SON DAKİKA

#Bilim

HABER DEĞER - Bilim haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bilim haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

65 milyon yıl sonra geri döndü! Dinozor derisinden çanta satışa çıkıyor Haber

65 milyon yıl sonra geri döndü! Dinozor derisinden çanta satışa çıkıyor

Bilim ve moda dünyasını bir araya getiren sıra dışı bir proje kamuoyuna sunuldu. Milyonlarca yıl önce yaşamış Tyrannosaurus rex’e ait fosillerden elde edilen proteinlerle üretildiği öne sürülen çanta, ilk kez Amsterdam’da sergilendi. Proje hem büyük ilgi gördü hem de bilimsel ve etik tartışmaları beraberinde getirdi. Fosilden biyoteknolojiye uzanan süreç Projeyi geliştiren genomik mühendislik ve biyoteknoloji şirketleri, fosillerden elde edilen protein parçalarını kullanarak kolajen üretimi gerçekleştirdiklerini açıkladı. Bu kolajen, farklı hücrelerle birleştirilerek yeni bir biyomateryale dönüştürüldü ve ardından deri formuna getirildi. Amsterdam’da ilk kez görücüye çıktı “Dinozor derisi” olarak tanıtılan çanta, Amsterdam’daki Art Zoo Museum’da sergilendi. Turkuaz rengi ve sınırlı üretimiyle dikkat çeken tasarım, özellikle lüks moda dünyasında yoğun ilgiyle karşılandı. Bilim dünyası ikiye bölündü Projeye ilişkin en büyük tartışma ise bilimsel geçerlilik üzerinden yaşanıyor. Bazı paleontologlar, fosillerde bulunan kolajenin son derece sınırlı olduğunu ve bu verilerle gerçek anlamda “T-Rex derisi” üretmenin mümkün olmadığını savunuyor. Bu nedenle ürünün bu şekilde pazarlanması eleştiriliyor. 500 bin dolardan satışa çıkacak Tüm tartışmalara rağmen çantanın önümüzdeki ay açık artırmaya çıkarılması planlanıyor. Başlangıç fiyatının 500 bin doların üzerinde olacağı belirtilen tasarım, lüks tüketim piyasasında yeni bir trendin habercisi olarak görülüyor. Etik tartışmalar büyüyor Uzmanlar, soyu tükenmiş canlılara ait genetik materyallerin ticari ürünlerde kullanılmasının etik boyutuna dikkat çekiyor. Bu tür projelerin ilerleyen dönemde bilimsel, hukuki ve etik açıdan daha geniş tartışmalara yol açabileceği ifade ediliyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Bilim dünyasını sarsan keşif: DNA sabit değil, sürekli hareket ediyor Haber

Bilim dünyasını sarsan keşif: DNA sabit değil, sürekli hareket ediyor

Bilim insanlarının yıllardır sabit bir yapı olarak tanımladığı DNA’ya dair çarpıcı bir keşif yapıldı. Hücrelerin temel yapı taşı olan genetik materyalin sanılandan çok daha dinamik olduğu ortaya çıkarken, bu durum kanser araştırmalarında yeni bir dönemin kapısını araladı. Salk Enstitüsü tarafından yürütülen ve Nature Genetics’te yayımlanan çalışmaya göre, DNA hücre çekirdeğinde sabit durmuyor. Aksine, sürekli olarak katlanıp açılan ve yeniden şekillenen bir yapı halinde hareket ediyor. Araştırmacılar, bu sürecin genlerin aktif olup olmamasını doğrudan belirlediğini ortaya koydu. DNA bir “kütüphane” değil, yaşayan bir sistem Bilim dünyasında uzun süredir DNA, sabit bir bilgi deposu olarak görülüyordu. Ancak yeni bulgular, bu anlayışı kökten değiştiriyor. Cohesin ve NIPBL adı verilen proteinlerin, DNA üzerinde sürekli döngüler oluşturup bozarak genetik yapıyı dinamik biçimde düzenlediği tespit edildi. Bu süreç sayesinde bazı genler “açılırken” bazıları kapalı kalıyor. Hücrelerin kimliği bu hareketle belirleniyor Araştırmaya göre DNA’daki bu hareketlilik rastgele değil. Her hücre türü, kendi işlevine uygun genleri aktif tutacak şekilde farklı bir katlanma düzenine sahip. Örneğin kalp hücrelerinde kalple ilgili genler, sinir hücrelerinde ise beyinle ilgili genler daha aktif hale geliyor. Bu mekanizma, hücrelerin kimliğini korumasında kritik rol oynuyor. Bozulursa kanser riski artıyor Bilim insanları, bu düzenli hareketin bozulmasının ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. DNA’nın katlanma ritmi bozulduğunda hücreler hangi görevi üstlenmesi gerektiğini “unutabiliyor” ve kontrolsüz şekilde çoğalmaya başlayabiliyor. Bu durumun kanser oluşumuna zemin hazırlayabileceği ifade ediliyor. Tedavilerde yeni bir kapı aralanıyor Mevcut kanser tedavileri genellikle genetik mutasyonlara odaklanırken, bu araştırma farklı bir noktaya işaret ediyor. DNA’nın yapısal hareketindeki bozulmaların da hastalığı tetikleyebileceği anlaşılırken, gelecekte bu mekanizmayı hedef alan yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilebileceği değerlendiriliyor. Türkiye toplumu da dahil olmak üzere tüm dünyada milyonlarca insanı etkileyen kanser hastalıklarına karşı bu keşfin, bilimsel çalışmalarda yeni bir yön belirlemesi bekleniyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1900 yıllık İskit mezarlarında zehirli pigment keşfi: Bilim insanlarını şaşırtan bulgu Haber

