SON DAKİKA

MEŞİN YUVARLAĞIN PEŞİNDE DÜNYA KUPASI

Yazının Giriş Tarihi: 08.06.2026 21:52
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.06.2026 22:07

“Dünyanın oyunları-3”

YENİ ŞAMPİYON

1998, Fransa...

Format değişmiş, katılımcı ülke sayısı 24’ten 32’ye yükseltilmişti. Birinci tur maçları 8 grupta oynanmıştı. Üçüncülük kontenjanı kaldırılmıştı. İlk iki sırayı alan takımlar eleme turlarına devam etmişti.

Yeniler Jamaika, Japonya ve Güney Afrika olmuştu. Dağılan Yugoslavya’nın ardından Sırbistan-Karadağ (Yugoslavya Federal Cumhuriyeti adıyla) ve Hırvatistan iki ayrı ülke olarak katılmıştı. Kupa, bir anlamda birleşenlerin, dağılanların tarihi olmuştu.

ABD-İran maçı dikkat çekem maçlardan biriydi. Beklentilerin aksine centilmence oynandı. Mhhdevikiya’nın 84’teki golüyle İran 2-1 kazandı. Genç adamlar, majestelerine de FIFA’ya da medya ve medyacılara aldırmamıştı.

Hırvatistan, üçüncülük maçında yıldızları Suker ve Prosinecki ile Hollanda’yı 2-1 mağlup etti. İlk kez katıldığı turnuvada Büyük Usta Modric ve takım büyük bir başarıya imza attı.

12 Temmuz 1998/Pazar, Fransa Stadyumu, Saint-Denis/Fransa

Brezilya-Fransa: 0-3

Fransa ilk kez ev sahibiydi... İlk kez final görmüştü. Favori doğal olarak Brezilya’ydı. Lakin Fransa’nın Zizou’su (Zinedine Yazid Zidane) vardı. Turnuvanın has yıldızlarından biri olmuştu.

Zidane, final maçında güneşe döndü, ilk devre de attığı 2 golle kupaya sımsıkı yapıştı Cezayirli Fransız. Petit, 90+3’te skoru 3-0 olarak belirledi.

Dünya, yeni -yedinci ülke- şampiyona selam durmuştu.

Suker, 6 golle kral olmuştu. Altın Top ödülünü alan Ronaldo, fenomen olmanın başlangıç adımlarını atmıştı. İngiliz Owen, en iyi genç oyuncu seçilmişti.

Kaleci Barthez, Roberto Carlos, Thuram, Frank de Boer, Rivaldo, Laudrup kardeşler (Michael ve Brian), Bergkamp ve Batistuta yıldız parlatmıştı.

Suker, Zidane ve Ronaldo’dan sonra turnuvaya damga vuran futbolcu olmuştu.

Zidane ve arkadaşları, küresel hareketlilikler ve göç dalgaları üzerinden şekillenen bir dünyada, hızla çok kültürlü bir yapıya yönelen Avrupa’da, Fransa’nın başarısının bir sembolü olarak görülmüştü. Tarihçi Benjamin Stora, 1998 Dünya Kupası için bir not düşmüştü;

“Böylece Fransa tarihinde bir dönem kapanmıştır; çünkü artık görülmüştür ki bir birey aynı anda hem Cezayir milliyetçisi babasına hem de Fransa’ya sadık olabilir; aynı anda hem Müslüman hem de tam anlamıyla bir Fransız olabilir.”

İngiltere ile Arjantin arasında oynanan unutulmaz son 16 turu maçında, David Beckham rakip oyuncu Diego Simeone’ye yaptığı -saçma- hareket sebebiyle kırmızı kart görmüş, takımını eksik bırakmıştı. Beckham ülkesinde çok uzun süre çok ağır eleştirilere ve tepkilere maruz kalmıştı.

ABD-İran Maçı, İki takım oyuncularının yan yana gelerek dostluk mesajları vermesi, fotoğraf çektirmesi turnuvanın en güzel anlarından biri olarak kayıtlara geçmişti.

ABD Devlet Başkanı Bill Clinton, futbol diplomasisinin önemini vurgulamış ve İran’ı kutlamıştı. İran Devlet Başkanı Hatemi dostluk” ruhunu öne çıkarmıştı.

Dini Lider Ali Hamaney ise, -ilginç bir biçimde- galibiyeti İslam Devrimi’nin bir başarısı olarak yorumlamıştı. Ancak “majestelerinin devriminin” başarısı tek maçlık olsa gerekti ki İran bir üst tura geçememişti.

Meşin yuvarlak ve genç adamlar, majestelerine ve bir kısım medyacılara karşın “barış” demişti.

Mahalle maçlarında maç uzayınca “gol atan galip” denir ve gol atılınca maç biterdi. FIFA bunu “Altın Gol” adıyla kurallara koymuştu.

