
Orta Doğu ve dünya siyasetinde son yıllarda yaşanan en dikkat çekici gelişmelerden biri, İsrail'in küresel diplomatik, askeri ve siber ilişkilerini yürütme biçimindeki radikal dönüşümdür. Bağımsız araştırmacı gazeteci, yönetmen ve "Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojisini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?" kitabının yazarı Antony Loewenstein'ın Middle East Eye (MEE) platformu için kaleme aldığı geniş kapsamlı analiz, İsrail yönetiminin uluslararası kamuoyunda gittikçe bozulan meşruiyet imajını ve tırmanan küresel tepkileri otoriter rejimlerle kurduğu karanlık ittifaklar üzerinden nasıl telafi etmeye çalıştığını gözler önüne sermektedir. Tel Aviv hükümetinin dünya genelinde filizlenen otokrat liderler, diktatör heveslileri ve aşırı sağcı yönetimlerle geliştirdiği bu yakın ilişki; sadece geleneksel diplomasi kanallarıyla sınırlı kalmamakta, yüksek teknolojiye dayalı casus yazılımlar, siber gözetleme sistemleri ve seçimlere yönelik karanlık manipülasyon operasyonları üzerinden şekillenmektedir.
İsrail’in güvenlik ve savunma sanayisi ile özel siber güvenlik firmaları arasındaki geçişkenlik uzun süredir uluslararası gözlemcilerin takibinde olan bir konudur. Ancak Middle East Eye'da yer alan analize göre, İsrail devleti ile özel gözetleme şirketleri arasındaki ilişki sanılandan çok daha derin, organik ve kurumsaldır. İsrail devlet mekanizması ile özel sektör arasında yıllardır çalışan "döner kapı" sistemi, ordunun ve Mossad gibi istihbarat birimlerinin seçkin kadrolarının emeklilik sonrası özel siber şirketlere geçmesiyle işlemekte; bu durum NSO Group gibi devasa gözetleme şirketlerinin Suudi Arabistan’dan Etiyopya’ya, Panama’dan Avrupa ülkelerine kadar birçok farklı hükümetle nasıl doğrudan ve ayrıcalıklı temaslar kurabildiğini açıkça göstermektedir.
Organize Suç ve Yolsuzluk Raporlama Projesi ve ortak medya kuruluşlarının ortaya çıkardığı resmi göç belgeleri, bu karanlık ve resmi ilişkinin somut bir kanıtını sunmuştur. Akıllı telefonlara sızarak tam kontrol sağlayan meşhur Pegasus casus yazılımının geliştiricisi olan NSO Group'un kurucularından Shalev Hulio’nun, 2013 yılında Panama’ya gerçekleştirdiği ticari ziyaret sırasında sıradan bir iş insanı olarak değil, resmi "İsrail Diplomatik Pasaportu" kullanarak seyahat ettiği ve İsrail Büyükelçiliğinde konakladığı belgelerle doğrulanmıştır. Panama kayıtlarında Hulio'nun ziyaret amacı "dinlenme" ve mesleği doğrudan "diplomat" olarak gösterilse de, Hulio'nun bu seyahatte Panama hükümeti ile Pegasus satış sözleşmesini bizzat imzaladığı ve süreci yürüttüğü tespit edilmiştir. Bu durum, NSO Group ve benzeri İsrailli silah ve gözetleme firmalarının bağımsız ticari aktörler olmaktan ziyade, doğrudan İsrail devletinin dış politika hedeflerine, stratejik çıkarlarına ve siyasi gündemine hizmet eden birer devlet organı gibi çalıştığını net bir şekilde kanıtlamaktadır.
Başbakan Binyamin Netanyahu yönetiminin yürüttüğü ve uluslararası siyasette "casus yazılım diplomasisi" (spyware diplomacy) olarak adlandırılan bu strateji, otoriter ve otokrat eğilimli liderlere rakiplerini, muhalif gazetecileri, sivil toplum aktivistlerini, insan hakları savunucularını ve hatta kendi müttefiklerini gözetleme imkânı sunarak stratejik dostluklar kazanmayı amaçlamaktadır. NSO Group gibi şirketlerin hedef telefonlardan elde ettiği muazzam miktardaki verinin sadece hizmeti satın alan müşterilerde kalmadığı, aynı zamanda NSO Group ve dolayısıyla İsrail istihbarat havuzuna da aktarıldığı değerlendirilmektedir. Bu devasa veri arşivinin İsrail devletine, farklı ülkelerin yönetimleri üzerinde benzersiz bir siyasi şantaj ve diplomatik nüfuz imkânı sağladığı vurgulanmaktadır. İsrail’in uluslararası kamuoyunda karşılaştığı yoğun baskılara rağmen birçok farklı ülkeden dirençli diplomatik destekler bulabilmesinin arka planında bu veri hakimiyeti ve şantaj potansiyeli yatmaktadır.
