
Uluslararası güvenlik, savunma ve dış politika analizleriyle tanınan War on the Rocks düşünce platformunda Riccardo Gasco ve Samuele C. A. Abrami imzasıyla yayımlanan "Sabrın Meyvesi: Bölgesel Değişimler Türkiye'nin Kürt Uzlaşısına Giden Yolunu Nasıl Olgunlaştırdı?" başlıklı kapsamlı analiz, Türkiye’nin sınırları içinde ve ötesinde yürüttüğü stratejik hamlelerin bölgesel kırılmalarla nasıl örtüştüğünü ve Kürt meselesinde ortaya çıkan yeni tabloyu inceliyor. Yazarlar, Şam'daki Halk Sarayı'nda Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Komutanı Mazlum Abdi’nin on yıldır yönettiği yapının feshedilerek Suriye ordusuna entegre olduğunu ilan etmesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) silahsızlanmasına yönelik yasal çerçeveyi onaylamasının sadece iki hafta arayla gerçekleştiğine dikkat çekiyor. Ankara'nın uzun yıllardır tek bir güvenlik tehdidi olarak gördüğü ve aynı potada değerlendirdiği iki ayrı silahlı yapının böylesine kısa bir zaman diliminde silah bırakma ve dağılma sürecine girmesi, Türkiye açısından yalnızca sınır ötesi bir askeri kazanım değil, aynı zamanda iç siyasetteki güç dengelerini yeniden tanımlayan tarihi bir gelişme olarak kayda geçiyor.
İç Siyasette Yeni Aritmetik ve Anayasa Hesapları
Analizde sürecin güvenlik boyutunun ötesinde, doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi geleceğine ve görev süresine uzanan anayasal bir zafer niteliği taşıdığı ifade ediliyor. Türkiye anayasasının mevcut yorumu çerçevesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir dönem daha aday olabilmesi iki ana şarta bağlı bulunuyor: Ya anayasanın doğrudan değiştirilmesi gerekiyor ya da meclisin mevcut görev süresi dolmadan erken seçim kararı alması şart koşuluyor. Anayasanın 116. maddesi, meclisin seçimleri yenileyebilmesi için 600 milletvekilinden en az 360'ının onayını arıyor. İktidar blokunun parlamento çoğunluğu bu eşiğin altında kalırken, 56 sandalyeye sahip Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) eksik oyları tamamlayabilecek kilit bir aktör haline geliyor.
Yazarlar, Türkiye'deki muhalefet cephesine yönelik baskılar ile Kürt siyasetine yönelik açılım hamlesinin aynı stratejik aklın iki parçası olduğunu savunuyor. Cumhuriyet Halk Partisi'nin yaşadığı iç krizler, kurultay süreçlerine yönelik yargı müdahaleleri, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanması ve yargılanması gibi gelişmelerle birlikte ana muhalefetin 91 vekilin ayrılmasıyla bölünmesi, DEM Parti'nin bir alternatif çoğunluk kurma ihtimalini ortadan kaldırdı. Bu zayıflama, Kürt sorununun geleneksel muhalefet için her zaman iki ucu keskin bir kılıç olmasına dayandırılıyor; CHP Kürt seçmene yaklaştığında terörle iş birliği suçlamalarıyla karşılaşıyor, geri çekildiğinde ise iktidara gelebilecek aritmetiği kuramıyordu. 2026 yılındaki baskılar muhalefetin bu ikilemini açık bir bağımlılığa dönüştürdü ve DEM Parti'nin iktidarla müzakere etmeyi reddetmesini oldukça maliyetli kıldı.
Daha önceki barış arayışlarında Kürt partisinin güçlenmesi iktidarın milliyetçi oylarını erittiği için hükümet müzakere masasından sandığa dönmüştü. Ancak zayıflamış ve parçalanmış bir muhalefet ortamında DEM Parti, artık iktidara alternatif bir blok oluşturamadan Erdoğan’ın anayasal projesine destek verebilecek bir konuma yerleşti. Buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan, süreci doğrudan kendi üzerine almaktan kaçınarak belirli bir mesafeyi koruyor. Bunun nedeni, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin müzakerelere meşruiyet alanı açmasına karşın, verilecek tavizlerin doğrudan cumhurbaşkanı tarafından sahiplenilmesinin Cumhur İttifakı'nın tabanını rahatsız edebilme riski olarak açıklanıyor. Sürecin yasa yoluyla yürütülmesi, devlete kurumsal yetki kazandırırken cumhurbaşkanını şahsi bir garantör yapmıyor ve olası siyasi maliyetlerde geri çekilme alanı tanıyor.
