
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde derin ve kolay kapanmayacak yaralar açan 12 Eylül 1980 askeri darbesi, şüphesiz ki mevcut anayasal düzeni rafa kaldırmakla kalmayan tarihsel bir olguydu. Diğer taraftan ülkenin entelektüel, siyasal ve insani birikimini hedef alan sistemli bir tasfiye mekanizmasına dönüştü. Toplumsal bellekte derin izler bırakan bu süreç, geriye parçalanmış hayatlar, susturulmuş fikirler ve telafisi imkansız travmalar bıraktı. Sokak çatışmalarını ve siyasi tıkanıklığı gerekçe göstererek yönetime el koyan cunta zihniyeti, toplumun üzerinden silindir gibi geçen bir baskı ve sindirme rejimi kurdu. Bugün geriye dönüp bakıldığında ortaya çıkan acı tablo, insan haklarının ve adaletin bütünüyle askıya alındığı karanlık bir dönemi simgeler.
Tüm bu yıkım doğrudan Soğuk Savaş konseptinin ve emperyalist merkezlerin çıkarlarının bir sonucuydu. Nitekim 1979 İran İslam Devrimi ve SSCB'nin Afganistan'ı işgalinin hemen ardından gerçekleşen bu müdahale, ABD yönetiminde büyük bir memnuniyetle karşılanmış ve dönemin CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze'in Washington'a ilettiği 'Bizim çocuklar başardı' mesajıyla tescillenmiştir. NATO'nun güneydoğu kanadını güvenceye almayı ve Türkiye'yi küresel kapitalizme bütünüyle entegre etmeyi amaçlayan 12 Eylül, özü itibarıyla halkına karşı konumlanmış, açıkça Amerikancı bir darbedir.
Şiddet Sarmalından Askeri Vesayete Giden Yol
Darbenin zeminini hazırlayan süreç, 1970’lerin sonlarında sokakları saran sağ-sol çatışmaları, kitlesel katliamlar ve faili meçhul suikastlarla örüldü. Her gün onlarca insanın yaşamını yitirdiği bir kargaşa ortamı yaratılırken, meclisin cumhurbaşkanı dahi seçemediği siyasal felç hali derinleşti. Ancak bu kaosun ardından gelen askeri rejim, huzur ve asayiş getirme vaadinin çok ötesine geçerek devleti adeta devasa bir sorgu ve cezalandırma aygıtına çevirdi.
Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi, yönetimi devraldığı andan itibaren tüm muhalif unsurları, sendikaları, dernekleri ve aydınları tehdit olarak kodladı. Ülke genelinde ilan edilen sıkıyönetim şartlarında, hukukun en temel güvenceleri tamamen askıya alındı ve devlet eliyle yürütülen kitlesel bir tasfiye dalgası tüm toplumu esir aldı.
Kitlesel Fişlemeler, Gözaltılar ve İşkence Tezgâhları
Darbenin bilançosunda yer alan sayısal veriler, uygulanan şiddetin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Askeri yönetim döneminde tam 650 bin kişi gözaltına alındı. O günün koşullarında 90 güne kadar uzatılan gözaltı süreleri, emniyet binalarını ve askeri kışlaları ağır işkence tezgâhlarına çevirdi. İnsan onurunu ayaklar altına alan bu uygulamalar sonucunda 171 kişinin doğrudan işkence nedeniyle hayatını kaybettiği belgelendi.
Gözaltıların yanı sıra toplumun geniş kesimleri kategorik olarak düşmanlaştırıldı; tam 1 milyon 683 bin yurttaş komünist, alevi, Kürt, dinci veya şeriatçı yaftalarıyla fişlendi. Bu fişleme furyası, bireylerin tüm sosyal ve mesleki haklarını ellerinden alan bir damgalamaya dönüştü. Nitekim 388 bin kişiye pasaport verilmeyerek seyahat özgürlükleri gasp edildi, 30 bin kişi ise sakıncalı kategorisine sokularak acımasızca işlerinden atıldı. Haklarında işlem yapılan 525 kamu görevlisi soruşturma kıskacına alınırken, 14 bin yurttaşın vatandaşlıktan çıkarılması ve 30 bin kişinin can güvenliğini kurtarmak için mülteci olarak yurt dışına sığınmak zorunda kalması, yaşanan tasfiyenin ulaştığı boyutları göstermektedir.
Sıkıyönetim Mahkemeleri ve Darağaçları
Askeri vesayetin meşruiyet kılıfı olarak kullandığı Sıkıyönetim Mahkemeleri, olağanüstü koşullarda bağımsız yargı ilkelerini tamamen çiğneyerek çalıştı. Açılan 210 bin davada tam 230 bin kişi askeri yargıçların karşısına çıkarıldı. Düşünceyi, sendikal faaliyeti ya da siyasi örgütlenmeyi suç sayan bu davalarda 7 bin kişi hakkında idam cezası talep edildi. Yargılamalar neticesinde 517 kişiye idam cezası verilirken, bu kararlardan 124 tanesi Askeri Yargıtay tarafından jet hızıyla onaylandı. Dosyası meclise gönderilen 259 kişi ölümün gölgesinde bekletildi; nihayetinde haklarında kesinleşen hükümler doğrultusunda 18’i sol görüşlü, 8’i sağ görüşlü, 23’ü adli suçlu ve 1’i ASALA militanı olmak üzere toplam 50 insan asılarak idam edildi.
