
Eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ölümünden 15 yıl sonra mezarından çıkarılan örneklerde antimon tespit edilmesi, Türkiye’nin en tartışmalı istihbarat ve yargı dosyalarından birini yeniden gündeme taşıdı. Mezar toprağında bulunmayan, buna karşılık saç, tırnak, doku ve kemik örneklerinde belirlenen antimon, ölümün kalp krizi mi yoksa zehirlenme mi olduğu sorusunu yeniden tartışmaya açtı.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damga vuran Ergenekon sürecinin karanlıkta kalan başlıklarından biri, aradan geçen yıllara rağmen kapanmış görünmüyor. Eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun Silivri Cezaevi’nde hayatını kaybetmesinin üzerinden yaklaşık 15 yıl geçtikten sonra ortaya çıkan toksikolojik bulgular, geçmişte verilen ölüm hükmünün yeniden sorgulanmasına yol açabilecek nitelikte.
12 Kasım 2011’de cezaevinde hayatını kaybeden Kozinoğlu’nun ölüm nedeni o dönem kalp krizi olarak açıklanmıştı. Ancak ölümün gerçekleştiği koşullar, cezaevi sürecinin siyasi niteliği ve Kozinoğlu’nun istihbarat geçmişi, olayın uzun yıllar boyunca kamuoyunun gündeminden düşmemesine neden oldu.
12 Eylül 2026’da gerçekleştirilen mezar açma işlemiyle alınan örnekler üzerinde yapılan incelemelerde antimon tespit edilmesi, soruşturmanın seyrini değiştirebilecek yeni bir tartışma başlattı. Adli Tıp incelemelerinde öne çıkan bulgu, antimonun mezar toprağında bulunmamasına rağmen Kozinoğlu’nun biyolojik örneklerinde belirlenmesi oldu.
Ergenekon’un gölgesinde kalan ölüm
Kaşif Kozinoğlu, Türkiye’nin istihbarat tarihinde önemli görevlerde bulunmuş bir isimdi. MİT bünyesinde özellikle Asya bölgesindeki çalışmalarıyla tanınan Kozinoğlu, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.
Ergenekon süreci, Türkiye’de devletin güvenlik bürokrasisi, istihbarat yapılanmaları, siyasi iktidar ve yargı arasındaki ilişkilerin yeniden şekillendiği büyük bir kırılma olarak hafızalara kazındı. Çok sayıda asker, istihbarat görevlisi, gazeteci ve siyasetçinin dahil edildiği süreç, yıllar boyunca siyasi tartışmaların merkezinde kaldı.
Kozinoğlu’nun cezaevinde hayatını kaybetmesi, bu büyük siyasi ve hukuki hesaplaşmanın en dikkat çekici olaylarından biriydi. Ölümünün ardından kalp krizi açıklaması yapılmış, ancak olayın gerçekleştiği koşullar ve cezaevindeki son saatlerine ilişkin tartışmalar kamuoyunda soru işaretlerini canlı tutmuştu.
Aradan geçen yıllarda Türkiye’de Ergenekon davalarının hukuki niteliği, soruşturmalardaki usulsüzlük iddiaları ve dönemin güvenlik bürokrasisi üzerindeki etkileri yeniden değerlendirildi. Kozinoğlu dosyası ise bu tarihsel hesaplaşmanın henüz tam anlamıyla aydınlatılmamış başlıklarından biri olarak kaldı.
Mezar toprağında yok, dokularında var: Antimon ne anlatıyor?
Adli incelemelerde toplam 36 numune üzerinde toksikolojik değerlendirme yapıldığı bildirildi. Saç, tırnak, kemik ve doku örneklerinin yanı sıra mezar toprağından alınan numuneler de araştırıldı.
Basına yansıyan laboratuvar sonuçlarına göre antimon miktarı tırnak örneklerinde gram başına 7 bin 2 nanogram, saçta 548 nanogram, dokularda 720 nanogram ve kemiklerde 175 nanogram olarak ölçüldü. Buna karşılık incelenen yedi ayrı mezar toprağı örneğinde antimon tespit edilmedi.
İşte soruşturmanın en dikkat çekici noktası burada ortaya çıkıyor: Ölümünden yaklaşık 15 yıl sonra incelenen biyolojik örneklerde antimon bulunurken, mezar toprağında aynı maddeye rastlanmaması nasıl açıklanacak?
Antimon, sanayide çeşitli alaşımlarda, akülerde, elektronik bileşenlerde ve farklı kimyasal ürünlerde kullanılan bir element. Ancak bazı antimon bileşikleri, yüksek miktarlarda vücuda alındığında ciddi toksik etkiler oluşturabiliyor. Özellikle kalp-damar sistemi üzerindeki etkileri, bu maddeyi adli toksikoloji açısından önemli hale getiriyor.
Yüksek düzeyde antimon maruziyeti kalp ritmi bozuklukları ve ciddi kardiyovasküler sorunlarla ilişkilendirilebiliyor. Bu nedenle Kozinoğlu’nun ölümünün kalp krizi olarak açıklanmış olması, yeni bulgularla birlikte daha fazla dikkat çekiyor.
İstihbarat tarihinin karanlık dosyası yeniden açılıyor
Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturmanın yeniden gündeme gelmesi, Türkiye’de istihbarat ve siyasi güç ilişkilerinin geçmişine yönelik daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
İstihbarat faaliyetlerinin doğası gereği kamuoyundan uzak yürütülmesi, bu alandaki olayların yıllar sonra dahi tam olarak aydınlatılmasını zorlaştırabiliyor. Özellikle siyasi çatışmaların yoğunlaştığı dönemlerde, güvenlik bürokrasisinin iç mücadeleleri ve yargı süreçleri birbirinden bağımsız değerlendirilemiyor.
Kozinoğlu dosyası da bu açıdan dikkat çekici. Ergenekon sürecinde tutuklanan eski bir istihbarat görevlisinin cezaevinde hayatını kaybetmesi, o dönemin siyasi atmosferinden ayrı düşünülemeyecek bir olaydı. Şimdi ölümünden yıllar sonra ortaya çıkan toksikolojik bulgular, geçmişteki açıklamaların yeniden incelenmesini gerekli kılıyor.
Soruşturma kapsamında cezaevindeki son saatlere ilişkin kayıtların ve sağlık müdahalesinin de değerlendirilmesi, olayın sadece kimyasal bulgular üzerinden ele alınmadığını gösteriyor. Ölümün gerçekleştiği koşullar, sağlık ekiplerinin müdahalesi ve olası üçüncü kişi etkisi, adli incelemenin diğer önemli başlıklarını oluşturuyor.
Eğer antimonun ölüm öncesinde vücuda alındığı ve ölüm sürecinde etkili olduğu ortaya konulursa, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde uzun süredir tartışılan bir ölümün hukuki ve tarihsel değerlendirmesi yeniden yapılmak zorunda kalabilir.
Şimdilik kesin olan, 2011’de kalp krizi olarak açıklanan ölümün, 15 yıl sonra ortaya çıkan yeni bulgularla yeniden sorgulanmaya başladığıdır. Bu dosyada cevap bekleyen soru artık Türkiye’nin yakın tarihindeki hangi karanlık sayfaların hâlâ tam olarak aydınlatılamadığıdır.