SON DAKİKA

#Bilim

HABER DEĞER - Bilim haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bilim haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

1900 yıllık İskit mezarlarında zehirli pigment keşfi: Bilim insanlarını şaşırtan bulgu Haber

1900 yıllık İskit mezarlarında zehirli pigment keşfi: Bilim insanlarını şaşırtan bulgu

Ukrayna’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda, yaklaşık 1900 yıl öncesine ait İskit mezarlarında dikkat çekici bir keşif yapıldı. İki kadına ait mezarda bulunan kırmızı pigment topaklarının, kimyasal analizler sonucunda zencefre (civa sülfür) olduğu tespit edildi. Oldukça zehirli bir madde olan bu pigmentin, antik toplumlarda farklı amaçlarla kullanılmış olabileceği düşünülüyor. Kırmızı pigment zencefre olduğu ortaya çıktı Araştırmayı yürüten bilim insanları, mezarda bulunan kırmızı mineral parçalarının zencefre olduğunu doğruladı. Vermilyon olarak da bilinen bu pigment, cıva sülfürün doğal mineral formudur ve yoğun kırmızı rengi nedeniyle tarih boyunca boya ve pigment olarak kullanılmıştır. Bilim insanları, pigmentin cesetlerin üzerine serpilmiş olabileceğini ve bunun ölülerin solgun tenine daha canlı bir görünüm vermek amacı taşıyabileceğini belirtiyor. Çürümeyi yavaşlatmak için kullanılmış olabilir Araştırmacılar, zencefrenin yalnızca ritüel amaçlı kullanılmadığını, aynı zamanda pratik bir işlevinin de olabileceğini düşünüyor. Bu mineralin bakterilere karşı belirli bir direnç gösterdiği ve cesetlerin çürümesini yavaşlatmak amacıyla kullanılmış olabileceği değerlendiriliyor. İskit mezarlarının çoğu zaman tekrar açılarak yeni definler için kullanıldığı biliniyor. Bu nedenle çürümeyi yavaşlatan maddelerin kullanılması, mezarların uzun süre kullanılmasını kolaylaştırmış olabilir. Mezarda iki kadının kalıntıları bulundu Söz konusu mezar, Ukrayna’nın güneyinde Dinyeper Nehri kıyısındaki Chervony Mayak adlı Geç İskit mezarlığında keşfedildi. Mezarın içinde iki kadına ait kalıntılar yer alıyordu. Araştırmacılar, ilk gömülen kadının öldüğünde 35–45 yaşlarında, daha sonra aynı mezara defnedilen diğer kadının ise 18–20 yaşlarında olduğunu belirledi. Kadınların yanında boncuklar, çanak çömlekler ve metal eşyalar gibi çeşitli mezar hediyeleri de bulundu. Zencefre oldukça zehirli bir madde Zencefre insanlar için son derece zehirli bir mineraldir. Özellikle ısıtıldığında ortaya çıkan cıva gazı ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Uzmanlara göre bu maddeye uzun süre maruz kalmak: titreme solunum problemleri sinir sistemi hasarı hatta ölüm gibi sonuçlara neden olabilir. Ancak araştırmacılar, antik dönem insanlarının bu toksik etkilerin farkında olmadığını düşünüyor. Kozmetik amaçlı kullanılmış olabilir Araştırmacılar, zencefrenin kozmetik amaçlarla kullanılmış olabileceği ihtimalini de değerlendiriyor. Çünkü pigment bulunan mezarların tamamı kadınlara ait. İskit toplumunda mezar eşyalarının kadın ve erkek arasında belirgin biçimde farklılaştığı biliniyor. Bu nedenle kırmızı pigmentin kadınlara özgü bir kozmetik veya ritüel objesi olabileceği düşünülüyor. Tarih öncesi toplumlarda pigment kullanımı Bilim insanlarına göre zencefre ve benzeri pigmentler tarih öncesi toplumlarda oldukça yaygındı. Avrupa’da 15 bin yıl öncesine ait bazı mezarlarda da kırmızı pigment kullanımına rastlanıyor. Bu pigmentler genellikle: vücut boyası ritüel süsleme mağara resimleri defin törenleri gibi alanlarda kullanılıyordu. Ukrayna’daki keşif ise, Geç İskit döneminde bu pigmentin kullanımını bilimsel olarak doğrulayan ilk çalışma olması açısından büyük önem taşıyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Araştırma şaşırttı: Sahip olduğunuz çocuk sayısı yaşam sürenizi etkileyebilir Haber