1900 yıllık İskit mezarlarında zehirli pigment keşfi: Bilim insanlarını şaşırtan bulgu

Ukrayna’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda, yaklaşık 1900 yıl öncesine ait İskit mezarlarında dikkat çekici bir keşif yapıldı. İki kadına ait mezarda bulunan kırmızı pigment topaklarının, kimyasal analizler sonucunda zencefre (civa sülfür) olduğu tespit edildi. Oldukça zehirli bir madde olan bu pigmentin, antik toplumlarda farklı amaçlarla kullanılmış olabileceği düşünülüyor. Kırmızı pigment zencefre olduğu ortaya çıktı Araştırmayı yürüten bilim insanları, mezarda bulunan kırmızı mineral parçalarının zencefre olduğunu doğruladı. Vermilyon olarak da bilinen bu pigment, cıva sülfürün doğal mineral formudur ve yoğun kırmızı rengi nedeniyle tarih boyunca boya ve pigment olarak kullanılmıştır. Bilim insanları, pigmentin cesetlerin üzerine serpilmiş olabileceğini ve bunun ölülerin solgun tenine daha canlı bir görünüm vermek amacı taşıyabileceğini belirtiyor. Çürümeyi yavaşlatmak için kullanılmış olabilir Araştırmacılar, zencefrenin yalnızca ritüel amaçlı kullanılmadığını, aynı zamanda pratik bir işlevinin de olabileceğini düşünüyor. Bu mineralin bakterilere karşı belirli bir direnç gösterdiği ve cesetlerin çürümesini yavaşlatmak amacıyla kullanılmış olabileceği değerlendiriliyor. İskit mezarlarının çoğu zaman tekrar açılarak yeni definler için kullanıldığı biliniyor. Bu nedenle çürümeyi yavaşlatan maddelerin kullanılması, mezarların uzun süre kullanılmasını kolaylaştırmış olabilir. Mezarda iki kadının kalıntıları bulundu Söz konusu mezar, Ukrayna’nın güneyinde Dinyeper Nehri kıyısındaki Chervony Mayak adlı Geç İskit mezarlığında keşfedildi. Mezarın içinde iki kadına ait kalıntılar yer alıyordu. Araştırmacılar, ilk gömülen kadının öldüğünde 35–45 yaşlarında, daha sonra aynı mezara defnedilen diğer kadının ise 18–20 yaşlarında olduğunu belirledi. Kadınların yanında boncuklar, çanak çömlekler ve metal eşyalar gibi çeşitli mezar hediyeleri de bulundu. Zencefre oldukça zehirli bir madde Zencefre insanlar için son derece zehirli bir mineraldir. Özellikle ısıtıldığında ortaya çıkan cıva gazı ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Uzmanlara göre bu maddeye uzun süre maruz kalmak: titreme solunum problemleri sinir sistemi hasarı hatta ölüm gibi sonuçlara neden olabilir. Ancak araştırmacılar, antik dönem insanlarının bu toksik etkilerin farkında olmadığını düşünüyor. Kozmetik amaçlı kullanılmış olabilir Araştırmacılar, zencefrenin kozmetik amaçlarla kullanılmış olabileceği ihtimalini de değerlendiriyor. Çünkü pigment bulunan mezarların tamamı kadınlara ait. İskit toplumunda mezar eşyalarının kadın ve erkek arasında belirgin biçimde farklılaştığı biliniyor. Bu nedenle kırmızı pigmentin kadınlara özgü bir kozmetik veya ritüel objesi olabileceği düşünülüyor. Tarih öncesi toplumlarda pigment kullanımı Bilim insanlarına göre zencefre ve benzeri pigmentler tarih öncesi toplumlarda oldukça yaygındı. Avrupa’da 15 bin yıl öncesine ait bazı mezarlarda da kırmızı pigment kullanımına rastlanıyor. Bu pigmentler genellikle: vücut boyası ritüel süsleme mağara resimleri defin törenleri gibi alanlarda kullanılıyordu. Ukrayna’daki keşif ise, Geç İskit döneminde bu pigmentin kullanımını bilimsel olarak doğrulayan ilk çalışma olması açısından büyük önem taşıyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Araştırma şaşırttı: Sahip olduğunuz çocuk sayısı yaşam sürenizi etkileyebilir Haber