Bununla birlikte, Middle East Eye analizinde dikkat çekilen daha tehlikeli boyut, siber gözetleme teknolojilerinin de ötesine geçerek küresel ölçekte seçim müdahalelerine dönüşmüş olmasıdır. Avrupa Parlamentosu'ndan Latin Amerika'ya, Rusya'dan İngiltere'ye kadar geniş bir coğrafyada, İsrail kökenli karanlık şirketlerin ve siber korsan grupların demokratik süreçleri sabote ettiği ifade edilmektedir. İskoçya, Fransa, Kolombiya ve Honduras gibi ülkelerde İsrailli şirketlerin, İsrail yanlısı adayların seçilmesi amacıyla sahte sosyal medya hesapları, devasa bot çiftlikleri ve dezenformasyon kampanyaları yürüttüğü kaydedilmektedir. Filistin yanlısı veya sol eğilimli siyasetçileri karalamayı hedefleyen bu müdahaleler, küresel düzeyde demokrasinin geleceğini ve serbest seçimlerin meşruiyetini tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.
Latin Amerika bölgesi, İsrail merkezli bu siyasi manipülasyon ve müdahale operasyonlarının en yoğun yaşandığı alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Netanyahu rejimi ve ABD'de uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla hapis cezası alan eski Honduras Başkanı Juan Orlando Hernandez arasındaki iş birliği iddiaları, bölgedeki dengelerin nasıl değiştirilmek istendiğini göstermektedir. Kolombiya'dan Meksika'ya kadar sol eğilimli ve İsrail politikalarına eleştirel yaklaşan hükümetleri istikrarsızlaştırmak, yerlerine Filistin karşıtı ve İsrail yanlısı aşırı sağcı yönetimleri getirmek amacıyla kapsamlı stratejiler yürütülmüştür. Nitekim Kolombiya'da İsrail destekli kampanyaların etkisiyle sağcı aday Abelardo de la Espriella'nın zafer kazanması bu stratejinin somut bir sonucu olarak görülmektedir.
Benzer bir senaryonun Brezilya'da da devreye sokulduğu aktarılmaktadır. Eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun oğlu Flavio Bolsonaro'nun başkanlık adaylığını açıklarken Netanyahu'dan açık destek alması, İsrailli siber müdahale ekiplerinin yaklaşan genel seçimlerde mevcut Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'yı sabote etmek için yoğun bir çaba sarf edeceğine işaret etmektedir. Ayrıca Honduras'ın, İsrail ve ABD aşırı sağının ağır baskıları sonucunda askeri üslerin ve özel ekonomik bölgelerin kontrolünü bu ülkelere devretmeye hazırlandığı iddiaları, askeri ve istihbarat bağımlılığının ne boyutlara ulaştığını sergilemektedir.
Antony Loewenstein’ın Middle East Eye’daki değerlendirmelerine göre, tüm bu agresif dış politika ve siber müdahale hamleleri, İsrail'in tarihinin en büyük uluslararası meşruiyet ve kamuoyu desteği krizini yaşadığı bir dönemde gerçekleşmektedir. Gazze'de yürütülen yıkıcı askeri operasyonlar ve işgal altındaki Batı Şeria'da artan şiddet ve mülksüzleştirme politikaları, Batı toplumlarında ve küresel kamuoyunda Tel Aviv'e yönelik benzeri görülmemiş bir tepki dalgasına yol açmıştır. Filistin halkının varlığının silinmeye çalışıldığı ve aşırı sağcı, dini siyonist unsurların egemen olduğu mevcut İsrail yönetimi, bu izolasyonu kırmak adına çareyi dünya genelindeki otokratik ve aşırı sağcı hareketlerle ittifak kurmakta bulmaktadır.
Middle East Eye makalesi İsrail'in seçim manipülasyonları ve casus yazılım ihracatının sadece çaresiz bir devletin anlık çırpınışları olmadığını, aksine İsrail'in küresel çapta güvenilir bir "otokratik müttefik" haline gelişinin hızlanmış bir göstergesi olduğunu savunmaktadır. Azınlıklara ve Filistinlilere yönelik ayrımcı politikalarını gururla sergileyen Tel Aviv yönetimi, yükselen küresel aşırı sağa ve otokratik liderlere hem teknolojik cephane hem de idari model ilhamı sağlamaktadır. Ancak demokratik kurumların felç olduğu ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bu süreç, küresel ölçekte özgür ve adil seçim kavramını derinden sarsmaya devam etmektedir.