Araştırma şaşırttı: Sahip olduğunuz çocuk sayısı yaşam sürenizi etkileyebilir

Finlandiya’daki University of Helsinki tarafından yürütülen ve Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırma, aile planlaması ile yaşam süresi arasında dikkat çekici bir bağlantı olabileceğini ortaya koydu. Bilim insanları, çocuk sayısının biyolojik yaşlanma hızını etkileyebileceğine dair önemli bulgular elde etti. Araştırma 14 binden fazla kişi üzerinde yapıldı Araştırma kapsamında genetik faktörlerin etkisini en aza indirmek için 14 bin 836 kadın ikiz kardeşin sağlık verileri incelendi. Ayrıca bu büyük grubun içinden seçilen 1.054 katılımcının biyolojik yaşlanma göstergeleri hücresel düzeyde analiz edildi. Elde edilen veriler, hiç çocuk sahibi olmayan kadınlar ile çok sayıda çocuk sahibi olan kadınların biyolojik olarak daha hızlı yaşlandığını ve ölüm risklerinin daha yüksek olduğunu gösterdi. En düşük yaşlanma oranı 2 ila 3 çocukta Araştırmanın sonuçlarına göre en sağlıklı biyolojik yaşlanma hızına sahip grup ortalama 2 ila 3 çocuk sahibi olan kadınlar oldu. Bu grubun hamileliklerinin genellikle 24 ile 38 yaş arasında gerçekleştiği ve diğer gruplara göre daha düşük yaşlanma hızına sahip olduğu tespit edildi. Buna karşılık ortalama 6 ila 7 çocuk sahibi olan kadınlarda hücresel yaşlanma belirtilerinin daha hızlı ortaya çıktığı gözlemlendi. Evrimsel bedel: “Tek kullanımlık beden” teorisi Bilim insanları bu durumu evrimsel biyolojide önemli bir yere sahip olan “tek kullanımlık beden” teorisi ile açıklıyor. Helsinki Üniversitesi’nden biyolog Mikaela Hukkanen’e göre insan vücudu sınırlı enerji kaynaklarına sahip. Bu enerji büyük ölçüde üreme sürecine harcandığında vücudun bakım ve onarım mekanizmalarına ayrılan enerji azalıyor. Bu durum ise hücresel hasarın artmasına ve yaşam süresinin kısalmasına yol açabiliyor. Hiç çocuk sahibi olmamak neden riskli olabilir Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri de hiç çocuk sahibi olmayan kadınlarda da hızlı yaşlanma belirtilerinin görülmesi oldu. Bilim insanları bu durumun doğrudan çocuk sahibi olmamakla ilişkili olmayabileceğini belirtiyor. Uzmanlara göre çocuksuzluk ile hızlı yaşlanma arasında görülen bağlantının nedeni, her iki durumu da etkileyebilecek altta yatan bazı sağlık sorunları veya kronik hastalıklar olabilir. Uzmanlardan önemli uyarı Araştırma ekibinden epigenetik uzmanı Miina Ollikainen, sonuçların bireysel yaşam tercihleri için doğrudan bir tavsiye olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Ollikainen, hiçbir kadının yalnızca bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak çocuk sahibi olma planlarını değiştirmemesi gerektiğini belirtti. Uzmanlara göre genetik yapı, beslenme, stres düzeyi ve yaşam tarzı gibi birçok faktör yaşam süresi üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Bilim insanları tartışıyor: Birden fazla evren olabilir mi? Haber

Bilim insanları tartışıyor: Birden fazla evren olabilir mi?

