SON DAKİKA

İran ve Küresel Gücün Yeni Kuralları

Robert A. Pape, 1991 Körfez Savaşı ile başlayan ABD hegemonyasının sona erdiğini savunuyor. Analize göre, teknolojik yayılım ve İran'ın asimetrik direnci, tek kutuplu dünya düzenini çok kutuplu yeni bir yapıya dönüştürdü.

Haber Giriş Tarihi: 27.07.2026 10:08
Haber Güncellenme Tarihi: 27.07.2026 10:20
Kaynak: Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
İran ve Küresel Gücün Yeni Kuralları

1991 yılındaki Körfez Savaşı, Soğuk Savaş sonrası küresel düzenin mimarisini çizen ve Amerikan hegemonyasının zirve noktasını temsil eden temel bir milat olarak tarihe geçmişti. Irak lideri Saddam Hüseyin’in devasa kara ordusunun ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri tarafından haftalar içinde darmadağın edilmesi, Washington’ın tek kutuplu dünyadaki tartışmasız ve rakipsiz askeri üstünlüğünü tüm dünyaya simgelemişti. Bu ezici askeri güç, sadece bölgesel bir zafer getirmekle kalmamış; Batı merkezli küreselleşmenin, uluslararası finansal mimarinin ve "Pax Americana" olarak adlandırılan Amerikan barışının temel sütununu oluşturmuştu. Ancak Robert A. Pape’in Foreign Affairs sayfalarında kaleme aldığı “İran ve Küresel Gücün Yeni Kuralları” başlıklı derinlikli analiz, 1990’ların başında temelleri atılan bu askeri ve siyasi dönemin artık kesin biçimde kapandığını ilan ediyor. Günümüzde Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz ve çevresinde tırmanan jeopolitik fay hatları ile İran’ın ABD ve müttefiklerine karşı sergilediği çetin ve asimetrik direnç, 1991’de kurulan denklemin tamamen tersine döndüğünü gösteriyor. Küreselleşmenin getirdiği teknolojik yayılım, askeri güç kullanımının maliyetini katlayarak güç dengelerinin ve etki alanlarının kurallarını baştan yazıyor.

İkinci Hassas Mühimmat Devrimi ve Asimetrik Caydırıcılık

Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana büyük güçlerin, özellikle de Birleşik Devletler’in tekelinde bulunan hassas güdümlü mühimmatlar, gelişmiş füze teknolojileri ve otonom sistemler artık küresel bir yayılım sürecine girdi. Makalede "ikinci hassas mühimmat devrimi" olarak tanımlanan bu süreç, askeri gücün doğasını ve simetrisini kökten bir değişime uğratmış durumdadır. Zira geçmişte yalnızca milyarlarca dolarlık savunma bütçelerine sahip devasa devletlerin üretebildiği veya tedarik edebildiği öldürücü vuruş gücü, bugün küresel pazarların, tersine mühendisliğin ve ucuz çip teknolojilerinin yardımıyla asimetrik aktörlerin ve nispeten daha zayıf devletlerin kolayca erişebildiği birer araca dönüştü.

Bu durum, ABD’nin onlarca yıldır dünyanın dört bir yanında sürdürdüğü askeri güç kullanma maliyetini dramatik biçimde artırdı. Birleşik Devletler Donanması’nın gururu olan ve denizlerdeki güç projeksiyonunun ana omurgasını oluşturan milyarlarca dolarlık uçak gemileri ile aegis kruvazörleri, bugün birkaç bin dolarlık kamikaze insansız hava araçları ve ucuz seyir füzeleri karşısında ciddi risklerle yüzleşmektedir. Pahalı hava savunma füzelerinin maliyetsiz dron sürülere karşı harcanması, askeri lojistik ve finansal açıdan sürdürülemez bir denklem yaratmaktadır. İran örneğinde netleşen bu yeni gerçeklik, Washington’ın rakiplerini doğrudan askeri güç tehdidiyle kolayca dize getirebildiği, minimum zayiatla kesin zaferler elde ettiği o münhasır dönemin sonunu simgelemektedir.