Araştırma şaşırttı: Sahip olduğunuz çocuk sayısı yaşam sürenizi etkileyebilir

Finlandiya’daki University of Helsinki tarafından yürütülen ve Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırma, aile planlaması ile yaşam süresi arasında dikkat çekici bir bağlantı olabileceğini ortaya koydu. Bilim insanları, çocuk sayısının biyolojik yaşlanma hızını etkileyebileceğine dair önemli bulgular elde etti. Araştırma 14 binden fazla kişi üzerinde yapıldı Araştırma kapsamında genetik faktörlerin etkisini en aza indirmek için 14 bin 836 kadın ikiz kardeşin sağlık verileri incelendi. Ayrıca bu büyük grubun içinden seçilen 1.054 katılımcının biyolojik yaşlanma göstergeleri hücresel düzeyde analiz edildi. Elde edilen veriler, hiç çocuk sahibi olmayan kadınlar ile çok sayıda çocuk sahibi olan kadınların biyolojik olarak daha hızlı yaşlandığını ve ölüm risklerinin daha yüksek olduğunu gösterdi. En düşük yaşlanma oranı 2 ila 3 çocukta Araştırmanın sonuçlarına göre en sağlıklı biyolojik yaşlanma hızına sahip grup ortalama 2 ila 3 çocuk sahibi olan kadınlar oldu. Bu grubun hamileliklerinin genellikle 24 ile 38 yaş arasında gerçekleştiği ve diğer gruplara göre daha düşük yaşlanma hızına sahip olduğu tespit edildi. Buna karşılık ortalama 6 ila 7 çocuk sahibi olan kadınlarda hücresel yaşlanma belirtilerinin daha hızlı ortaya çıktığı gözlemlendi. Evrimsel bedel: “Tek kullanımlık beden” teorisi Bilim insanları bu durumu evrimsel biyolojide önemli bir yere sahip olan “tek kullanımlık beden” teorisi ile açıklıyor. Helsinki Üniversitesi’nden biyolog Mikaela Hukkanen’e göre insan vücudu sınırlı enerji kaynaklarına sahip. Bu enerji büyük ölçüde üreme sürecine harcandığında vücudun bakım ve onarım mekanizmalarına ayrılan enerji azalıyor. Bu durum ise hücresel hasarın artmasına ve yaşam süresinin kısalmasına yol açabiliyor. Hiç çocuk sahibi olmamak neden riskli olabilir Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri de hiç çocuk sahibi olmayan kadınlarda da hızlı yaşlanma belirtilerinin görülmesi oldu. Bilim insanları bu durumun doğrudan çocuk sahibi olmamakla ilişkili olmayabileceğini belirtiyor. Uzmanlara göre çocuksuzluk ile hızlı yaşlanma arasında görülen bağlantının nedeni, her iki durumu da etkileyebilecek altta yatan bazı sağlık sorunları veya kronik hastalıklar olabilir. Uzmanlardan önemli uyarı Araştırma ekibinden epigenetik uzmanı Miina Ollikainen, sonuçların bireysel yaşam tercihleri için doğrudan bir tavsiye olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Ollikainen, hiçbir kadının yalnızca bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak çocuk sahibi olma planlarını değiştirmemesi gerektiğini belirtti. Uzmanlara göre genetik yapı, beslenme, stres düzeyi ve yaşam tarzı gibi birçok faktör yaşam süresi üzerinde belirleyici olmaya devam ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Bilim insanları tartışıyor: Birden fazla evren olabilir mi? Haber

Bilim insanları tartışıyor: Birden fazla evren olabilir mi?