Bilim dünyasında uzun süredir tartışılan “çoklu evren” (multiverse) teorisi, evrenimizin tek olmayabileceği fikrine dayanıyor. Bu teoriye göre, birbirinden farklı fizik yasalarına sahip çok sayıda evren aynı anda var olabilir. Bazı bilim insanları bu fikri ciddiye alırken, bazıları ise henüz test edilebilir kanıtların bulunmadığını belirterek temkinli yaklaşıyor. Evrenimizin fiziksel sabitleri yaşam için uygun ABD’deki Saint Joseph Üniversitesi’nde fizikçi olan ve “Çoklu Evrenin Cazibesi” kitabının yazarı Paul Halpern, evrenimizin fiziksel sabitlerinin yaşam için oldukça hassas bir dengede olduğunu söylüyor. Halpern’e göre yerçekimi, ışık hızı veya elektronun kütlesi gibi doğanın temel sabitleri biraz farklı olsaydı yıldızların, gezegenlerin ve dolayısıyla yaşamın oluşması mümkün olmayabilirdi. Bazı bilim insanları bu durumu çoklu evren teorisiyle açıklıyor. Eğer sonsuz sayıda evren varsa, farklı fiziksel sabitlere sahip evrenler de olabilir. Biz ise sadece yaşamın mümkün olduğu evrende bulunduğumuz için bunu gözlemleyebiliyoruz. Bu yaklaşım bilimde “antropik ilke” olarak adlandırılıyor. Kuantum fiziği çoklu evren fikrini destekleyebilir Çoklu evren teorisinin önemli dayanaklarından biri kuantum mekaniği. Kuantum dünyasında bir parçacık aynı anda birden fazla olası durumda bulunabiliyor. 1957’de fizikçi Hugh Everett III, “Çoklu Dünyalar Yorumu” olarak bilinen bir teori ortaya attı. Bu teoriye göre bir kuantum olayının gerçekleşebileceği her olasılık farklı bir evrende gerçekleşiyor olabilir. Bu durumda her seçim veya her fiziksel olay, yeni bir gerçeklik oluşturabilir. Ancak bilim insanları bu alternatif evrenlerin bilim kurgu filmlerindeki gibi dramatik farklılıklar içermeyebileceğini söylüyor. Çoğu durumda farklılıklar çok küçük olabilir. Büyük Patlama sonrası oluşmuş olabilir Başka bir teori ise evrenin ilk anlarına dayanıyor. Günümüzde kabul gören kozmoloji modellerine göre evren Büyük Patlama’dan hemen sonra inanılmaz bir hızla genişledi. Bazı fizikçiler bu genişlemenin evrenin her yerinde aynı anda durmadığını düşünüyor. Eğer bu doğruysa, genişlemenin durduğu her bölgede ayrı bir evren oluşmuş olabilir. Bu senaryoya göre farklı evrenlerde yerçekimi, enerji yoğunluğu veya fizik yasaları farklı olabilir. Kanıt bulmak zor Bilim insanları çoklu evren teorisini kanıtlayabilmek için kozmik mikrodalga arka planı adı verilen erken evren radyasyonunu inceliyor. Bazı araştırmacılar bu radyasyondaki anormalliklerin başka evrenlerle geçmişte yaşanan çarpışmaların izleri olabileceğini düşünüyor. Ancak bu iddialar henüz kesin olarak doğrulanmış değil. Sydney Üniversitesi’nden astrofizikçi Geraint Lewis, çoklu evren fikrinin ilginç olduğunu ancak şu anda bilimsel olarak kesin bir modelden çok bir hipotezler kümesi olduğunu söylüyor. Lewis’e göre çoklu evren fikri şimdilik bilim dünyasında “birçok tahmin ve teoriden oluşan büyük bir tartışma alanı” olarak görülüyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