Meşin yuvarlak, zaman zaman köşeli hâle gelse de her seferinde özüne dönmüş, kimseye aldırmadan dönüşüne devam etmişti. Edecekti de...

Ama biz bir türlü kupaya katılamıyorduk.

MÜJDELER OLSUN, TÜRKLER KUPA’DA

2002, Güney Kore/Japonya...

Çeliğe çifte su verilmiş, Türk kılıcı nihayet parlamıştı.

Galatasaray, Fatih Terim önderliğinde, Hagi, Popescu, Taffarel gibi dünya yıldızlarıyla destekli müthiş jenerasyonuyla muazzam bir başarı hikâyesi yazmıştı.

Takım, Süper Lig’de 4 yıl üst üste şampiyon olmuştu. Sonra misyonu gereği “Türk olmayan takımları bir bir yenerek” UEFA Avrupa Kupası ve UEFA Süper Kupa zaferini tarihe altın harflerle kaydetmişti.

Galatasaray ağırlıklı Millî Takım, yürüyüşe devam etmiş ve Şenol Güneş ile Dünya Kupası’na katılma hakkı elde etmişti.

Bu büyük bir gurur ve mutluluktu...

Aslında Türkiye, kupaya çok da yabancı değildi. 1950 kupasına katılmayı hak etmişti fakat finansal sorunlar nedeniyle iştirak edememişti.

Ardından 1954... Türkiye’nin elemelerdeki rakibi İspanya olmuştu. Ay Yıldızlılar, deplasmanda 4-1 kaybetmiş ama evde 1-0 kazanmıştı. O zamanlarda averaj uygulaması yoktu. Bir üçüncü maç tarafsız saha da Roma da oynanmış, maç 2-2 bitmişti. Uzatma ve seri penaltılar henüz icat edilmemişti. 1954 Dünya Kupası’na gidecek takım “kura” ile belirlenecekti. 14 yaşındaki İtalyan çocuk Franco Gemma’nın çektiği kura da Türkiye çıkmıştı.

İsviçre’de Türkiye, havalı bir başlangıç yapmış, Güney Kore’yi 7-0 yenmişti.

Ardından Millî Takım Batı Almanya’ya 4-1 kaybetmişti.

Ne menem bir talihtir ki play-off maçında rakip yine Batı Almanya olmuştu. Almanlar 7-2 kazanmış ve biz eve dönmüştük.

3 maçta 10 gol (11’de yemiştik ama) atan Türkiye maç başına 3.3 gol ile ayrılmıştı turnuvadan. 3,3 ile maç başına en fazla gol atan takım ünvanını 2002’ye kadar elimizde tutmuştuk.

Ancak yenisi için 48 yıl beklemiştik.

2002 Dünya Kupası için Türkiye (UEFA) 1. Grupta yer almıştı. Millî Takım, 6 galibiyet, 3 beraberlik ve 1 mağlubiyetle 21 puan toplamış ve İsveç’in ardından ikinci olmuştu.

Play-off turunda rakip Avusturya olmuştu. Takım, ilk maçı Viyana’da Okan Buruk’un golüyle 1-0 kazanmıştı.

Rövanşta fırtına gibi esen Millîler Avusturya’yı 5-0 yenerek 48 yıl aradan sonra kupaya merhaba demişti.

İki ülkenin beraber ve aynı zamanda Asya kıtasında düzenlenen ilk kupaydı 2002.

C Grubu’nda yer alan Türkiye’nin rakipleri -maalesef- Brezilya, Kosta Rika ve Çin olmuştu. Maalesef Brezilya... Roberto Carlos, Cafu, Emerson, Ricardinho, Rivaldo, Kaka ve Rivaldo ve Ronaldo gibi yıldızlarıyla turnuvanın favorisiydi. Olsun, biz de en azından ikinci olur, yola devam ederdik.

3 Haziran 2002; Brezilya-Türkiye

Muhteşem oynayan Hasan Şaş’ın 45+2’de attığı o şahane golle 1-0 öne geçmiştik. Favori Brezilya şaşırmıştı. 50’de Ronaldo, 1-1’i bulmuştu. Maç artık bu skorla bitecek gibi iken 87’de bir penaltı ve Rivaldo’nun attığı golle 2-1 kazanmıştı Sambacılar.

Yenilmiştik ama Türk kılıcı olduğumuzu dünyaya göstermiştik.

9 Haziran 2002; Kosta Rika-Türkiye

Kesinlikle yenmemiz gereken rakipti Kosta Rika. İyi de oynamıştık fakat rakipte sıkı çıkmıştı. Emre Belözoğlu’nun 56’daki golüyle skoru almıştık. 3 puana çok yaklaşmışken 86’da gelen Parks’ın golü skoru 1-1 olarak belirlemişti.