Bilim dünyasında uzun süredir tartışılan “çoklu evren” (multiverse) teorisi, evrenimizin tek olmayabileceği fikrine dayanıyor. Bu teoriye göre, birbirinden farklı fizik yasalarına sahip çok sayıda evren aynı anda var olabilir. Bazı bilim insanları bu fikri ciddiye alırken, bazıları ise henüz test edilebilir kanıtların bulunmadığını belirterek temkinli yaklaşıyor. Evrenimizin fiziksel sabitleri yaşam için uygun ABD’deki Saint Joseph Üniversitesi’nde fizikçi olan ve “Çoklu Evrenin Cazibesi” kitabının yazarı Paul Halpern, evrenimizin fiziksel sabitlerinin yaşam için oldukça hassas bir dengede olduğunu söylüyor. Halpern’e göre yerçekimi, ışık hızı veya elektronun kütlesi gibi doğanın temel sabitleri biraz farklı olsaydı yıldızların, gezegenlerin ve dolayısıyla yaşamın oluşması mümkün olmayabilirdi. Bazı bilim insanları bu durumu çoklu evren teorisiyle açıklıyor. Eğer sonsuz sayıda evren varsa, farklı fiziksel sabitlere sahip evrenler de olabilir. Biz ise sadece yaşamın mümkün olduğu evrende bulunduğumuz için bunu gözlemleyebiliyoruz. Bu yaklaşım bilimde “antropik ilke” olarak adlandırılıyor. Kuantum fiziği çoklu evren fikrini destekleyebilir Çoklu evren teorisinin önemli dayanaklarından biri kuantum mekaniği. Kuantum dünyasında bir parçacık aynı anda birden fazla olası durumda bulunabiliyor. 1957’de fizikçi Hugh Everett III, “Çoklu Dünyalar Yorumu” olarak bilinen bir teori ortaya attı. Bu teoriye göre bir kuantum olayının gerçekleşebileceği her olasılık farklı bir evrende gerçekleşiyor olabilir. Bu durumda her seçim veya her fiziksel olay, yeni bir gerçeklik oluşturabilir. Ancak bilim insanları bu alternatif evrenlerin bilim kurgu filmlerindeki gibi dramatik farklılıklar içermeyebileceğini söylüyor. Çoğu durumda farklılıklar çok küçük olabilir. Büyük Patlama sonrası oluşmuş olabilir Başka bir teori ise evrenin ilk anlarına dayanıyor. Günümüzde kabul gören kozmoloji modellerine göre evren Büyük Patlama’dan hemen sonra inanılmaz bir hızla genişledi. Bazı fizikçiler bu genişlemenin evrenin her yerinde aynı anda durmadığını düşünüyor. Eğer bu doğruysa, genişlemenin durduğu her bölgede ayrı bir evren oluşmuş olabilir. Bu senaryoya göre farklı evrenlerde yerçekimi, enerji yoğunluğu veya fizik yasaları farklı olabilir. Kanıt bulmak zor Bilim insanları çoklu evren teorisini kanıtlayabilmek için kozmik mikrodalga arka planı adı verilen erken evren radyasyonunu inceliyor. Bazı araştırmacılar bu radyasyondaki anormalliklerin başka evrenlerle geçmişte yaşanan çarpışmaların izleri olabileceğini düşünüyor. Ancak bu iddialar henüz kesin olarak doğrulanmış değil. Sydney Üniversitesi’nden astrofizikçi Geraint Lewis, çoklu evren fikrinin ilginç olduğunu ancak şu anda bilimsel olarak kesin bir modelden çok bir hipotezler kümesi olduğunu söylüyor. Lewis’e göre çoklu evren fikri şimdilik bilim dünyasında “birçok tahmin ve teoriden oluşan büyük bir tartışma alanı” olarak görülüyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

