SON DAKİKA

Unutmak Suç Ortaklığıdır: Madımak’ın Aynasından Bugüne Bakmak

Toplum, acıda ortaklaşmayı öğrenmek zorundadır. Alevinin acısına Sünni, Kürdün acısına Türk, işçinin acısına işveren ortak olamadığı; her kesimin sadece "kendi mahallesinin" yasını tuttuğu bir toplumsal akıl, adalet üretemez.

Haber Giriş Tarihi: 02.07.2026 16:39
Haber Güncellenme Tarihi: 02.07.2026 16:55
Kaynak: Haber Merkezi
https://haberdeger.com/
Unutmak Suç Ortaklığıdır: Madımak’ın Aynasından Bugüne Bakmak

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, şehrin tam merkezindeki Madımak Oteli’nin etrafını saran kalabalığın öfkesi ve yükselen alevler bugün hala dünkü gibi korkunçluğunu muhafaza ediyor. Ve o çığlıkların kapladığı duvarların arasında Türkiye’nin toplumsal barış iddiasını, bir arada yaşama iradesini ve adalet duygusunu da mahsur etmişti. Aradan geçen onlarca yıla rağmen Madımak, kabuk bağlamayan, sızısı hiç dinmeyen ve en önemlisi de hakkıyla yüzleşilmemiş toplumsal bir travma olarak orta yerde duruyor. Bugün dönüp o meşum güne ve sonrasına bakmak, bugünün Türkiye’sini kuşatan kutuplaşmanın, cezasızlık kültürünün ve hafızasızlaştırma politikalarının köklerini de anlamaktır.

Karanlık Bir Yılın Anatomisi: 1993

Madımak Katliamı’nı tekil, anlık bir infial veya yerel bir kışkırtma olarak okumak, o dönemin büyük resmini gözden kaçıracağımız anlamına gelmektedir. 1993 yılı, Türkiye’nin modern tarihine "karanlık yıl" olarak geçmiştir. Faili meçhul cinayetlerin, devlet içi çatışmaların ve toplumsal fay hatlarının teker teker tetiklendiği bir dönemdir bu. Ocak ayında gazeteci Uğur Mumcu’nun suikastla öldürülmesiyle başlayan süreç, Eşref Bitlis’in şüpheli ölümü, Turgut Özal’ın gizemli vefatı, Bingöl’de 33 asker vakası gibi peş peşe gelen sarsıntılarla devam etmiştir.

İşte bu kaotik atmosferde, Pir Sultan Abdal Şenlikleri vesilesiyle Sivas’a giden seküler-sol entelektüeller ve Alevi aydınlar, zaten önceden gerilmiş olan toplumsal fay hatlarının tam üzerine yerleştirildiler. Aziz Nesin’in Salman Rüşdi’nin kitabını çevirmesi bahane edilerek şehirde günler öncesinden dağıtılan bildiriler, yerel basının kışkırtıcı manşetleri ve "Sivas müdafaası" adı altında örgütlenen öfke, katliamın göz göre göre geldiğinin kanıtıydı. Şenlik için oraya gidenler bir kültürel mirası yaşatmak isterken, karşılarında milimetrik olarak planlanmış ya da en azından yol verilmiş toplumsal bir cinnet mekanizması buldular.

Sekiz Saatlik Atalet

Madımak’ı toplumsal hafızada bu denli derin bir travmaya dönüştüren şey, o otelin etrafında sekiz saat boyunca devletin ve kolluk kuvvetlerinin sergilediği anlaşılmaz pasiflikti. Binlerce insanın "Yakın, yakın" sloganlarıyla bir binayı kuşattığı, pencerelerin kırıldığı, arabaların ters çevrildiği saatler boyunca, devletin tüm kademeleri adeta bir izleyici pozisyonuna büründü. Ne askeri birlikler ne de emniyet güçleri barikatı yarmak, oteldekileri tahliye etmek için somut bir adım attı. İçeridekiler telefonla Ankara’daki bakanlara, başbakan yardımcılarına ulaşmaya çalışırken, aldıkları "Merak etmeyin, her şey kontrol altında" cevapları, dışarıdaki alevlerin hızıyla tezat oluşturuyordu.