13 Haziran 2002; Türkiye-Çin

Çin’i yenmekten başka çaremiz yoktu. Ama bu yetmeyebilirdi. Olmazdı ya Kosta Rika, Brezilya’yı yenerse biz ancak üçüncü olurduk.

Burası Dünya Kupası’ydı lakin bizdeki bazı medyacılar, Brezilya’nın kendini yormayacağını, hatta yatacağını söylemişler, yazmışlardı. Koca koca kişiler... Artık kupayı nasıl seyrediyorlarsa.

Dünyayı şaşırtan Hasan Şaş ve Bülent Korkmaz’ın golleriyle 10 dakika içinde 2-0’ı bulmuştuk biz. 85’te Ümit Davala 3-0 demişti.

Aynı saatte oynanan maçta Brezilya, komşu/aynı kıta falan dememiş Kosta Rika’yı 5-2 yenmişti.

İşte! Son 16’daydık.

18 Haziran 2002; Japonya-Türkiye

Ev sahibiyle oynamak kolay değildi ama... Ak Tolgalı Beylerbeyi Şenol Güneş haykırmıştı ilerle diye... Takım 11 atlı akıncı çocuklar gibi şendi...

Büyük yolculukta sürpriz golcü Ümit Davala 12’de sahne aldı, bütün bir ülkeyi ayağa kaldırdı. Türkiye, bu golle 1-0 kazandı.

İlginç; Millî Takım azimle yürürken bazı medyacıların beklentilerini karşılayamıyordu... Ne istiyordu bu kocamışlar?

Çeyrek final;

22 Haziran 2002; Senegal-Türkiye

Sürprizci Senegal’di bu defa rakip. Tahminlerin üstünde bir performans gösteren iki ülke 90 dakika içinde yenişemedi. Uzatma devrelerinin hemen başında, 94’te kısmet geldi. Kızılderili tıraşlı Ümit Davala, sağdan harika bir top gönderdi. Hareketlenen İlhan Mansız topa dokundu... O top aşkına kavuştu, filelerle kucaklaştı. Aman Allah!

Aman Allah! Bu bir “Altın Goldü” ve Türkiye yarı finaldeydi.

Hayrolsun! Finale mi gidiyordu bu büyük yolculuk... Ancak medyacıların bir kısmı hâlâ Şenol Güneş ve futbolcularından memnun değildi. Neymiş; Türkiye, hiçbir Avrupa ülkesiyle oynamamış(mış).

Ne olacaktı? Fikstüre aldırmayıp Almanya ya da İngiltere’nin karşısına mı çıkacaktık?

Tövbe tövbe...

Yarı final;

26 Haziran 2002; Brezilya-Türkiye

Ne bu şimdi, bir turnuva da Brezilya ile ikinci defa oynamak... FIFA, hangi taş düşsün senin başına?

“Bu Brezilya, bu defa hiç şans tanımaz, bizi çiğ çiğ yer...” Diye düşünenler, yazanlar vardı. Ve Sambacılar bize fark atsaydı sevinecek olanlar... Yahu gerçekten -Allah korusun- böyle bir şey olursa karizmamız çizilir, Türk kılıcı vallahi “Turkish delight” olurdu.

Ama kazın da bir ayağı vardı yahu! Aslanlar gibiydi Millî Takım. Başa baş bir oyun oynadı sahada. Hayli kastı sambacıları. Başta Rivaldo olmak üzere nevri döndü Brezilya’nın. Ama futbol bu, Ronaldo’nun 49’daki tek golüyle Brezilya 1-0 kazandı.

Büyük yürüyüşümüz son bulmuş, final yolu kapanmıştı. Şenol Güneş ve ekibi aslanlar gibi mücadele etmiş, çok büyük bir başarıya imza atmıştı. Takım, büyük bir hüzünle fakat başları dimdik bir biçimde sahadan ayrılmıştı.

Medyacılar durur mu? Bu defa bu Millî Takım, final oynamalıydı teranesine başlamışlardı. Allah’tan tarihin en kötü Brezilya’sı demeyi akıl etmemişlerdi.

29 Haziran 2002; Güney Kore-Türkiye

Üçüncülük maçlarını pek sevmem ve gereksiz bulurum ama taraflardan biri kendiniz olunca iş biraz değişiyormuş.

İki dost ülke maça harika başladı. Turnuvaların en erken golüyle (10,8. saniye; H. Şükür) öne geçtik. Ev sahibi eşitliği yakalasa da İlhan Mansız’ın 2 golüyle 3-1’i elde ettik. İlave edilen sürelerde gelen Güney Kore golü skoru 3-2 olarak belirledi.

Türkiye, yıllar sonra katıldığı kupadan alnın akıyla çıkmış, üçüncü olmuştu.

Dostlukla başlayan maç aynı şekilde sona ermişti. Bizim çocuklar, büyük bir üzüntü yaşayan Güney Koreli meslektaşlarının ellerinden tutarak tribünleri birlikte selamlamışlardı.

