
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı geniş çaplı savaşın ardından şekillenen küresel güvenlik dengeleri, Moskova’nın tehdit algısında önemli bir dönüşümü beraberinde getiriyor. ABD merkezli uluslararası ilişkiler dergisi Foreign Affairs için kaleme aldığı “Rusya Dünyayı Şimdi Nasıl Görüyor?” başlıklı analizinde Dmitry Adamsky, Rusya’nın stratejik düşüncesinde son dönemde ortaya çıkan değişimleri inceliyor. Adamsky’ye göre Kremlin, 2022 yılında temel jeopolitik rakibi olarak gördüğü ABD’den giderek Avrupa ’ya yöneliyor. Bu değişim, Moskova’nın NATO’ya, nükleer caydırıcılığa ve Ukrayna savaşının geleceğine ilişkin hesaplarını da etkileyebilecek nitelik taşıyor.
Analizin temel tezi, Rusya’nın Batı’yla rekabetinin sona ermediği, ancak bu rekabetin merkezindeki aktörün ve kullanılacak araçların yeniden tanımlandığı yönünde. ABD Başkanı Donald Trump’ın Moskova ile ilişkileri yeniden şekillendirme girişimleri sürerken Avrupa ülkelerinin savunma kapasitelerini artırması, Rus güvenlik çevrelerinde farklı bir stratejik değerlendirmeyi öne çıkarıyor. Bu nedenle Kremlin’in güncel yaklaşımını yalnızca Ukrayna’daki savaş üzerinden okumak yetersiz kalıyor. Avrupa’nın bağımsız bir askerî ve siyasi güç olarak yükselişi, Rusya’nın uzun vadeli güvenlik planlamasında giderek daha fazla yer tutuyor.
Washington’dan Avrupa’ya Yönelen Tehdit Algısı
2022’de savaşın başlamasıyla birlikte Rusya’nın stratejik yaklaşımında ABD, Ukrayna’yı destekleyen ve Moskova’ya stratejik yenilgi yaşatmayı hedefleyen başlıca güç olarak konumlanmıştı. Avrupa ülkeleri ve NATO ise büyük ölçüde Amerikan gücünün uzantısı şeklinde değerlendiriliyordu. Bu bakış açısında Washington, Rusya’nın karşı karşıya bulunduğu askerî ve siyasi baskının temel kaynağı olarak görülüyordu.
Adamsky’nin değerlendirmesine göre son dönemde Rus strateji çevrelerinde farklı bir yaklaşım güç kazanıyor. Avrupa, ABD’nin yönlendirmesine bağlı bir blok olmanın ötesinde, kendi askeri kapasitesini geliştiren ve Moskova açısından doğrudan tehdit oluşturabilecek bağımsız bir aktör olarak ele alınıyor. Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırması, silah üretim kapasitelerini genişletmesi ve uzun vadeli güvenlik politikalarını yeniden düzenlemesi, bu değişimin temel unsurları arasında bulunuyor.
Bu dönüşüm, ABD’nin Rusya açısından önemsizleştiği anlamına gelmiyor. Asıl mesele, Moskova’nın Avrupa’nın stratejik hareket alanını eskisinden daha fazla hesaba katmaya başlaması. Avrupa’nın askerî kapasitesindeki gelişmeler ve bazı Avrupa ülkelerinde nükleer caydırıcılık seçeneklerinin tartışılması, Rusya’nın güvenlik bürokrasisinde yeni senaryoların değerlendirilmesine yol açıyor.
Kremlin açısından bu gelişmelerin önemli bir sonucu var: Washington ile yürütülebilecek müzakereler, Avrupa’nın güvenlik politikalarından bağımsız biçimde sonuçlandırılamayabilir. ABD ile Rusya arasında Ukrayna savaşı veya stratejik istikrar konusunda bir uzlaşma arayışı ortaya çıksa bile Avrupa ülkelerinin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, Moskova’nın hesaplarını karmaşıklaştırabilir.
Rus Stratejisinde “Rok Atma” Yaklaşımı
Adamsky’nin dikkat çektiği kavramlardan biri, satranç terminolojisinden alınan “rok atma” yaklaşımı. Bu kavram, Rusya’nın kuvvetlerini ve kaynaklarını değişen tehdit ortamına göre yeniden konumlandırması fikrini ifade ediyor. Rus güvenlik çevrelerinde tartışılan bu yaklaşım, Moskova’nın Avrupa’yı giderek daha önemli bir stratejik rakip olarak görmesiyle bağlantılı.
