Batı, Mülkiyet Hakkını Ancak Toprak Sahipleri Beyaz Olduğunda mı Hatırlıyor?
Batı, Mülkiyet Hakkını Ancak Toprak Sahipleri Beyaz Olduğunda mı Hatırlıyor?
Zimbabwe, Batı ile ilişkileri düzeltmek ve borç yapılandırması için 67 çiftliği Avrupalı sahiplerine iade etme kararı aldı. Tafi Mhaka'nın analizinde, mülkiyet hakkının savunulmasındaki seçicilik ve sömürgecilik dönemi çelişkileri eleştiriliyor.
Haber Giriş Tarihi: 30.05.2026 12:18
Haber Güncellenme Tarihi: 30.05.2026 12:21
Kaynak:
Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
El Cezire'de yayımlanan analiz, Zimbabwe’nin 2000’li yıllardaki toprak reformları sırasında kamulaştırılan 67 çiftliği yeniden Avrupalı sahiplerine iade etme kararını merkeze alıyor. Yazının temel iddiası oldukça sert: Batı dünyası, mülkiyet hakkını evrensel bir ilke olarak değil, beyaz mülk sahiplerinin çıkarları söz konusu olduğunda savunulan seçici bir değer olarak ele alıyor.
Makalenin yazarı Tafi Mhaka’ya göre Zimbabwe hükümeti, uzun yıllardır Batı ile bozulan ilişkilerini düzeltmek ve uluslararası finans kuruluşlarıyla yeniden entegrasyon sağlamak amacıyla Avrupa kökenli eski çiftlik sahiplerine yönelik tazmin ve iade sürecini hızlandırıyor. Bu süreç aynı zamanda Zimbabwe’nin milyarlarca dolarlık dış borç yükünü yeniden yapılandırma çabasının bir parçası olarak görülüyor.
Ancak tartışmanın merkezindeki soru tarihsel ve ahlaki bir soru:
Eğer bugün Avrupalı çiftçilerin mülkiyet hakları uluslararası hukuk, yatırım güvenliği ve insan hakları çerçevesinde korunuyorsa, sömürgecilik döneminde topraklarından sürülen milyonlarca Afrikalının hakları neden aynı hassasiyetle gündeme gelmedi?
Makale, bugünkü Zimbabwe’nin geçmişte İngiliz sömürge yönetimi altındaki Rodezya olduğunu hatırlatıyor. Cecil Rhodes’un öncülüğünde kurulan sömürge düzeni, yerli halkların topraklarını sistematik biçimde ele geçirirken uluslararası hukuk mekanizmaları sessiz kaldı. Ndebele Krallığı’nın yenilgiye uğratılması, yerli halkların topraklarının zorla alınması ve milyonlarca dönümlük verimli arazinin beyaz yerleşimcilere tahsis edilmesi, dönemin “normal” uygulamaları olarak kabul edildi.
Bugün ise aynı topraklar söz konusu olduğunda “mülkiyet hakkı”, “hukukun üstünlüğü” ve “yatırım güvenliği” kavramları yeniden dolaşıma sokuluyor.
Modern uluslararası sistemin en büyük çelişkilerinden biri, sömürgecilik sonucu oluşan mülkiyet düzenlerini meşru kabul ederken, sömürgeleştirilen halkların tarihsel hak taleplerini çoğu zaman radikal veya tehdit olarak tanımlamasıdır. Afrika’dan Latin Amerika’ya, Avustralya’dan Filistin’e kadar benzer bir tablo görülmektedir.
Özellikle Filistin meselesi bu tartışmanın günümüzdeki en görünür örneklerinden biridir. Batılı devletler ve kurumlar, Ukrayna’da işgal edilen topraklar için uluslararası hukuku yüksek sesle savunurken, Filistin’de yerleşim politikaları ve mülksüzleştirme süreçleri karşısında aynı kararlılığı göstermemekle eleştirilmektedir. Son dönemde İsrail’in Batı Şeria’da yeni arazi kayıt sistemleri oluşturarak bazı bölgeleri “devlet toprağı” statüsüne alma girişimleri de uluslararası hukuk çevrelerinde “fiili ilhak” tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır.
Burada ortaya çıkan soru yalnızca hukukla ilgili değildir. Daha derinde, uluslararası sistemin hafızasıyla ilgilidir.
Çünkü sömürgecilik döneminde zorla alınan topraklar çoğu zaman “medeniyet”, “ilerleme” veya “kalkınma” adına meşrulaştırılmıştır. Bugün aynı toprakların geri talep edilmesi ise çoğu zaman “istikrarsızlık”, “yatırım riski” veya “hukuksuzluk” olarak tanımlanmaktadır.
Zimbabwe örneği, Batı merkezli uluslararası düzenin hâlâ sömürge geçmişiyle tam anlamıyla yüzleşmediğini gösteriyor. Beyaz yerleşimcilerin kayıpları için uluslararası hukuk mekanizmaları devreye girerken, sömürgeleştirilen halkların tarihsel kayıpları çoğu zaman tarih kitaplarının dipnotlarına bırakılıyor. Bu nedenle kimin acısının tanındığı, kimin mülkiyetinin korunmaya değer görüldüğü ve kimin tarihinin unutulduğu sorusudur.
Zimbabwe’de geri verilen 67 çiftlik, ekonomik değerlerinden çok daha büyük bir sembolik anlam taşıyor. Çünkü bu karar, sömürgecilik sonrası dünyada hâlâ çözülmemiş bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Mülkiyet hakkı gerçekten evrensel bir hak mı, yoksa küresel güç dengelerinin belirlediği seçici bir ayrıcalık mı? Bugün Afrika’da yükselen öfke, Latin Amerika’daki yerli hareketler ve Filistin’de devam eden toprak mücadelesi aynı sorunun farklı coğrafyalardaki yankılarından ibaret görünüyor.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Batı, Mülkiyet Hakkını Ancak Toprak Sahipleri Beyaz Olduğunda mı Hatırlıyor?