YÖK ve AFAD’dan 'Afete Hazır Üniversite' protokolü Haber

YÖK ve AFAD’dan 'Afete Hazır Üniversite' protokolü

İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu ile AFAD arasında “Afete Hazır Üniversite” iş birliği protokolünün imzalandığını duyurdu. Protokol ile üniversitelerde afet bilinci, eğitim ve tatbikatların yaygınlaştırılması hedefleniyor. İçişleri Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) arasında “Afete Hazır Üniversite” iş birliği protokolünün imzalandığını açıkladı. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, protokolün üniversitelerin afet ve acil durumlara hazırlık kapasitesini güçlendirmeyi amaçladığını belirtti. Bakan Çiftçi, söz konusu iş birliği ile üniversitelerde afet farkındalığı eğitimlerinin yaygınlaştırılması ve afet yönetimi alanında akademik çalışmaların teşvik edilmesinin planlandığını söyledi. “Afete Hazır Üniversite, Afete Hazır Türkiye” ???????? Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) arasında “Afete Hazır Üniversite” İş Birliği Protokolü imzaladık. İmzalanan protokol, afet ve acil durumlara hazırlık kapasitelerini güçlendirirken,… pic.twitter.com/4vTPFRcizN — Mustafa ÇİFTÇİ (@mustafaciftcitr) March 5, 2026 Protokol çerçevesinde ayrıca AFAD Gönüllülük Sistemi ile uyumlu öğrenci topluluklarının desteklenmesi, üniversite kampüslerinde düzenli tatbikatların yapılması ve akademik bilgi ile sahadaki tecrübenin bir araya getirileceği ortak AR-GE çalışmalarının yürütülmesinin de hedeflendiğini belirten Bakan Çiftçi, –7 Mart Deprem Haftası kapsamında toplumda afet bilincinin güçlendirilmesine yönelik çalışmaların da süreceğini kaydetti. Bakan Çiftçi, afet yönetiminin yalnızca kriz anında yürütülen bir süreç olmadığına dikkat çekerek, bilim, eğitim ve planlama ile afet öncesinde başlayan bir hazırlık sürecinin önemine vurgu yaptı.

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı Haber

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı

Astronomi dünyası, galaksi oluşumuna dair yerleşik kabulleri sarsan bir keşifle karşı karşıya. Hubble Uzay Teleskobu’nun yüksek hassasiyetli gözlemleriyle çalışan uluslararası bir ekip, hiç yıldız barındırmayan ancak gaz ve karanlık maddeyle çevrili devasa bir kozmik yapı tespit etti. “Cloud-9” olarak adlandırılan bu nesnenin, galaksi oluşumunun en erken evrelerinden günümüze kalan bir kalıntı olduğu belirtiliyor. Cloud-9, galaksi tanımını yeniden tartışmaya açtı Araştırmayı yürüten bilim insanları, Cloud-9’un klasik galaksi tanımlarını zorladığını vurguluyor. Çünkü yapı, hidrojen gazı ve yoğun karanlık madde içermesine rağmen hiçbir yıldız oluşumuna ev sahipliği yapmıyor. Bu durum, galaksilerin mutlaka yıldız barındırması gerektiği yönündeki anlayışı sorgulatıyor. “Başarısız bir galaksi” tanımı dikkat çekti Çalışmanın başındaki astronom Alejandro Benitez-Llambay, Cloud-9’u “başarısız bir galaksi” olarak tanımladı. Benitez-Llambay’a göre bu yapı, yıldız oluşumunun neden bazı koşullarda gerçekleşmediğini anlamak açısından kritik bir örnek sunuyor. Araştırma ekibinden Andrew Fox ise Cloud-9’un, karanlık maddenin doğrudan etkilerini incelemek için “eşsiz bir pencere” açtığını ifade etti. Görünmeyen ama devasa bir yapı Bilim insanlarının aktardığına göre Cloud-9, yaklaşık 4 bin 900 ışık yılı genişliğinde. İçerdiği hidrojen gazının kütlesi Güneş’in yaklaşık 1 milyon katına denk geliyor. Karanlık madde de hesaba katıldığında, toplam kütlenin yaklaşık 5 milyar Güneş kütlesi olduğu tahmin ediliyor. Ancak tüm bu büyüklüğüne rağmen, yıldız ışığı yaymadığı için doğrudan gözlemlenmesi son derece zor. Karanlık madde araştırmaları için yeni bir kapı Yıldız ışığının yokluğu, Cloud-9’u bilim insanları için daha da değerli kılıyor. Araştırmacılar, bu sayede karanlık maddenin galaksi oluşumundaki rolünü, yıldızların “gürültüsü” olmadan inceleyebileceklerini belirtiyor. Bu keşfin, evrenin erken dönemlerine ve galaksilerin nasıl şekillendiğine dair teorilere yeni bir yön vermesi bekleniyor. Astronomi çevreleri, Cloud-9’un yalnızca sıra dışı bir keşif değil, aynı zamanda evreni nasıl tanımladığımıza dair temel soruları yeniden gündeme getiren bir dönüm noktası olduğu görüşünde birleşiyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.