Suriye’de Amerikan Çekilmesi ve Kapanan Fırsat Pencereleri
Analize göre Suriye sahasındaki dinamikler, Washington’ın bölgedeki varlığını sonlandırmasıyla geri döndürülemez bir evreye girdi. ABD'nin 2014 yılında IŞİD ile mücadele gerekçesiyle başlattığı ve 2015'te SDG'nin kurulmasıyla ana yerel ortağı haline getirdiği iş birliği, Ankara'nın çok sert itirazlarına ve sınır ötesi askeri operasyonlarına rağmen on yıl sürdü. Bu ortaklık, Suriye'nin kuzeydoğusundaki özerk yönetimi uluslararası alanda görünür kılsa ve Avrupa başkentlerinde sempati toplasa da hiçbir zaman bağlayıcı bir siyasi güvenlik garantisine dönüşmedi. Washington askeri misyonunun bittiğine karar vererek birliklerini çektiğinde, ardından Suriye'yi teröre destek veren ülkeler listesinden çıkardı ve Şam'daki yeni merkezi yönetimle normalleşme rotasına girdi.
SDG lideri Mazlum Abdi'nin Amerikan güvencesinin sınırlarını uzun süredir bildiği ve bu askeri ortaklığı siyasi bir teminata çevirmeye çalıştığı belirtiliyor. Ancak Amerikan koruma kalkanının kalkması, Kürt aktörlerin seçeneklerini hızla tüketti. Abdullah Öcalan'ın silahsızlanma çağrısıyla da birleşen bu durum, Abdi'yi savunmasız kalan askeri mevzileri bırakıp Şam'daki devlet kurumları içinde belirsiz bir entegrasyona razı olmaya zorladı. Daha önce Amerikan şemsiyesi altında toprak muhafaza eden Kürt hareketi, aniden Şam'da anayasal haklar, temsil ve yerel yönetim pazarlığı yapmaya çalışan bir konuma geriledi. 2013-2015 döneminde Kobani kuşatması ve IŞİD mücadelesiyle bölgesel seçeneklerini genişleten Kürt hareketi için ABD'nin çekilmesi ve SDG'nin lağvedilmesi bu manevra alanını tamamen kapattı.
Bölgesel krizlerin Kürt aktörlerin değerini artıracağı beklentisi de kalıcı bir avantaja dönüşemedi. İran ile yaşanan askeri çatışmalar sırasında ABD yönetiminin İranlı Kürt gruplarla temas kurması ve Irak sınırından bir kara unsuru oluşturma fikri, Ankara'nın diplomatik baskısı ve Iraklı Kürt liderlerin bölgesel bir savaşın içine çekilmekten kaçınması nedeniyle hızla akamete uğradı. Ankara, yabancı güçlerin bölgedeki Kürt unsurlarla kalıcı ittifaklar kurmasını ve yeni özerk yapılar üretmesini hem diplomasiyle hem de sahadaki kesintisiz askeri gözetim mekanizmalarıyla engelledi.
Askeri Dönüşüm ve Gerilla Modelinin Zayıflaması
Analizin üzerinde durduğu temel unsurlardan biri de son on yılda savaş teknolojisinde yaşanan radikal dönüşümdür. Geleneksel gerilla hareketlerinin en büyük avantajı olan coğrafi araziye yayılma, gizlenme ve zamana oynayarak düzenli orduları yıpratma stratejisi; gelişmiş insansız hava araçları, kesintisiz istihbarat, gözetleme ve hassas güdümlü mühimmatların devreye girmesiyle büyük oranda etkisiz hale geldi. Türkiye'nin Irak ve Suriye'nin kuzeyinde bu teknolojik üstünlüğü uzun yıllardır kesintisiz kullanması, örgütün gizlenme, toparlanma ve hareket kabiliyetini asgari seviyeye indirdi.
Askeri teknolojideki bu değişim, sahada silahlı direncin sürdürülebilirliğini tüketirken siyasi uzlaşma arayışlarını hızlandırdı. Hem Abdullah Öcalan hem de Devlet Bahçeli bu dönüşümü erken fark eden aktörler olarak tanımlanıyor. Öcalan'ın silahlı mücadelenin devrini tamamladığını kabul etmesi ile Bahçeli'nin siyasi bir kapı aralaması farklı saiklerle gerçekleşmiş olsa da sahadaki stratejik sıkışmanın kaçınılmaz bir sonucu olarak birbirini tamamladı. Türkiye'nin yürüttüğü askeri baskı, bölgesel alternatiflerin tükenmesiyle birleştiğinde siyasi uzlaşmanın şartları olgunlaşmış oldu.
Öcalan’ın Şahsi Nüfuzu ve Yasal Çerçevenin Sınırları
Sürecin hızlı ilerlemesinde Abdullah Öcalan’ın tarihi ve şahsi otoritesinin belirleyici olduğu kabul ediliyor. 1998 öncesinde Suriye sahasında bizzat eğittiği ve birlikte çalıştığı komutanlar üzerindeki etkisi, Öcalan'ın onlarca yıllık cezaevi koşullarına rağmen örgüt kadrolarını ortak bir karara yönlendirmesini mümkün kıldı. Bu sayede Türkiye’deki yasal adımlarla Suriye’deki askeri entegrasyon birbirine paralel biçimde yürütülebildi. Ancak yazarlar, bu gücün aynı zamanda sistemik bir zaaf taşıdığını; Öcalan’ın otoritesinin kişisel olduğunu, herhangi bir kuruma ya da halefe devredilemeyeceğini belirtiyor.