Zimbabwe, Batı ile ilişkileri düzeltmek ve borç yapılandırması için 67 çiftliği Avrupalı sahiplerine iade etme kararı aldı. Tafi Mhaka'nın analizinde, mülkiyet hakkının savunulmasındaki seçicilik ve sömürgecilik dönemi çelişkileri eleştiriliyor.
El Cezire'de yayımlanan analiz, Zimbabwe’nin 2000’li yıllardaki toprak reformları sırasında kamulaştırılan 67 çiftliği yeniden Avrupalı sahiplerine iade etme kararını merkeze alıyor. Yazının temel iddiası oldukça sert: Batı dünyası, mülkiyet hakkını evrensel bir ilke olarak değil, beyaz mülk sahiplerinin çıkarları söz konusu olduğunda savunulan seçici bir değer olarak ele alıyor.
Makalenin yazarı Tafi Mhaka’ya göre Zimbabwe hükümeti, uzun yıllardır Batı ile bozulan ilişkilerini düzeltmek ve uluslararası finans kuruluşlarıyla yeniden entegrasyon sağlamak amacıyla Avrupa kökenli eski çiftlik sahiplerine yönelik tazmin ve iade sürecini hızlandırıyor. Bu süreç aynı zamanda Zimbabwe’nin milyarlarca dolarlık dış borç yükünü yeniden yapılandırma çabasının bir parçası olarak görülüyor.
Ancak tartışmanın merkezindeki soru tarihsel ve ahlaki bir soru:
Eğer bugün Avrupalı çiftçilerin mülkiyet hakları uluslararası hukuk, yatırım güvenliği ve insan hakları çerçevesinde korunuyorsa, sömürgecilik döneminde topraklarından sürülen milyonlarca Afrikalının hakları neden aynı hassasiyetle gündeme gelmedi?
Makale, bugünkü Zimbabwe’nin geçmişte İngiliz sömürge yönetimi altındaki Rodezya olduğunu hatırlatıyor. Cecil Rhodes’un öncülüğünde kurulan sömürge düzeni, yerli halkların topraklarını sistematik biçimde ele geçirirken uluslararası hukuk mekanizmaları sessiz kaldı. Ndebele Krallığı’nın yenilgiye uğratılması, yerli halkların topraklarının zorla alınması ve milyonlarca dönümlük verimli arazinin beyaz yerleşimcilere tahsis edilmesi, dönemin “normal” uygulamaları olarak kabul edildi.
Bugün ise aynı topraklar söz konusu olduğunda “mülkiyet hakkı”, “hukukun üstünlüğü” ve “yatırım güvenliği” kavramları yeniden dolaşıma sokuluyor.
Modern uluslararası sistemin en büyük çelişkilerinden biri, sömürgecilik sonucu oluşan mülkiyet düzenlerini meşru kabul ederken, sömürgeleştirilen halkların tarihsel hak taleplerini çoğu zaman radikal veya tehdit olarak tanımlamasıdır. Afrika’dan Latin Amerika’ya, Avustralya’dan Filistin’e kadar benzer bir tablo görülmektedir.
Özellikle Filistin meselesi bu tartışmanın günümüzdeki en görünür örneklerinden biridir. Batılı devletler ve kurumlar, Ukrayna’da işgal edilen topraklar için uluslararası hukuku yüksek sesle savunurken, Filistin’de yerleşim politikaları ve mülksüzleştirme süreçleri karşısında aynı kararlılığı göstermemekle eleştirilmektedir. Son dönemde İsrail’in Batı Şeria’da yeni arazi kayıt sistemleri oluşturarak bazı bölgeleri “devlet toprağı” statüsüne alma girişimleri de uluslararası hukuk çevrelerinde “fiili ilhak” tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır.
Burada ortaya çıkan soru yalnızca hukukla ilgili değildir. Daha derinde, uluslararası sistemin hafızasıyla ilgilidir.
Çünkü sömürgecilik döneminde zorla alınan topraklar çoğu zaman “medeniyet”, “ilerleme” veya “kalkınma” adına meşrulaştırılmıştır. Bugün aynı toprakların geri talep edilmesi ise çoğu zaman “istikrarsızlık”, “yatırım riski” veya “hukuksuzluk” olarak tanımlanmaktadır.
Zimbabwe örneği, Batı merkezli uluslararası düzenin hâlâ sömürge geçmişiyle tam anlamıyla yüzleşmediğini gösteriyor. Beyaz yerleşimcilerin kayıpları için uluslararası hukuk mekanizmaları devreye girerken, sömürgeleştirilen halkların tarihsel kayıpları çoğu zaman tarih kitaplarının dipnotlarına bırakılıyor. Bu nedenle kimin acısının tanındığı, kimin mülkiyetinin korunmaya değer görüldüğü ve kimin tarihinin unutulduğu sorusudur.
Zimbabwe’de geri verilen 67 çiftlik, ekonomik değerlerinden çok daha büyük bir sembolik anlam taşıyor. Çünkü bu karar, sömürgecilik sonrası dünyada hâlâ çözülmemiş bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Mülkiyet hakkı gerçekten evrensel bir hak mı, yoksa küresel güç dengelerinin belirlediği seçici bir ayrıcalık mı? Bugün Afrika’da yükselen öfke, Latin Amerika’daki yerli hareketler ve Filistin’de devam eden toprak mücadelesi aynı sorunun farklı coğrafyalardaki yankılarından ibaret görünüyor.
En Çok Okunan Haberler