Süleyman Hilmi Tunahan’ın Çilesinden Alihan Kuriş’in Saltanatına

Maskelerin düştüğü bu tarihi eşikte; samimi niyetlerle ömrünü vakfedenler rahmetle anılmaya devam edecek, din kisvesi altında dünyevi lezzetlerin ve güç zehirlenmesinin peşinde koşanlar ise tarihin sayfalarında derin bir ibret ve hüsran vesikası olarak kalacaktır.

Haber Giriş Tarihi: 14.08.2026 15:43
Haber Güncellenme Tarihi: 14.08.2026 15:55
https://haberdeger.com/

SELAHADDİN CENGELİ

Bir davanın meşruiyeti ve büyüklüğü, kurucusunun ihlası, fedakârlığı ve dünyadan el etek çekmiş zühd haliyle ölçülür; çöküşü ise o mirasa konan kifayetsiz haleflerin dünyevileşme, güç ve şatafat hırsıyla başlar. İslam ve Anadolu tarihi, ömrünü soğuk medrese odalarında, hasır üzerinde tüketip arkasında tertemiz bir irşad hareketi bırakan öncüler ile onların bıraktığı sermayeyi lüks, konfor ve güç devşirme aracına dönüştüren varislerin ibretlik hikâyeleriyle doludur. Bugün kamuoyunun gündemine bomba gibi düşen Alihan Kuriş ve çevresindeki sarsıcı gelişmeler, tam da bu kadim trajedinin günümüzdeki en somut ve acı örneğidir. Bir yanda Anadolu’nun en zorlu devirlerinde Kur’an-ı Kerim sedasını yaşatmak için her türlü mahrumiyeti göze alan muttaki bir alim olan Süleyman Hilmi Tunahan; diğer yanda ise onun adını ve samimi cemaat tabanını bir perde gibi kullanarak dudak uçuklatan servet transferleri, yarış atları ve dünyevi debdebeyle anılan Alihan Kuriş yönetimi.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın Mirası

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, din eğitiminin üzerindeki baskıların en ağır olduğu yıllarda bir adam çıktı ve Anadolu insanının kalbine iman tohumları ekmek için hayatını vakfetti. Süleyman Hilmi Tunahan, ne bir holding patronuydu ne de arkasında yüz milyarlarca liralık karanlık para akışları bıraktı. O, tren kompartımanlarında, köylerin kuytu samanlıklarında, jandarma takibinden kaçarak ve her an hapis tehdidi altında talebe okuttu. Gayesi son derece berrak ve tekti: Kuran’i kelamı bu topraklarda unutturmamak, tek bir gencin dahi olsa göğsüne Kur’an nurunu nakşetmekti. Hayatı boyunca şahsi menfaati elinin tersiyle iten, zerre kadar dünyalık biriktirmeyen ve her anını hesaba çekilme şuuruyla geçiren bir takva abidesiydi. Talebelerine hocalığı veya nüfuz sahibi olmayı değil, Kur’an’ın hadimi yani hizmetkârı olmayı öğütledi. Süleyman Efendi’nin zihninde ve kalbinde hiçbir zaman kapalı devre bir güç odağı kurmak, ticari imparatorluklar inşa etmek ya da insanları dünyevi emeller için tebaa haline getirmek olmadı. O, Anadolu insanının tertemiz fıtratına, helal lokmasına ve yalnızca Allah rızasına talip oldu.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın mirası, hasır üzerinde diz çökmüş talebelerin ihlası ve gözyaşlarıyla yoğrulmuş bir manevi kaledir. Bu miras, Anadolu’nun fedakâr halkının dişinden tırnağından artırarak verdiği zekâtlarla, bağışladığı kurban derileriyle ve "yeter ki bir hafız yetişsin" diyerek sunduğu samimi infaklarla yeşerdi. O dönemde cemaatin tek sermayesi iman, tek hedefi ise rıza-i ilahiydi. Kimsenin aklından lüks araçlar, devasa şirketler, gösterişli konvoylar ya da elit tabakanın zevkleri geçmiyordu. Zira yolun esası, dünyayı kalbe sokmamak ve faniliğin girdabına kapılmamaktı.