Türkiye, bu şahane dostluğuyla fair-play ödülünü de kazanmıştı.

30 Haziran 2002/Pazar, Uluslararası Yokohama Stadyumu, Yokohama/Japonya

Almanya-Brezilya: 0-2

Brezilya finalin beklenen takımıydı. Almanlar pek öyle değildi. Ama bir yerde bir kupa varsa bunlar her zaman iddialı olmuşlardı.

Brezilya’nın daha iyi oynadığı ilk devre golsüz bitti.

İkinci devre “Fenomen” Ronaldo Luis Nazario de Lima iki kez sahne aldı ve skoru 2-0 yaptı. Collina, son düdüğü çaldığında Sambacılar, şampiyonluğu kutlarken aynı zamanda beşinci kez şampiyonluk sevincini yaşadılar.

Turnuva, gerçek anlamda bizim turnuvamız olmuştu aslında;

Türkiye, 355 kez top çalma rakamıyla en çok top çalan takım olmuştu.

Yıldıray Baştürk, en çok faul yapılan futbolcuydu; 31 faul.

Alman Kahn 3, Brezilyalı Marcos 5 gol yerken Rüştü Reçber en çok kurtarış (34) yapan kaleci olmuştu.

Ronaldo, 8 gol ile krallık tacını kuşanmıştı.

Altın Top ödülünü bir kaleci, Kahn almıştı.

Rüştü Reçber, Roberto Carlos, Hiero, Rivaldo, Ballack, Klose, El-Hadji Diouf, Alpay Özalan, Ümit Davala yıldız parlatmıştı.

Ronaldo ile Hasan Şaş, turnuvaya büyük bir mühür basmıştı.

Soğuk Savaş bitmiş, hızlanan küreselleşme süreci, sermayenin, teknolojinin, bireylerin ve kültürel etkilerin dünya genelinde dolaşımını başlatmıştı. Doğu Asya küresel ekonominin en dinamik merkezlerinden biri hâline gelmişti.

ŞAMPİYON OLMADAN DA KAZANMAK

2006, Almanya...

Önceki turnuvanın finalisti Panzerler için evinde şampiyon olmaktan başka bir sonuç söz konusu bile olamazdı. Üstelik Brezilya yeniden şampiyon olursa 6 yapacaktı ki bu İtalya ve Almanya’nın toplamı demekti.

Biz, maalesef bu turnuvaya katılma hakkını elde edememiştik. Hâlbuki Türkiye çok yakışırdı. Gurbetçi vatandaşlarımızla turnuva Türk bayramına dönüşebilirdi. Hele bir de çeyrek ve/veya yarı final ülkeye seviye atlatırdı.

Başarı zordu. Başarıyı devam ettirmek, sürdürülebilir hâle getirmek çok daha zordu. Onlarca koşulu vardı.

İyi kulüplerin olmalıydı. Adil, ahlaki ve rekabete dayalı bir ligin olmalıydı. İyi ve kuralları yerli yerince uygulayan, planları olan federasyon gerekti. Onun sağlam kurulları, MHK ve iyi hakemler olmazsa olmazdı. Tabii bir de medya.

“Futbolun kadarsa ülken ya da ülken kadarsa futbolun” söylemine bağlı olarak eğitimli, adil ve üretken ekonomiye sahip bir ülke gerekti.

Her ne olursa olsun, kör gözüm parmağına taraftarlıktan kurtulmak gerekti.

Zaman buna pek uygun görünmüyordu lakin Galatasaray başarmıştı. Ardından Millî Takım başarmıştı. Tekrarları ve yenileri neden olmasındı...

Bunun için gerekli ve yeterli potansiyelimiz vardı. Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu Cumhuriyet’in vatandaşları bir gün bunu mutlaka başaracaktı.

Üçüncülük maçında Almanya, Portekiz’i 3-1 yendi lakin ne kazanan sevindi ne de kaybeden üzüldü.

9 Temmuz 2006/Pazar, Olimpiyat Stadyumu, “Birleşmiş şehir” Berlin/Almanya

İtalya-Fransa: 1-1 (5-3)

Hakemin penaltı kararı hayli tartışmalıydı ama topun başına Zidane geldi. Dakika 7, 1-0.

19. dakika; Pirlo korneri kullandı, -maçın kader adamı- Materazzi kafayla golü attı, 1-1.

Sonraki 70 dakika boyunca gol olmadı, oyun da hayli sıkıcıydı.

Uzatma devrelerinde de benzer bir durum yaşandı. Ta ki o son dakikaya kadar. O an ekrana gelen Zidane, Materazzi’nin göğsüne kafayı çaktı. Böyle bir durumda oyuncu refleksi, hele de o oyuncu İtalyan ve o İtalyan Materazzi olunca... Kurşun yemiş gibi yattı Materazzi. Kırmızı kart gören Zidane, gözyaşlarıyla sahaya veda etti.

