
İmralı’da DEM Parti heyetiyle yapılan görüşmelere ilişkin olduğu belirtilen notlarda Öcalan, İran’daki mevcut yönetimin yapısal bir kriz içinde bulunduğunu savunurken, bölgedeki Kürt aktörlerin önümüzdeki dönemde belirleyici bir konum kazanabileceğine işaret ediyor.
Notlarda İran meselesi, sadece Tahran ile Batı arasındaki gerilim üzerinden ele alınmıyor. Öcalan’ın değerlendirmeleri, İran’daki olası bir rejim değişikliğinin Irak Kürdistan Bölgesi, Suriye ve Türkiye’deki gelişmelerle doğrudan bağlantılı olduğu düşüncesine dayanıyor. Bu nedenle İran’da yaşanabilecek bir dönüşümün, Ortadoğu’daki güç dengelerini bütünüyle değiştirebilecek bir kırılma yaratabileceği mesajı öne çıkıyor.
Öcalan’ın değerlendirmelerinde en dikkat çekici ifade, İran yönetiminin geleceğine ilişkin kullandığı “son demlerini yaşıyor” tanımlaması. Öcalan, Şia merkezli siyasi sistemin mevcut haliyle sürdürülebilir olmadığını savunuyor ve İran’daki krizin ABD veya İsrail tarafından çözülemeyeceğini belirtiyor.
“İran bu halde bırakılamaz. Tıpkı Suriye'nin miadını doldurması gibi, bu Şia iktidarı da son demlerini yaşıyor. Neçirvan ve Bafel'in de yer alacağı, PJAK'ı da dönüştürecek yeni bir hamle başlatılmalı. Türkiye burada pozitif bir rol üstlenmeli. Amerika'ya veya İngilizlere bel bağlamadan, tarihi bir kardeşlik hamlesi geliştirelim. Bu, tamamen kardeşçe bir dayanışma ve destektir. Birlikte PJAK'ı da dönüştürüp makul bir çizgiye çekmeliyiz. Aksi takdirde binlerce insan idam edilecek, ortalık kan gölüne dönecek. Bu krizi ABD aşamaz. Şia rejimi zaten kilitlenmiş durumda, onlar hiç çözemez.”
Bu yaklaşım, Öcalan’ın İran meselesine klasik bir jeopolitik rekabet çerçevesinin dışında baktığını gösteriyor. Ona göre asıl belirleyici unsur, İran’ın kendi içindeki toplumsal ve siyasal gerilimlerle birlikte Kürt meselesinin nasıl şekilleneceği olacak.
Öcalan’ın İran Planında Barzani, Talabani ve PJAK Detayı
Öcalan’ın önerisinin merkezinde ise Kürt aktörlerin dahil olacağı yeni bir siyasi girişim bulunuyor. Notlarda Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’nin yanı sıra PJAK’ın da dahil edileceği yeni bir sürecin başlatılması gerektiği belirtiliyor.
Öcalan, Türkiye’nin bu süreçte aktif ve “pozitif” bir rol üstlenmesini öneriyor. Washington veya Londra’ya yaslanmak yerine Türkiye ile Kürtler arasında bölgesel ölçekte yeni bir dayanışma zemini kurulabileceğini savunuyor. Bu çerçevede PJAK’ın dönüştürülmesi ve İran’daki Kürt meselesinin siyasi bir zemine taşınması gerektiği ifade ediliyor.
Öcalan’ın yaklaşımında temel kaygılardan biri ise İran’daki olası bir rejim krizinin kontrolsüz bir şiddet dalgasına dönüşmesi. Notlarda, İran’ın mevcut haliyle bırakılması durumunda binlerce kişinin idam edilebileceği ve ülkenin geniş çaplı bir çatışma ortamına sürüklenebileceği uyarısı yapılıyor.
İran’ın Kürt gruplara yönelik saldırıları da bu çerçevede değerlendiriliyor. Öcalan, PJAK’ın savaşa taraf olmadığını açıklamasına rağmen Kürtlere yönelik saldırıların sürmesi halinde halkın korunacağını duyurduğunu hatırlatıyor. İran sorununun çözümünün de buradan başlayabileceğini savunarak, ABD ve İsrail’in bu meseleyi Kürtler adına çözemeyeceğini vurguluyor.
Aynı notlarda Öcalan'ın şu iddiaları da dile getirdiği görülüyor:
“Bu durum, demokratik entegrasyon hamlesinin bir yansıması olacak. Ancak İran’ın saldırılarına asla pabuç bırakılmamalı; hatta gerekirse alanı daha da genişletebilirler. Pers milliyetçiliği kesinlikle hafife alınmamalıdır. İranlılar tüm Irak’ı da kontrol altına almak isteyebilirler. Orayı tamamen İran’ın inisiyatifine terk edemeyiz. Eğer oraya yerleşirlerse önce Irak’ı, ardından da Suriye’yi ele geçirirler. İran, Lübnan’dan Afganistan’a uzanan geniş bir coğrafyada savaşır.”
Öcalan’ın İran, Suriye ve Türkiye başlıklarını aynı çerçevede ele alması, ortaya çıkan tablonun yalnızca İran’daki rejimin geleceğine ilişkin olmadığını gösteriyor. Asıl mesele, Ortadoğu’da yeni bir güç mimarisinin oluşup oluşmayacağı ve Kürtlerin bu yeni denklemde nasıl bir konum alacağı.
Bu açıdan Öcalan’ın mesajı, İran’daki mevcut rejimin geleceğine ilişkin sert bir öngörünün ötesine geçiyor. İmralı’dan şekillenen perspektif, Türkiye’nin İran ve Suriye dosyalarında daha aktif rol üstlenmesini, Kürt aktörlerle yeni bir bölgesel ilişki kurmasını ve olası rejim değişikliğinin yaratabileceği kaosu önceden yönetmesini öneriyor.