Meclisten geçen yasal düzenleme, örgütün ve tüm bağlı yapılarının faaliyetlerine son vermesi, dağılması ve silahlarını teslim etmesi şartına bağlanmış durumda. Milli Güvenlik Kurulu'nun (MGK) teyidi olmadan yürürlüğe girmeyen bu düzenleme, Suriye'deki güçlerin tasfiyesini doğrudan Türkiye'ye dönüş yapacak unsurların durumuna bağlıyor. Ancak çıkarılan yasa Öcalan'ın durumunu kapsamıyor; 2005 öncesinde işlenen suçlardan müebbet hapis cezası alanlar kapsam dışı bırakıldığı için Öcalan'ın tahliyesi anlaşmanın bir parçası değil, DEM Parti'nin bir talebi olarak kalıyor. Öcalan zaten 2025 başındaki çağrısıyla ayrı devlet, federasyon, idari özerklik veya "kültürelci çözümler"den vazgeçtiğini açıklamış, böylece örgütün hedeflerini kendi şahsi durumunu garantiye almadan daraltmıştı.
Ayrıca ne Öcalan'ın ne de Mazlum Abdi'nin homojen bir Kürt kitlesini temsil etmediği hatırlatılıyor. Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile SDG arasındaki kırılgan ortaklık, Arap aşiretlerinin güvensizliği ve Kadın Koruma Birlikleri'nin (YPJ) bağımsız yapılarını kaybetmeye direnmesi iç bölünmelerin sürdüğünü gösteriyor. Kuzey Irak boyutu da denklemin dışında değil; silahların teslimi Süleymaniye ve Erbil yönetimlerinin ortak denetimine ihtiyaç duyuyor. Kürt aktörlerin temel talebi olan anayasal güvence ise belirsizliğini koruyor. 2013'teki "Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" kanununun yerini bugün "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" kanunu almış olsa da her iki düzenleme de hakları anayasal bir statüye kavuşturmadan yalnızca silahlı hareketi tasfiye etmeyi hedefliyor.
Kalıcı Güvencelerin Yokluğu ve Gelecek Riskleri
Analiz, varılan mutabakatların en büyük eksikliğinin bağımsız bir garantörden yoksun oluşu olduğuna işaret ediyor. Türkiye’deki yasa; cezaların infazının ertelenmesini 5 ila 10 yıllık denetim sürelerine bağlıyor, soruşturmaları askıya alıyor ancak silahsızlanmanın gerçekleşip gerçekleşmediğine tamamen güvenlik bürokrasisi ve Cumhurbaşkanı başkanlığındaki MGK karar veriyor. Devlet, sürecin hem tarafı hem de tek hakemi konumunda bulunuyor. Geçmişte Dolmabahçe sürecinde konuşulan bağımsız izleme heyetleri dahi reddedilirken, sürecin tamamen Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki kurullar ve güvenlik birimlerince yürütülmesi güvence eksikliğini derinleştiriyor.
Şam yönetiminin attığı adımlar ise kimliksiz bırakılan Kürtlere vatandaşlık verilmesi, Kürtçe eğitime izin verilmesi ve İlham Ahmed gibi figürlere üst düzey görevler vaat edilmesi gibi daha görünür tavizler içeriyor. Ancak bu kazanımlar kolektif bir özerklik sağlamak yerine, hakların tek merkezden lütfedildiği kırılgan bir yapı sunuyor. Henüz Alevileri, Dürzileri ve Hristiyanları bile koruma kapasitesi gösteremeyen, intikam saldırılarını engelleyemeyen Şam'ın kararnamelerle Kürtlerin güvenliğini sağlayabileceği şüpheli görülüyor.
Gasco ve Abrami, Türkçedeki "Sabırla koruk helva olur" atasözüne atıfta bulunarak, uzun yıllar süren sabrın sınırın her iki tarafında da askeri tasfiyeyi mümkün kılan bir uzlaşı doğurduğunu ifade ediyor. Ancak bölgesel kargaşa, iç siyasi ihtiyaçlar ve jeopolitik baskıların örtüşmesiyle yakalanan bu olgunluk anı, henüz kalıcı bir barış üretmiş değil. Hakların anayasal ve kurumsal teminatlara bağlanmadığı, devletlerin tek taraflı tasarruflarına terk edildiği bu geçiş dönemi, çıkarlar yeniden çatıştığında veya bölgesel dengeler değiştiğinde dağılma riskini bünyesinde barındırıyor. Dolayısıyla mevcut durum, kesin bir çözüme ulaşmış bir başarıdan ziyade, korunması son derece zor olan kırılgan bir fırsat penceresi olarak varlığını sürdürüyor.