Zaten tatsızdı final. Materazzi-Zidane olayı ve Fransız’ın kırmızısıyla hepten tat kaçtı.

Seri penaltılarda Trezeguet penaltıyı kaçırınca İtalya 5-3 kazanıp şampiyon oldu.

Elbette şampiyonu tebrik etmek ve kutlamak gerek. Lakin taraf olmayınca şampiyonun penaltılarla belirlenmesi futbolseverleri pek memnun etmiyor olsa gerekti.

Miroslav Klose, 5 golle gol kralı olmuştu.

Altın Top ödülünü Zidane kazanmıştı.

İtalyan kaleci Yaşin Ödülünü alırken Lukas Podolski, en iyi genç oyuncu olmuştu.

Roberto Ayala, John Terry, Gianluca Zambrotta, Ze Roberto, Vieira, Ballack, Toti, Pirlo, Luis Figo, Hernan Crespo, Thierry Henry, Klose ve Luca Toni yıldız parlatmıştı.

Yeni milenyum Avrupa’nın dönüşüm yılları olmuştu.

AB (Avrupa Birliği) her anlamda genişlemişti. Ortak para birimi avro hayata tamamen girmişti.

Schengen düzenlemeleri sınırları kaldırmıştı. Hava yolu ulaşımının makul seviyelere gelmesi seyahatleri arttırmıştı. Küreselleşmenin hız kazandığı bu dönemde Avrupa, açık sınırlar, serbest dolaşım ve ortak pazar fikrinin başarı hikayesi olarak sunulmuştu.

Öte yandan göç hareketlerinin hızlanması Avrupa toplumlarının demografik yapısını değiştirmişti. Terör, Avrupalıları endişelendirmişti.

NİHAYET VİVA İSPANYA

2010, Güney Afrika...

FIFA, daha önce organizasyon yapılmamış olması sebebiyle 2010’un Afrika’da oynanacağını açıklamıştı ama hangi ülke? Adaylar Fas, Mısır, Libya/Tunus ve Güney Afrika olmuştu.

Seçimi Güney Afrika kazanmıştı. Sebep Mandela ise harika bir seçimdi lakin ilerleyen yıllarda rüşvet iddiaları ve itirafları gündeme gelecekti. Bu iddialara göre seçimi Fas kazanmıştı.

Üçüncülük maçında Almanya, Uruguay’ı 3-2 yendi.

10 Temmuz 2010/Pazar, Nelson Mandela Bay Stadyumu, Port Elizabeth/Güney Afrika

Hollanda-İspanya: 0-1

“Rüya Takımla” sahne almış, finaller görmüş ama bir türlü şampiyon olamamış Hollanda...

Bir türlü istediğine ulaşamamış, kupanın sıradan bir takımı olarak kalmayı bir türlü aşamamış İspanya...

Bir tarafta Wesley Sneijder, Arjen robben, Nistelroy, Babel, Kuyt... Öte tarafta Pique, Sergio Ramos, Puyol, Xabi Alonso, Andres Iniesta, Fabregas, Xavi Hernandez, David Villa... Daha Mata, Torres, Pedro, Navas, Cazorla gibiler var.

Bu maç 0-0 biter mi yahu? Golcüler suskun kalınca bitti. Uzatma devrelerinde de gol olmayacağı hissiyatı doğmuştu. Heitinga, 107’de ikinci sarıdan kızarmıştı. Artık seri penaltılar kaçınılmaz olmalıydı. Ancak Iniesta... Bitime sadece 4 dakika kala, İspanya için tarihi şampiyonluk golünü attı.

1964 ve 2008’de iki kez Avrupa Şampiyonu olan Matadorlar ilk dünya kupası hasretine Güney Afrika’da son vermişti.

Bereketli turnuva tam dört gol kralı çıkarmıştı; 5’er golle Thomas Müller, Sneijder, David Forlan ve David Villa tacı paylaşmıştı.

Altın Top ödülünü Uruguaylı Diego Forlan kazanmıştı.

Muslera’nın iyi performansına karşın Yaşin Ödülü Iker Casillas’ın olmuştu.

En iyi genç oyuncu Thomas Müller’di.

İspanya Millî Takımı’nın nerdeyse tamamının, Macion, Philipp Lahm, Schweinsteiger gibilerin yıldızı parlamıştı.

2010, şüphesiz iyi turnuvalardan biri olmuştu ancak turnuvaya damga vuran şey... Şey diyorum... Vuvuzela olmuştu, Güney Afrika kültürünün bir parçası... Borazana benzeyen bir şey. Ama maçlar boyunca susmayan o şey fazlasıyla rahatsız edici olmuştu.

EVDE BÜYÜK HÜSRAN

2014, Brezilya...

