcalan’ın ve Kürt kamuoyunun İsrail karşıtı tutumunu "tarihsel komplo teorisi", "antisemitik sapma" ve Kürtlerin manevra alanını daraltan "stratejik bir tehlike" olarak kodlayan Dağ, tarafsız bir bilim insanı edasıyla konuşsa da açıkça İsrail’in bölgesel güvenlik paradigmasını Kürtler için meşru bir liman olarak pazarlamaktadır. Bu yaklaşım, adına "Kürt Siyonizmi" denilebilecek tehlikeli bir hattın entelektüel kurgusundan başka bir şey değildir.
Siyonizm’i Aklama Çabası ve Sömürgeci Projeyi Perdeleme
Dağ’ın röportajdaki en kritik argümanlarından biri, İsrail’in kuruluşunu Batı emperyalizminin kurguladığı bir kolonyal proje olmaktan çıkarma gayretidir. Balfour Deklarasyonu’nu ve İngiliz mandasını önemsizleştirerek, “Nitekim İsrail'in ilk başbakanı Ben Gurion, İngilizleri 'görünmeyen düşman' olarak tanımlıyordu” cümlesi ile Siyonist hareketi neredeyse anti-sömürgeci bir mücadele gibi sunmaya çalışmaktadır. "Dahası Dağ, İsrail’in Yinon planında açıkça yazılan, çevresindeki İslam havzasını etnik kantonlara bölme stratejisini ve bugün yürüttüğü yayılmacılığı sadece "Hamas, Hizbullah ve İran tehdidine karşı bir güvenlik kaygısı" parantezine alarak aklamaktadır. İbrahim Anlaşmaları’nı bölgeye sunulmuş masum bir diplomatik açılım gibi tarif eden bu bakış açısı, İsrail devlet aklının Ortadoğu’yu sürekli bir istikrarsızlık çemberinde tutma niyetini kasten gizlemektedir. Dağ, Kürtlerin Siyonizm ile mesafelenmesini "antisemitizm" sopasıyla bastırmaya çalışırken, Kürt halkının tarih boyunca maruz kaldığı sömürgeci statüsüzlük ile Filistin halkına dayatılan soykırımcı apartheid rejimi arasındaki ontolojik bağı tamamen koparmaktadır.
Sykes-Picot’tan Lozan’a: Kürtleri "Ara Güç" Gören Emperyalist Refleks
Dr. Veysi Dağ, mülakatında 1921 Kahire Konferansı’nı ve İngilizlerin Kürt politikasını analiz ederken, meselenin kökündeki emperyalist aklı bilinçli olarak tali bir unsura indirgemektedir. Oysa Sykes-Picot ile cetvelle çizilen sınırlardan Sevr ve Lozan masalarına kadar uzanan küresel sömürgeci akıl, Kürtleri hiçbir zaman kendi geleceğine karar veren bağımsız bir özne olarak tanımamıştır. Aksine Kürtler, Osmanlı bakiyesi ulus-devletleri hizaya sokmak, gerektiğinde sınırları kaşımak ve bölgesel dengeleri yönetilebilir kılmak üzere fonksiyonel bir "jeostratejik ara güç" olarak dört parça olarak tasarladı. Dağ, Kürtlerin Ankara ile kendi iç barışını aramasını "Yeni Osmanlıcılık ve Sünni İslam kardeşliği hegemonyasına eklemlenme riski" olarak suçlarken; Kürtleri Washington ve Tel Aviv’in bölgesel planlarının vurucu gücü, yani modern çağın "ara gücü" yapmaya çağırmaktadır. Kürt hareketinin kendi coğrafyasının devletleriyle uzlaşma zeminini baltalayıp, onları İsrail’in İran ve Türkiye karşıtı cephe hattına sürmek; Kürt halkını kalıcı bir çatışmanın içine iterek küresel güçlerin pazarlık kozu haline getirmekten başka bir anlama gelmemektedir.