Buradaki mesele, Rus ordusunun belirli birliklerini bir bölgeden başka bir bölgeye kaydırmasından ibaret değil. Daha geniş anlamıyla bu düşünce, ülkenin savunma önceliklerinin, askerî kaynak dağılımının ve olası çatışma senaryolarının yeniden değerlendirilmesini kapsıyor. Avrupa’nın savunma alanında daha bağımsız hareket etme eğilimi, Rusya’nın kendi askerî planlamasını da bu yeni koşullara uyarlamasını gerektiriyor.
Bu çerçevede Rusya’nın Avrupa’ya yönelik yaklaşımı, Ukrayna cephesindeki gelişmelerle sınırlı kalmayabilir. Moskova, Avrupa ülkelerinin uzun vadeli askerî hazırlıklarını ve savunma sanayisindeki genişlemeyi gelecekteki güç mücadelesinin parçaları olarak değerlendirebilir. Böyle bir bakış açısı, Avrupa ile Rusya arasındaki rekabetin ateşkes veya barış anlaşması sonrasında da devam etmesi ihtimalini güçlendiriyor.
Bununla birlikte, Rus strateji çevrelerinde tartışılan her fikrin doğrudan Kremlin’in resmî politikasına dönüştüğü söylenemez. Adamsky’nin analizinde vurgulanan nokta, güvenlik bürokrasisinde ve Kremlin’e yakın uzmanlar arasında gelişen düşüncelerin, resmî doktrinlere girmeden de karar alma süreçlerini etkileyebilmesi. Dolayısıyla Moskova’nın stratejik yönelimini anlamak için sadece yayımlanan belgeleri ve resmî açıklamaları takip etmek yeterli olmayabilir.
Nükleer Caydırıcılığın Ötesinde Yeni Askeri Araçlar
Analizin öne çıkardığı bir diğer değişim, Rusya’nın caydırıcılık anlayışında yaşanabilecek dönüşüm. Moskova, uzun yıllar boyunca nükleer silahları büyük güçler arasındaki çatışmalarda temel stratejik baskı araçlarından biri olarak değerlendirdi. Nükleer kapasitenin sergilenmesi ve gerektiğinde kullanım tehdidinin gündeme getirilmesi, rakiplerin hesaplarını etkilemeye yönelik yaklaşımın önemli bir parçasıydı.
Ancak Adamsky’nin aktardığı yeni düşünce çizgisi, nükleer olmayan gelişmiş konvansiyonel silahların stratejik caydırıcılıktaki rolünün artırılmasına işaret ediyor. Bu yaklaşımda Rusya, Avrupa üzerindeki baskısını gelişmiş konvansiyonel sistemlerin sağlayabileceği askerî seçenekleri de değerlendirebilir. Böylece caydırıcılık, nükleer silahların kullanılmasına ilişkin riskleri doğrudan üstlenmeden rakip üzerinde stratejik baskı oluşturabilecek araçlarla genişletilebilir.
Bu değişimin Avrupa güvenliği bakımından önemli sonuçları bulunuyor. Gelişmiş konvansiyonel silahların caydırıcılık amacıyla kullanılması, askerî kapasite ile siyasi baskı arasındaki sınırları daha karmaşık hâle getirebilir. Taraflardan birinin savunma amacıyla gerçekleştirdiği askerî yığınak, diğer tarafça saldırı hazırlığı olarak yorumlanabilir. Böyle bir karşılıklı güvensizlik ortamında yanlış hesaplama ve istemeden tırmanma riski de artabilir.
Üstelik nükleer ve konvansiyonel kapasitenin birlikte değerlendirilmesi, Avrupa ülkelerinin savunma planlamasını daha zor bir denklemle karşı karşıya bırakıyor. Avrupa’nın kendi caydırıcılık kapasitesini geliştirme arayışı, Moskova’nın tehdit algısını daha da sertleştirebilir; Rusya’nın buna karşı alacağı önlemler ise Avrupa’da yeni savunma yatırımlarını teşvik edebilir. Böylece tarafların güvenlik arayışları, karşılıklı olarak birbirini besleyen bir rekabet döngüsüne dönüşebilir.