1950’den sonra Brezilya ikinci kez ev sahibi olmuştu.

FIFA, teknoloji kullanmaya “gol çizgisi” ile başlamaya karar vermişti. Gol çizgisi teknolojisi ilk kez bu turnuvada kullanılmıştı. Bununla birlikte kaybolan sprey kullanımı da başlamıştı.

6 kez dünya şampiyonu olan Sambacıların tek amacı evdeki bu kupayı müzeye kaldırmaktı elbette. Ama her zaman evdekiler kazanamamıştı kupayı, açık ve ağır favori olsalar bile.

Biz, yine yoktuk fakat 3 hakemimiz görev almıştı; Cüneyt Çakır ile yardımcıları Bahattin Duran ve Tarık Ongun...

8 Temmuz 2014... Mineirao Stadyumu, Belo Horizonte.

Yarı final maçı; Brezilya-Almanya: 1-7

Lütfen alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın. Varsa gözlüklerinizi temizlemeye uğraşmayın. Görme sorunundan endişelenmeyin.

Hayır, bir yanlışlık yok. Evet, bu bir dünya kupası maçı. Evet, Brezilya evinde, Almanya konuk. Sonuç; sıcak ülkeye zemheri düştü. Almanya, yarım saat içinde skoru 5-0 yaptı. İkinci devre 2 gol daha, 7-0. İnanılır gibi değildi.

Brezilya tek sayısını, -şeref golünü- 90’da Oscar ile attı, tarihi skor 7-1 olarak kayda geçti.

Bu, Brezilya için ikinci bir “ulusal felaket/Hiroşima” olmuştu.

13 Temmuz 2014/Pazar, Maracana Stadyumu, Rio de Janeiro/Brezilya

Almanya-Arjantin: 1-0

Lionel Andres Messi... 27 yaşına gelmişti. Tam anlamıyla bir yıldızdı. Aktif futbolcular arasında Cristiano Ronaldo ile rekabet hâlinde olsa da en iyisiydi. Beckenbauer ve Cruyff’u geçmiş, Pele ve Maradona ile kıyaslanır olmuştu çoktandır. Ama gelmiş geçmiş içinde en büyük olmak için bir dünya kupası gerekti. Kupa olmadan olmazdı. Bu turnuva son şansı olabilirdi. Üstelik attığı gollerle takımını finale taşımıştı.

Almanların derdi değildi tabii ki. Onlar, evde kaçan şampiyonluğu telafi etmekle meşguldü.

Maçta gol olmadı, 90 dakika 0-0 bitti. Uzatma devrelerinde gol olması da kolayına mümkün değildi. Ancak bir türlü “yıldız olma eşiğini” aşamamış Mario Götze, 113’de sahne aldı, attığı golle şampiyonu belirledi.

Kolombiyalı James Rodriguez 6 golle kral olmuştu. Thomas Müller yine atmış, 5 gole ulaşmıştı. Messi ve Neymar 4’er gol atmıştı.

Kupayı kazanamamıştı ancak Altın Top ödülü Messi’ye verilmişti. Yaşin Ödülünü Manuel Neuer almıştı.

Turnuva, öncelikle 7-1’lik Almanya-Brezilya maçıyla kayda geçmişti.

Miroslav Klose, toplam da 16 gole ulaşarak kupa tarihinin en golcü futbolcusu olmuştu.

Kosta Rika ve Kolombiya rüya gibi bir turnuva geçirmişti.

Van Persie’nin İspanya’ya “uçan kafası,” James’in Uruguay’a müthiş volesi, Messi’nin İran’a bazukası unutulmaz goller listesine girmişti.

Bir unutulmaz kare de golcü Luis Suarez’den gelmişti. Uruguaylı, İtalyan Chiellini’nin omzunu ısırmıştı. Benzer şekilde Hollandalı Nigel de Jong’un, Xabi Alonso’ya attığı tekme kayıtlarda yerini almıştı.

Brezilya, turnuva öncesinde ağır ve derin sorunlarla baş etme derdindeydi. Ekonomik eşitsizlikler ve altyapı problemleri can alıcıydı. Buna karşın turnuvaya ev sahipliği yapmak tartışmalara neden olmuştu. Turnuva harcamalarına karşı ülkede düzenlenen kitlesel protestolar, sporun ekonomi politiğine dair tartışmaları tetiklemişti.

Eh, futbolun da “majesteleri” vardı nihayetinde.

Meşin yuvarlak, şimdi gözünü gelecek turnuvaya dikmişti.

GENÇLİK, TECRÜBEYE KARŞI (Mbappe/Modric)

2018, Rusya...

Sovyetlerin dağılmasından sonra Rusya’nın organizasyonuydu bu. Aynı zamanda Doğu Avrupa’da düzenlenen ilk turnuvaydı. İzlanda ve Panama yeni konuklardı.