Mesud Barzani’nin Tarihi İtirafı
Dağ’ın röportajda ısrarla savunduğu "İsrail ile pragmatik ilişki kurma zorunluluğu" tezi, tarihin sahici tecrübeleri karşısında tamamen tuzla buz olmaktadır. İsrail’in Kürtleri kendi bölgesel çıkarları için nasıl bir araç olarak gördüğünü en net biçimde bizzat yaşayan liderler itiraf etmiştir. Mesud Barzani, "Tarihe Not" adlı eserinde 1975 Cezayir Anlaşması sonrasında yaşanan trajik yıkımı özetlerken tarihe şu ibretlik cümleyi kazımıştır: "İsrail en küçük kazanımına tüm Kürtleri kurban eder." 1960’lar ve 1970’ler boyunca Molla Mustafa Barzani hareketine istihbarat, eğitim ve lojistik sağlayan Tel Aviv ve Şah rejimi, Saddam Hüseyin ile sınır anlaşması sağlandığı anda Kürtleri bir gecede satmış ve binlerce Peşmerge’nin katledilmesine seyirci kalmıştır. Benzer bir oportünizm 2017 yılındaki bağımsızlık referandumunda da tekerrür etmiştir; Tel Aviv’in meydanlarda sallattığı bayraklar Kürtlere hiçbir koruma sağlamamış, aksine Kerkük’ün kaybedilmesiyle sonuçlanan ağır bir diplomatik yalnızlığı tetiklemiştir. Veysi Dağ, röportajında Öcalan ve Kürt siyasetçilerinin İsrail eleştirilerini "komplo teorisi" diyerek küçümserken, bizzat Barzani’nin bu tarihi ikazını ve Cezayir Anlaşması’nın kanlı faturasını tamamen görmezden gelmektedir.
"Bana göre mesele yalnızca PKK'nin silah bırakması değil; Kürtlerin Türkiye'de ve Ortadoğu'da kendi siyasal iradesi ve kolektif öznelliğiyle hareket eden bağımsız bir aktör olmaktan çıkarılmasıdır." (Dr. Veysi Dağ)
Röportajın en sorunlu tarafı, Kürtlerin bölge devletleriyle geliştireceği her türlü diyaloğu "bağımsız iradeyi kaybetmek" olarak kodlayıp, İsrail ile temas kurmayı "stratejik rasyonalite" gibi yansıtmasıdır. Oysa Kürtlerin varoluşsal gerçekliği; bin yıldır aynı toprağı, inancı, suyu ve kültürü paylaştığı Türkler, Araplar ve Farslarla iç içe geçmiştir. Bölge devletlerinin geçmişteki baskıcı politikaları ve inkârcı uygulamaları ne denli eleştirilirse eleştirilsin, çözümün adresi binlerce kilometre ötedeki sömürgeci bir güç odağı olamaz. Gazze’de kadın ve çocuk ayrımı gözetmeksizin kitlesel bir soykırım icra eden, meşruiyetini tamamen yitirmiş bir rejime sırtını dayayarak hak arayışına girmek; Kürt halkının onurlu adalet mücadelesine sürülebilecek en büyük kara lekedir.
Sonuç olarak Dr. Veysi Dağ’ın Rastî platformundaki mülakatı, akademi kürsüsünden yürütülen sinsi bir zihinsel operasyondur. Kürt aklını Siyonist paradigmanın bölgesel garnizonuna çevirmek isteyen bu anlayış, Kürtleri kendi coğrafyasına yabancılaştırmakta ve onları tüm Ortadoğu halklarının nefret nesnesi haline getirecek bir çatışma zeminine çekmektedir. Ancak tarihsel hafıza açıktır: Efendilerin masasında pazarlık payı olarak kullanılan vekiller, işleri bittiğinde ilk feda edilenler olmuştur. Kürt Siyonizmi heveslilerinin vadettiği sahte bahar, Kürt halkına yalnızca kan, yalnızlaşma ve yıkım getirecektir. Kürtlerin gerçek ve kalıcı geleceği; Tel Aviv’in kanlı planlarında gerçekleşmeyecektir ve en rasyonel vaka kendi coğrafyasının mazlum halklarıyla kuracağı adil, onurlu ve eşitlikçi barış zeminindedir. Bu emperyalist projeyi inşa edenler ve onların akademik sözcüleri, tarihin ve vicdanın mahkemesinde kaybetmeye mahkûmdur.