YÖK ve AFAD’dan 'Afete Hazır Üniversite' protokolü Haber

YÖK ve AFAD’dan 'Afete Hazır Üniversite' protokolü

İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu ile AFAD arasında “Afete Hazır Üniversite” iş birliği protokolünün imzalandığını duyurdu. Protokol ile üniversitelerde afet bilinci, eğitim ve tatbikatların yaygınlaştırılması hedefleniyor. İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) arasında “Afete Hazır Üniversite” iş birliği protokolünün imzalandığını açıkladı. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, protokolün üniversitelerin afet ve acil durumlara hazırlık kapasitesini güçlendirmeyi amaçladığını belirtti. Bakan Çiftçi, söz konusu iş birliği ile üniversitelerde afet farkındalığı eğitimlerinin yaygınlaştırılması ve afet yönetimi alanında akademik çalışmaların teşvik edilmesinin planlandığını söyledi. “Afete Hazır Üniversite, Afete Hazır Türkiye” ???????? Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) arasında “Afete Hazır Üniversite” İş Birliği Protokolü imzaladık. İmzalanan protokol, afet ve acil durumlara hazırlık kapasitelerini güçlendirirken,… pic.twitter.com/4vTPFRcizN — Mustafa ÇİFTÇİ (@mustafaciftcitr) March 5, 2026 Protokol çerçevesinde ayrıca AFAD Gönüllülük Sistemi ile uyumlu öğrenci topluluklarının desteklenmesi, üniversite kampüslerinde düzenli tatbikatların yapılması ve akademik bilgi ile sahadaki tecrübenin bir araya getirileceği ortak AR-GE çalışmalarının yürütülmesinin de hedeflendiğini belirten Bakan Çiftçi, –7 Mart Deprem Haftası kapsamında toplumda afet bilincinin güçlendirilmesine yönelik çalışmaların da süreceğini kaydetti. Bakan Çiftçi, afet yönetiminin yalnızca kriz anında yürütülen bir süreç olmadığına dikkat çekerek, bilim, eğitim ve planlama ile afet öncesinde başlayan bir hazırlık sürecinin önemine vurgu yaptı.

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı Haber

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı

Astronomi dünyası, galaksi oluşumuna dair yerleşik kabulleri sarsan bir keşifle karşı karşıya. Hubble Uzay Teleskobu’nun yüksek hassasiyetli gözlemleriyle çalışan uluslararası bir ekip, hiç yıldız barındırmayan ancak gaz ve karanlık maddeyle çevrili devasa bir kozmik yapı tespit etti. “Cloud-9” olarak adlandırılan bu nesnenin, galaksi oluşumunun en erken evrelerinden günümüze kalan bir kalıntı olduğu belirtiliyor. Cloud-9, galaksi tanımını yeniden tartışmaya açtı Araştırmayı yürüten bilim insanları, Cloud-9’un klasik galaksi tanımlarını zorladığını vurguluyor. Çünkü yapı, hidrojen gazı ve yoğun karanlık madde içermesine rağmen hiçbir yıldız oluşumuna ev sahipliği yapmıyor. Bu durum, galaksilerin mutlaka yıldız barındırması gerektiği yönündeki anlayışı sorgulatıyor. “Başarısız bir galaksi” tanımı dikkat çekti Çalışmanın başındaki astronom Alejandro Benitez-Llambay, Cloud-9’u “başarısız bir galaksi” olarak tanımladı. Benitez-Llambay’a göre bu yapı, yıldız oluşumunun neden bazı koşullarda gerçekleşmediğini anlamak açısından kritik bir örnek sunuyor. Araştırma ekibinden Andrew Fox ise Cloud-9’un, karanlık maddenin doğrudan etkilerini incelemek için “eşsiz bir pencere” açtığını ifade etti. Görünmeyen ama devasa bir yapı Bilim insanlarının aktardığına göre Cloud-9, yaklaşık 4 bin 900 ışık yılı genişliğinde. İçerdiği hidrojen gazının kütlesi Güneş’in yaklaşık 1 milyon katına denk geliyor. Karanlık madde de hesaba katıldığında, toplam kütlenin yaklaşık 5 milyar Güneş kütlesi olduğu tahmin ediliyor. Ancak tüm bu büyüklüğüne rağmen, yıldız ışığı yaymadığı için doğrudan gözlemlenmesi son derece zor. Karanlık madde araştırmaları için yeni bir kapı Yıldız ışığının yokluğu, Cloud-9’u bilim insanları için daha da değerli kılıyor. Araştırmacılar, bu sayede karanlık maddenin galaksi oluşumundaki rolünü, yıldızların “gürültüsü” olmadan inceleyebileceklerini belirtiyor. Bu keşfin, evrenin erken dönemlerine ve galaksilerin nasıl şekillendiğine dair teorilere yeni bir yön vermesi bekleniyor. Astronomi çevreleri, Cloud-9’un yalnızca sıra dışı bir keşif değil, aynı zamanda evreni nasıl tanımladığımıza dair temel soruları yeniden gündeme getiren bir dönüm noktası olduğu görüşünde birleşiyor.