Belçika, İngiltere’yi 2-0 yenerek üçüncü oldu.

15 Temmuz 2018/Pazar, Lujniki Stadyumu, Moskova/Rusya

Fransa-Hırvatistan: 4-2

Eski Yugoslavya’nın şüphesiz bir spor kültürü ve kendine has bir ekolü vardı. Satranç ülkesinde basketbol ve teniste de yıldızlar geçmişte adından söz ettirmişti. Futbolda da Hajduk Split, Partizan ve Kızılyıldız (Crvena Zvesta) takımlarıyla ve Avrupa’nın 5 büyük ligindeki futbolcularıyla etkili olmuşlardı. Federasyonun dağılmasından sonra yeni sınırlarıyla yeni ülkeler, bu ekol ve kültürü devam ettirmişti. Hırvatistan bunlardan biriydi.

Turnuvalarda bir iyi bir kötü seyir gösteren Fransa, yıldızlarıyla ikinci şampiyonluk için çıkmıştı sahaya.

Golcü Mandzukic açtı perdeyi fakat kendi kalesine attı bu defa Hırvat. Perisic, arkadaşının gönlünü almak için 29’da golü attı, eşitliği getirdi. Ancak 39’da Griezmann penaltıdan tekrar Horozları sevindirdi.

İkinci devre daha iyi bir Fransa vardı. Skor 65’te Pogba ve Mbappe golleriyle 4-1 oldu. Mandzukic’in 69’daki golü belki kendisine teselli oldu oldu.

Fransa, bir kere daha şampiyon oldu.

Yılların ustası Luka Modric, gözyaşlarıyla ayrılmıştı sahadan. Bu öyle bir hüzündü ki az kalsın Fransızlar da ağlayacaktı.

Öte yandan Kylian Mbappe, yirmili yaşlara adım atarken ben bir yıldızım demişti.

Harry Kane, 6 golle krallığa ulaşırken “yeni çocuk” Mbappe 4 gol atmayı başarmıştı.

Messi ve Ronaldo, turnuvayı 1’er golle kapatmıştı.

Neyse ki Altın Top ödülünü Modric almıştı. Bu turnuvada gümüş (Eden Hazard) ve bronz (Griezmann) top ödülleri de verilmişti.

Yaşin Ödülü “Altın Eldiven” olarak değişmiş ve ödülü Thibaut Courtois kazanmıştı.

En İyi Genç Oyuncu; evet, Mbappe’ydi o.

Teknolojinin futbola girmesi devam etmişti. VAR (Video Assistant Referee/Video Yardımcı Hakem) sistemi ilk kez kullanılmıştı. VAR, iyi uygulamalarla geçerli not almıştı.

Hakemlerimiz Cüneyt Çakır, Bahattin Duran ve Tarık Ongun yine iyi bir sınav vermişti.

Meşin yuvarlağa fikri/düşüncesi sorulmuyor, teknoloji futbolun içine her fırsatta giriyordu. Yapacak bir şey yoktu, o, dönmekle yükümlüydü.

KATAR’IN ve/veya MESSİ’NİN KUPASI

2022, Katar...

Katar’da bir dünya kupası turnuvası... Neden olmasındı? Arap ve Müslüman dünyasında da bir turnuva elbette olmalıydı. Üstelik Asya, Güney Kore/Japonya’dan bu yana turnuva görmemişti. Fakat büyük sorun zamandı. Turnuva sezon sonu (Haziran/Temmuz) değil 20 Kasım-18 Aralık tarihleri arasında oynanmıştı. Avrupa liglerine ve dünyadaki birçok lige ara verilmişti.

Yine tatsız bir üçüncülük maçı; Hırvatistan, Fas’ı 2-1 yendi.

18 Aralık 2022/Pazar, Luseyl Stadyumu, Doha/Katar

Arjantin-Fransa: 3-3 (4-2)

Lionel Andres Messi... Dünyanın en büyük futbolcuları sıralamasında ilk üçe girmek için önünde sadece bir 90, değilse 120 dakika kalmıştı. O da değilse seri penaltılar. Yaş 35 olmuştu ve muhtemelen son şanstı bu.

Messi kararlıydı... 90 dakika da işi bitirmeyi kafasına koymuştu.

Arjantin, 23’te Messi’nin penaltısıyla skoru aldı, 1-0. Ardından Di Maria’nın golü geldi ve Tangocular kupayı kucaklamak için dakika saymaya başladı.

Messi ve arkadaşları ikinci devre kontrollü oyunu tercih etti. Bu oyun 80’e kadar sorun çıkarmadı. Fransa’nın genç yıldızı Mbappe de oyunda hiç yoktu sanki. Ama inatçıymış daçocuk... Ya da Messi’ye garezi vardı, sazı eline aldı. 80’de penaltıdan takımının golünü attı.Yetmedi, santrayla beraber bir gol daha atıverdi. 80-81... İki dakika da 2 gol. Arjantin ve tüm dünyadaki Messiciler için tam bir şok.