Düşünce suçlularına yönelik özel bir kıyım aracı haline gelen Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddeleri kapsamında 500 kişi yargılanırken, 404 kişiye de örgüt üyesi olmak suçlaması yöneltildi. Adalet terazisinin tamamen bozulduğu bu ortamda cezaevleri, yaşam hakkının en temel ihlal alanları haline geldi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi hayatını kaybederken; 144 şüpheli ölüm kayıtlara geçti, 14 tutuklu insanlık dışı şartları protesto etmek için girdiği açlık grevinde öldü, 16 kişi kaçarken vurulduğu iddiasıyla infaz edildi, 95 kişi çatışmada yaşamını yitirdi, 73 kişiye şaibeli doğal ölüm raporu verildi ve 43 tutuklunun intihar ettiği açıklandı. Ayrıca 366 kişinin kuşkulu bir biçimde ölümü, askeri yönetimin arkasında bıraktığı karanlık sırların derinliğini gözler önüne serdi.
Düşünceye, Sanata ve Basına Yönelik Sansür Kıyımı
Darbe yönetimi toplumun zihnini ve ortak hafızasını da teslim almayı amaçladı. Bu doğrultuda yürütülen kültürel ve düşünsel kırım, sansür ve imha operasyonlarıyla sürdürüldü. Dönem boyunca 937 sinema filmi sakıncalı bulunarak gösterimden menedildi; toplumsal dayanışmanın temeli olan 23 bin 677 derneğin kapısına kilit vuruldu. Siyasi partiler ve sendikalar tamamen kapatılırken çok sayıda siyasetçi gerekçesiz biçimde gözaltına alındı, cezaevlerine konuldu.
Kamudaki aydın ve liyakatli kadroların tasfiyesi için başlatılan operasyonlarda 3 bin 854 öğretmen, üniversitelerde görev yapan 120 öğretim üyesi ve bağımsız karar vermeye çalışan 47 hâkim mesleklerinden ihraç edildi. Basın dünyası ise tarihin en ağır kuşatmasını yaşadı. Gazeteciler hakkında 4 bin yıla varan hapis cezaları istendi ve neticede basın mensuplarına toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası kesildi. 31 gazeteci demir parmaklıklar ardına atıldı, 300 gazeteci sokak ortasında veya gözaltında fiziki saldırıya maruz kaldı ve 3 gazeteci silahla vurularak öldürüldü. Gazetelerin toplamda 300 gün boyunca basılması yasaklandı; 13 büyük yayın organı aleyhine 303 dava açıldı.
Yazılı basının ve edebiyatın yok edilmesi için yürütülen sansür, 39 ton gazete ve derginin kâğıt fabrikalarında hamur haline getirilmesiyle sonuçlandı. Yüz binlerce kitaba ve yayına el konularak meydanlarda yakıldı. Sadece Bilim ve Sosyalizm Yayınları’na ait 113 bin 607 kitap alevlere atılarak yok edildi. Düşünce üreten yayıncılar gözaltına alındı, ağır işkencelere maruz bırakıldı; yayıncı İlhan Erdost Mamak Askeri Cezaevi’nde uğradığı acımasız işkence sonucu katledildi.
İnsanlığa Karşı Suçlar ve Kapanmayan Parantez
12 Eylül’ün geride bıraktığı bu korkunç envanter doğrudan devleti ele geçiren cunta idaresinin tasarladığı, planladığı ve uyguladığı sistematik bir politikanın ürünüdür. Hukuk normları çerçevesinde değerlendirildiğinde, bu suçların önemli bir kısmı doğrudan insanlığa karşı suçlar kategorisinde yer almaktadır. Sistemli işkence, kitlesel fişleme, yaşam hakkının keyfi biçimde ortadan kaldırılması ve kültürel mirasın yok edilmesi, evrensel insan hakları belgelerinde zaman aşımına uğramayacak suçlar olarak tanımlanır.
Bugün 12 Eylül askeri darbesini anmak, Türkiye’nin demokratikleşme sancılarını, adalete olan derin ihtiyacını ve askeri vesayetin toplumsal dokuda yarattığı çürümeyi doğru kavramak adına zorunlu bir muhasebedir. Katledilenlerin, işkence tezgâhlarından geçirilenlerin, vatandaşlıktan atılanların ve yakılan kitapların hatırası; tam bağımsız, demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir geleceğin inşasında unutulmaması gereken en büyük derstir.
*Metinde paylaşılan veriler, İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) ilgili rapor ve verilerine dayanmaktadır.