İran’dan nükleer program açıklaması Haber

İran’dan nükleer program açıklaması

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezzekian, İran Atom Enerjisi Örgütü’nü ziyaretinde yaptığı açıklamada, ülkenin nükleer sanayiyi geliştirme hedefinin nükleer silah üretimi değil, “halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve ekonomik refahı artırmak” olduğunu belirtti. Pezzekian, nükleer endüstrinin yalnızca küçük bir kısmının askeri amaçlarla ilişkilendirildiğini, geri kalanının sağlık, tarım, enerji ve çevre gibi alanlara hizmet ettiğini vurguladı. Pezzekian: “Nükleer endüstriyi büyütme kararlılığımız bomba üretmeye değil, refah sağlamaya yöneliktir.” Cumhurbaşkanı, radyofarmasötik üretimi ve tıbbi tedavi teknolojilerinin yer aldığı sergiyi gezdikten sonra yaptığı konuşmada, İran’ın nükleer bilim insanlarının çalışmalarını “bilimsel cihat” olarak nitelendirdi. Pezzekian, ülkenin radyofarmasötik üretiminde bölgesel bir güç olma potansiyeline işaret ederek, “Bu teknoloji yalnızca tedavi için değil, aynı zamanda ulusal zenginlik üretimi için stratejik bir değere sahip” dedi. “Nükleer silah üretmek gündemimizde yok” vurgusu bir kez daha tekrarlandı. Pezzekian, Batılı ülkeleri İran’ın nükleer ilerleyişini engellemek için “asılsız silah iddialarını” kullanmakla eleştirdi ve “Bu iddiaların onlar için bahane olduğunu kendileri de biliyor” dedi. İranlı nükleer bilim insanlarına yönelik suikastların, ülkenin teknoloji bağımsızlığını hedef alan bir baskı aracı olduğunu savundu. İran, radyofarmasötikler, tarım teknolojileri, su arıtma ve enerji üretiminde nükleer uygulamaları genişletmeyi hedefliyor. Cumhurbaşkanı, nükleer teknolojinin yalnızca savunma değil, sağlık, tarım, su yönetimi ve çevre koruma gibi alanlarda kullanıldığını belirterek, bu teknolojinin tanıtım ve ihracatında daha etkili bir planlamaya ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. “Ulusal kaynaklarımızı kullanırken bilimsel potansiyeli değerlendirmekte yavaş kaldık” diyerek iç eleştiri de yaptı. 8 yeni nükleer santral planı: İran, Rusya ile yeni elektrik üretim projeleri yürütüyor. İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed Eslami, ülkenin güney ve kuzey kıyılarında 8 yeni nükleer santral kurulacağını açıkladı. Bu projelerin bir kısmı Rusya ile yürütülen anlaşmalara dayanıyor. Eslami, “20 bin megavat nükleer elektrik üretimi hedefini gerçekleştirmek için çalışıyoruz” dedi. Nükleer santrallerle birlikte tuzdan arındırma tesisleri ve yerli teknoloji altyapısı da kurulacak. Eslami, Buşehr'de devam eden nükleer santral projesiyle entegre 70 bin metreküp kapasiteli su arıtma tesisi kurulacağını duyurdu. Ayrıca kuantum, lazer ve füzyon teknolojilerinde de üniversitelerle işbirliği yapılacağını açıkladı. “Nükleer endüstri İran’ın bilimsel bağımsızlığının sembolü olacak.” Pezzekian, nükleer projelerin yalnızca teknolojik değil, jeopolitik bir bağımsızlık meselesi olduğunu belirterek, “Bu başarıları hızlandırmak için devlet tüm desteği verecek. Ülkenin geleceği bilgide, inovasyonda ve kendi teknolojimizi üretmekte” dedi.