Sermaye ve Askeri Üstünlük Arasındaki Doğrusal Bağın Kopuşu

Klasik uluslararası ilişkiler teorilerinde ve 20. yüzyılın stratejik doktrinlerinde ekonomik zenginlik, doğrudan konvansiyonel askeri üstünlüğe; askeri üstünlük ise nihai olarak siyasi kontrole ve bölgesel tahakküme dönüşmekteydi. Ancak yeni küresel güç kuralları altında bu doğrusal ve mekanik ilişki tamamen kırılmış durumdadır. İran’ın ağır yaptırımlara, uluslararası izolasyona ve ekonomik darboğazlara rağmen geliştirdiği savunma konsepti, sınırlı finansal kaynaklara sahip aktörlerin bile devasa askeri bütçeli süper güçlere karşı nasıl etkili bir caydırıcılık kalkanı oluşturabileceğinin en somut örneğidir.

Küresel teknoloji pazarlarına erişimin kolaylaşması ve asimetrik harp konseptlerinin ustalıkla benimsenmesi, İran’ın devasa bir konvansiyonel donanmaya veya hava kuvvetlerine ihtiyaç duymadan bölgesel dengeleri etkilemesini sağladı. Hürmüz Boğazı gibi dünya petrol ticaretinin can damarı olan son derece kritik deniz geçitlerinde ve stratejik boğazlarda oluşturulan tehdit algısı, ABD ve Batılı müttefikleri için deniz seyrüsefer güvenliğini sağlama maliyetini inanılmaz seviyelere tırmandırdı. Yüksek teknolojili devasa askeri varlığın bölgede konuşlandırılmış olması, artık tek başına rakipleri caydırmaya ya da siyasi iradeyi dayatmaya yetmiyor. Akıllı caydırıcılık geliştiren görece zayıf aktörler, süper güçlerin hareket alanını daraltarak onları yıpratma savaşına çekmeyi başarıyor.

Çok Kutuplu Düzende İttifak Ağlarının Aşınması ve Yeni Sınırlar

ABD’nin Soğuk Savaş sonrası kurduğu küresel liderlik, inşa ettiği uluslararası kurumlar, güvenilir ittifak ağları ve yumuşak güç unsurlarından beslenmekteydi. Ancak son yıllarda Washington’ın uyguladığı tutarsız dış politika adımları, anlık stratejik değişimler ve müttefiklerin güvenlik kaygılarını arka plana atan yaklaşımı, küresel güven zeminini ciddi şekilde zedeledi. Geçmişte bir askeri müdahale öncesinde BM veya NATO çatısı altında uluslararası meşruiyet zemini oluşturan ve geniş koalisyonları arkasına alan Washington, bugün bölgesel krizlerde ortaklarını ikna etmekte ve ortak bir askeri cephe kurmakta zorlanmaktadır.

Müttefik devletler, Washington’ın uzun vadeli taahhütlerindeki öngörülemezlik nedeniyle artık kendi alternatif güvenlik arayışlarına yönelmekte, stratejik özerkliklerini artırmaya çalışmaktadır. Üstelik askeri gücün tek taraflı uygulanmasının tırmandırdığı gerilimler, küresel tedarik zincirlerini ve enerji hatlarını sürekli bir kriz ortamına sürüklemektedir. Büyük güçlerin askeri varlığı bir istikrar unsuru olmaktan çıkıp, çatışmanın ve belirsizliğin ana kaynağı haline gelmektedir.

ABD’nin İran ve benzeri bölgesel aktörler karşısında yaşadığı stratejik sınırlandırmalar, küresel güç dengelerinde merkezi otoritelerin zayıfladığı, krizlerin süreğen hale geldiği ve çok kutupluluğun kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul edildiği yeni bir döneme girildiğini gösteriyor. Gücün merkezsizleştiği, teknolojinin asimetrik avantaj sağladığı ve stratejik geçitlerin rekabet alanına dönüştüğü bu yeni uluslararası sistemde, hiçbir süper güç tek başına küresel düzeni dayatma veya rakiplerini tamamen oyun dışı bırakma kapasitesine sahip değildir. 1991 Körfez Savaşı ile başlayan Amerikan tek kutupluluğu ilüzyonu, Hürmüz Boğazı’nın karmaşık ve maliyetli sularında yerini çok kutuplu dünyanın sert ve yeni kurallarına bırakmaktadır.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.