Olay bittikten ve acı bilanço ortaya çıktıktan sonra siyasilerin takındığı tavır ise adaletsizliğin ilk resmi kurşunuydu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in, "Çok şükür, otel dışındaki vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır" açıklaması, devletin içinde ki karanlık kimliklerin vatandaşı kategorize eden, ölenleri adeta "öteki" gören zihniyetinin dışavurumuydu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in "Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin" diyerek katliamı bir "halk tepkisi" olarak yumuşatmaya çalışması ve İçişleri Bakanı'nın zafiyeti örtbas etme çabaları, Madımak’ta "hukuk devleti" ilkesinin de yandığını ilan ediyordu.

Katliamın ardından başlayan hukuki süreç, mağdur aileleri ve toplumsal vicdan için adeta ikinci bir işkenceye dönüştü. Yıllar süren davalar, sürekli değişen mahkeme heyetleri, bir türlü yakalanamayan ya da yakalanmak istenmeyen firari sanıklar, adalet mekanizmasının bu olay karşısındaki isteksizliğini gözler önüne serdi. Sivas davası, Türkiye’deki kronik "cezasızlık" politikasının en somut laboratuvarı oldu.

Yarım Kalan Hafıza

Metin Altıok’un şiiri, Behçet Aysan’ın hekimliği ve edebiyatı, Hasret Gültekin’in bağlamasının sapındaki yeni arayışlar, Nesimi Çimen’in dervişane nefesi, Asaf Koçak’ın çizgileri... Türkiye, o gün kendi geleceğinin, estetiğinin, düşünsel çeşitliliğinin çok büyük bir kısmını Sivas’ta bıraktı. O aydınlar ve o gencecik çocuklar, bu ülkenin bir arada, çok sesli ve aydınlık yaşayabilme ihtimalinin taşıyıcılarıydı.

Katliamdan sonra Madımak Oteli’nin alt katının uzun süre bir kebap salonu olarak işletilmesi ise toplumsal hafızayla, yas duygusuyla ve insan onuruyla alay etmekten başka bir şey değildi. Yıllar süren mücadeleler ve protestolar sonucunda o otel kebapçı olmaktan çıkarıldı, "Bilim ve Kültür Merkezi" yapıldı. Ancak bu dönüşüm bile gerçeği gizleme çabasının bir parçasıydı. Mağdur ailelerin ve demokratik kamuoyunun "Utanç Müzesi" veya "Hafıza Merkezi" talebi ısrarla reddedildi. Binanın içine yerleştirilen panoda, katliamda hayatını kaybedenlerin isimlerinin yanına, oteli yakmaya çalışan gruptan ölen iki kişinin adının da yazılması, hafızayı bulandırma ve katille maktulü eşitleme gayretinin acı bir tezahürüydü.

Yüzleşilmeyen Geçmişin Bugüne Mirası

Madımak’ın ateşi, adaletin soğuk koridorlarında sönmediği sürece bu ülkenin vicdanı da, demokrasisi de tam anlamıyla nefes alamayacaktır. Gerçek bir toplumsal iyileşme; Madımak Oteli’nin kayıtsız şartsız bir hafıza müzesine dönüştürülmesiyle ve insanlığa karşı işlenen bu suçun arkasındaki tüm karanlık odakların açığa çıkarılmasıyla mümkündür. Unutmak, katliama ortak olmaktır; hatırlamak ve adalet talep etmek ise insanda ve vicdanda ısrar etmektir.

Bugünün siyaset dili, toplumu sürekli "biz ve onlar" olarak bölmekten, inançlar ve kimlikler üzerinden konsolidasyon sağlamaktan besleniyor. Madımak’ın bugünkü toplumsal akla mesajı şudur: Kimlikleri ve inançları siyasi birer cephane gibi kullanmak, toplumsal fay hatlarını patlatmaya hazır dinamitler döşemektir. Bir toplumda "ötekinin" acısına kör bakmayı sıradanlaştıran siyaset, en büyük beka ve güvenlik sorunudur.

Toplum, acıda ortaklaşmayı öğrenmek zorundadır. Alevinin acısına Sünni, Kürdün acısına Türk, işçinin acısına işveren ortak olamadığı; her kesimin sadece "kendi mahallesinin" yasını tuttuğu bir toplumsal akıl, adalet üretemez.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.