Uzatma devreleri. Herkes şok olsa da büyük futbolcular şok olamazdı. Di Maria kenarda gözyaşlarına boğulsa da Messi’nin ağlayacak durumu ve zamanı yoktu. 108’de bir gol daha attı ve hasretle beklediği kupanın bir kulpuna yapıştı. Kucaklamak için son 12 dakika.

Biri/birileri de Szymon Marciniak’a bi dur desin değil mi? Polonyalı bitime 2 dakika kala penaltı düdüğünü çaldı. O zaman Mbappe’ye bi dur densindi. Yok, yine attı Fransız; 3-3.

Bir de kader anı; son dakika da Kolo Muani çok net bir golü kaçırdı. Atsa, Fransa şampiyon...

Harika bir maç ve müthiş bir skor... Ama kenarda Di Maria o gün ölmediyse yiyecek ekmeği olduğundandır.

Seri penaltılar, Fransa-Arjantin;

İkisi penaltıdan 3 gol atmış Mbappe topun başında, 1-0.

Messi, basit bir plase, 1-1

Coman’ın penaltısını Martinez kurtardı, 1-1

Dybala attı, 1-2

Tchouameni auta attı, 1-2

Parades attı, 1-3

Kolo Muani attı, 2-3

Montiel attı, 2-4.

Messi şampiyon oldu. “Messili” Arjantin şampiyon oldu. Di Maria yine hüngür hüngür ağladı.

Messi’nin bir alacağı ya da meşin yuvarlağın bir borcu var idiyse hesap Katar’da kapanmıştı. Bu kupa Messi’nin kupası olmuştu.

5 gollü Mbappe, finaldeki 3 golüyle sayıyı 8’e çıkarmış ve gol kralı olmuştu.

Messi de 7 gol atmıştı. Ayrıca bir turnuvanın son 16 turunda, çeyrek finalinde, yarı finalinde ve finalde gol atan tek futbolcu olarak da kayıtlara girmişti.

Altın Top Messi’nin olurken Mbappe ve Modric, gümüş ve bronz topu almıştı.

Ayakkabı sıralaması; Mbappe, Messi ve Giroud olmuştu.

Altın Eldiveni Emiliano Martinez kapmıştı.

En İyi Genç Oyuncu Ödülü Enzo Fernandes’e verilmişti.

Netice de insanın, daha doğrusu majestelerinin olduğu her yerde siyaset olacaktı. Futbolun siyasetten tamamen bağımsız mümkün olmazdı. Buna kimse izin vermezdi.

1945’te ne demişti Orwell Usta; “İngiltere’de spor saplantısı yeterince berbat bir seviyededir fakat esas gelişmekte olan, bir yandan da oyuna merak salan ülkelerde daha fena duygular belirir. Hindistan ya da Burma gibi yerlerde seyircilerin sahaya dalmaması için polis kordonlarına ihtiyaç vardır. Burma’da, bir tarafın polisi geçtiğini ve kritik anda rakip takımın kalecisini engellemeye çalıştığını görmüştüm. 15 sene önce İspanya’da oynanan ilk büyük futbol maçı kontrol edilemeyen bir isyana yol açmıştı. Rekabetçi duygular öne çıktığı an, oyunu kurallara göre oynama isteği söner. İnsanlar bir tarafın kazandığını, diğerinin kaybettiğini görmek isterler. Zaferin hileli yollardan ya da seyircinin müdahalesi ile gelmiş olması unutulur. Seyirciler fiziksel olarak sahaya girmediklerinde bile bağırarak, rakip takım oyuncularını yuhalamalar ve küfürlerle yıldırarak oyunu etkilemek isterler. Profesyonel sporun fair-play ile zerre ilgisi yoktur. Daha çok nefretle, kıskançlıkla, kibirle, kurallara saygısızlıkla ve bir şiddet gösterisi izlemenin sadist mutluluğuyla örülüdür. Diğer bir ifadeyle, sadece silahların olmadığı bir savaş gibidir.”

Meşin yuvarlağın böyle şeylerle hiç ilgisi yoktu. Dünya’ya neden dönüyorsun denemeyecekse meşin yuvarlağa da söylenecek bir söz yoktu.

Belki bir gün dönüşü barış ve dostlukla sonuçlanırdı.

YİNE, YENİDEN

2026, ABD, Meksika, Kanada...

Her turnuva, meşin yuvarlak için yeni bir başlangıç, yeniden bir dönüştü.

Üstelik “Ay-Yıldız... Kırmızı-Beyaz...” Türkiye’m de vardı.

KAYNAKLAR:

Dr. Altay Atlı/ fikirturu.com

Vikipedi, Özgür Ansiklopedi

Socrates Dergi

Gazeteler

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.