Maneviyat Maskesi Altında Kurulan Finans ve Şatafat Düzeni

Ancak Süleyman Hilmi Tunahan’ın vefatından ve nesillerin değişmesinden sonra, başına geçen zihniyet taban tabana zıt bir istikamete savruldu. Bugün cemaatin başında bulunan Alihan Kuriş yönetimi, Tunahan’ın o çilekeş ve muttaki çizgisini ihya etmek yerine, onu tamamen içini boşaltarak metalaştıran bir güç düzeninin temsilcisi haline geldi. Son günlerde ortaya dökülen yüz milyarlarca liralık hesap hareketleri, şaibeli mali transferler, vergi kaçırma ve kaynağı belirsiz para operasyonları, yapının manevi bir irşad hareketi olmaktan çıkıp devasa bir çıkar şebekesine ve ekonomik şirkete dönüştüğünü tescillemiştir. İhlas ve uhreviyet iddiasıyla yola çıkan bir yapının liderinin, adli soruşturmalarda suç örgütü kurmak, malvarlığı aklamak ve devlet kurumlarını zarara uğratmak gibi iddialarla anılması, manevi mirasın nasıl büyük bir ranta kurban edildiğini gözler önüne sermektedir.

Yıllardır Anadolu’nun en ücra köşesindeki gariban esnaftan, tarlasındaki mahsulü veren köylüden, kefen parasından kesip "talebe okuyor" diye infak eden ihlaslı teyzelerden toplanan paralar; bugün şeffaflıktan tamamen uzak, karanlık dehlizlerde dönen bir servet mekanizmasının yakıtı yapılmıştır. Bu tablonun en can alıcı ve vicdanları yaralayan tarafı ise Alihan Kuriş’in sergilediği lüks, gösteriş ve dünyevi heveslerdir. Bir manevi önderin veya öyle olduğunu iddia eden bir şahsın gündemi talebenin ahlakı, toplumun hidayeti ve milletin dertleri olması gerekirken; yarış atı sahipliği, hipodrom tutkusu, lüks yaşam tarzı ve zevküsefa düşkünlüğü bu yapının üzerindeki son perdeyi de yırtıp atmıştır. Talebeler yurtlarda en mütevazı şartlarda, hayırseverlerin getirdiği kısıtlı erzakla günlerini geçirirken; tepe yönetimin yarış atları beslemesi, milyonluk araçlarla boy göstermesi ve zenginlik içinde yüzmesi hangi İslam ahlakıyla, hangi Peygamberi sünnetle ve hangi Tunahan çizgisiyle bağdaşabilir?

Tabanın İhlası ile Tavanın İhaneti Arasındaki Tarihi Hesaplaşma

Burada vicdanları en çok sızlatan husus, cemaate samimiyetle gönül vermiş, evladını o yurtlara emanet etmiş, rızkından kesip kuruş kuruş yardım taşımış temiz tabanın içine düşürüldüğü durumdur.

Ortaya saçılan belgeler, başlatılan devasa soruşturmalar ve gün yüzüne çıkan skandallar, cemaat tabanındaki vicdan sahibi insanları da derin bir muhasebenin eşiğine getirmiştir. Gerçek Müslüman, şahısların dünyevi heveslerine ve kurdukları saltanatlara değil, Kur’an ve sünnetin dosdoğru çizgisine tabi olmakla mükelleftir. Süleyman Hilmi Tunahan’ın davası; fedakârlık, tevazu ve dünyaya meyletmeme davasıydı. Bugün Alihan Kuriş’in temsil ettiği düzen ise bu manevi mirasın açık bir tasfiyesidir.

Son iki gündür yaşananlar, hak ile batılın, takva ile gösterişin, hasır üzerindeki çile ile hipodromdaki yarış atının arasındaki uçurumu net bir şekilde ortaya koymuştur. Süleyman Hilmi Tunahan’ın hatırası, bu şaibeli servet imparatorluğundan ve lüks düşkünlüğünden tamamen uzaktır. Maskelerin düştüğü bu tarihi eşikte; samimi niyetlerle ömrünü vakfedenler rahmetle anılmaya devam edecek, din kisvesi altında dünyevi lezzetlerin ve güç zehirlenmesinin peşinde koşanlar ise tarihin sayfalarında derin bir ibret ve hüsran vesikası olarak kalacaktır.