Avrupa’ya giden ilk insanlar Ege’den geçmiş olabilir Haber

Avrupa’ya giden ilk insanlar Ege’den geçmiş olabilir

Türk araştırmacılar, Batı Anadolu ile Güneydoğu Avrupa’yı birbirine bağlayan tarih öncesi bir kara köprüsüne dair önemli kanıtlara ulaştı. Hacettepe, Ankara ve İstanbul üniversitelerinden bilim insanlarının yürüttüğü ortak araştırma, Ayvalık açıklarında deniz altında kalan bir kara parçasının, Pleistosen Çağı’nda (yaklaşık 2,5 milyon – 11 bin 700 yıl önce) zaman zaman suyun üzerinde kaldığını gösterdi. 138 taş alet bulundu: Ayvalık, insanlık tarihine yeni kapı aralıyor Bölgedeki 10 farklı noktada yürütülen çalışmalarda 138 taş alet bulundu. Bu bulgular, Ayvalık’ın sadece turistik bir sahil bölgesi değil, aynı zamanda ilk insanların göç yolları açısından stratejik bir geçit olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmanın sonuçları, Island and Coastal Archaeology dergisinde yayımlandı. “Ayvalık, insan evriminde yeni bir sınır noktası olabilir” Hacettepe Üniversitesi’nden Dr. Göknur Karahan, çalışmayla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Bu arkeolojik keşif, bugün sakin bir kıyı kasabası olan Ayvalık’ın, binlerce yıl önce insan hareketliliği için hayati bir geçit olduğunu gösteriyor. Bulgularımız, Ayvalık’ı insan evrimi haritasında yeni bir sınır noktası haline getiriyor.” Balkanlar teorisine alternatif rota Bilim dünyası bugüne kadar Homo sapiens ve Neandertallerin Avrupa’ya Balkanlar ya da Levant (Doğu Akdeniz) üzerinden geçtiğini varsayıyordu. Ancak Ayvalık çevresinde ortaya çıkan bulgular, Ege Denizi’nin düşük deniz seviyesi dönemlerinde kara haline geldiğini ve insanların Anadolu’dan doğrudan Avrupa’ya geçiş yapmış olabileceğini gösteriyor.

Evrendeki ilk manyetik alanlar buzdolabı magnetinden daha zayıftı Haber

Evrendeki ilk manyetik alanlar buzdolabı magnetinden daha zayıftı

Kozmik ağın gizemi Evrenin doğuşunun ardından oluşan bu ultra zayıf manyetik alanların, bugün galaksileri birbirine bağlayan kozmik ağ üzerinde izler bıraktığı anlaşıldı. Galaksilerin ötesinde, seyrek bölgelerde bile bu alanların etkilerine dair ölçümler yapılabiliyor. Bilim insanları, bunun evrenin erken döneminde yaşanan büyük kozmik olayların kalıcı bir mirası olabileceğini düşünüyor. 250 bin simülasyonla test edildi Araştırma, İtalya’daki SISSA ile Cambridge, Nottingham, Stanford ve Potsdam gibi üniversitelerden bilim insanlarının ortak çalışmasıyla yürütüldü. Yaklaşık 250 bin bilgisayar simülasyonu ile desteklenen gözlemler, Physical Review Letters dergisinde yayınlandı. Çalışma, hem bu alanların güç sınırlarını belirledi hem de ilk yıldızların ve galaksilerin şekillenme süreçleri hakkında yeni bilgiler sundu. Büyük Patlama sonrası izler Araştırmacılara göre, bu alanlar Büyük Patlama’dan sonraki enflasyon sürecinde ya da evrenin farklı dönemlerinde yaşanan faz geçişleri sırasında oluşmuş olabilir. Henüz tüm detaylar açıklığa kavuşmasa da, bilim insanları bu ultra zayıf alanların evrenin ilk gizemlerinden birine ışık tutabileceğini vurguluyor. Evrenin en eski manyetik alanları, bir buzdolabı magnetinin bile gerisindeydi; ancak bu küçük titreşimler, milyarlarca yıl sonra bile kosmosun dokusunda okunabiliyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.