SON DAKİKA

#Bilim Insanları

HABER DEĞER - Bilim Insanları haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bilim Insanları haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Çernobil’in sessiz mirası: Radyasyonun genetik izleri çocuklarda görüldü Haber

Çernobil’in sessiz mirası: Radyasyonun genetik izleri çocuklarda görüldü

1986’daki Çernobil nükleer felaketinin etkileri aradan geçen yıllara rağmen bilim dünyasının gündeminden düşmüyor. Bonn Üniversitesi öncülüğünde yürütülen yeni bir araştırma, felaket sonrası temizlik çalışmalarında görev alan işçilerin çocuklarında normalden daha fazla DNA mutasyonu saptandığını ortaya koydu. Çalışma, radyasyona maruz kalmanın genetik miras üzerindeki etkisini anlamaya yönelik en kapsamlı analizlerden biri olarak değerlendiriliyor. Araştırma DNA’daki “kümelenmiş mutasyonlara” odaklandı Bilim insanları, doğrudan tüm genetik değişimleri saymak yerine “kümelenmiş mutasyonlar” olarak adlandırılan özel bir yapıyı inceledi. Bu mutasyonlar, ebeveynlerde bulunmayan ancak çocukta birlikte ortaya çıkan genetik değişimleri ifade ediyor. Bulgular, DNA sarmalının belirli noktalarda hasar gördüğünü ve vücudun onarım sürecinde hatalar oluştuğunu gösterdi. Çalışmada Çernobil işçilerinin yanı sıra radar operatörlerinin çocuklarını da kapsayan 1500’den fazla kişinin genetik verileri analiz edildi. Radyasyon arttıkça mutasyon sayısı yükseliyor Elde edilen veriler, maruz kalınan radyasyon miktarı ile çocuklardaki mutasyon sayısı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Normal bireylerde düşük seviyede görülen bu mutasyonların, Çernobil temizlik işçilerinin çocuklarında yaklaşık üç kat arttığı belirlendi. Uzmanlar, radyasyonun hücrelerde dengesiz moleküller oluşturarak özellikle sperm hücrelerindeki DNA zincirlerini parçaladığını ve bu hasarın sonraki nesillere aktarılabildiğini değerlendiriyor. Mutasyonların büyük bölümü hastalık riski oluşturmuyor Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri ise tespit edilen genetik değişimlerin çoğunun DNA’nın protein üretimini doğrudan yönetmeyen bölgelerinde yoğunlaşması oldu. Bu nedenle mutasyonların çocuklarda ciddi hastalık riskini artırmadığı ifade edildi. Çalışma ayrıca babanın ileri yaşta çocuk sahibi olmasının, düşük doz radyasyona maruz kalmaktan daha yüksek genetik risk yaratabildiğini ortaya koydu. Bilim insanlarına göre Çernobil’in genetik etkisi şu aşamada doğrudan bir hastalık tetikleyicisinden çok hücrelerde kalıcı izler bırakan bir miras niteliği taşıyor. Ancak uzmanlar, radyasyonun nesiller arası etkisini anlamak için uzun vadeli araştırmaların sürdürülmesi gerektiğini vurguluyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Ağızdaki sinsi tehlike: Kanserle bağlantı iddiası bilim dünyasını harekete geçirdi Haber

Ağızdaki sinsi tehlike: Kanserle bağlantı iddiası bilim dünyasını harekete geçirdi

Bilim insanlarının yayımladığı yeni bir araştırma, ağız sağlığı ile kanser arasındaki ilişkiye dair dikkat çekici bulgular ortaya koydu. Çalışmaya göre diş eti hastalığında rol oynayan bir bakteri, farelerde mevcut tümörlerin büyümesini hızlandırabilir ve kanser öncesi oluşumları tetikleyebilir. Bulgular henüz insanlar için kesinleşmiş olmasa da uzmanlar, ağız sağlığının tüm vücudu etkileyebileceğine dikkat çekiyor. Bakterinin tümörleri büyüttüğü gözlemlendi 15 Ocak’ta Cell Communication and Signaling dergisinde yayımlanan araştırmada, ağızda bulunan Fusobacterium nucleatum adlı bakterinin farelerdeki meme tümörlerinin boyutunu artırabildiği tespit edildi. Deneylerde bakteriye maruz kalan farelerde tümörlerin yaklaşık altı hafta içinde diğer farelere kıyasla üç kat büyüdüğü, ayrıca kanserin akciğerlere yayıldığı belirlendi. Kana karışıp meme dokusuna ulaşıyor olabilir Araştırmacılar, zararlı bakterilerin ağızdan kana geçerek meme dokusuna ulaşabildiğini ve burada sağlıklı hücrelere zarar verebildiğini ifade ediyor. Daha önce ağız hastalıkları ile meme kanseri arasında bağlantı olduğuna işaret eden çalışmalar bulunsa da araştırma ekibinden onkoloji uzmanı Dipali Sharma, bu kez daha doğrudan bir ilişkiye işaret eden veriler elde ettiklerini belirtiyor. Kanserin ilk adımları tetiklenmiş olabilir Bilim insanları bakteriyi sağlıklı farelerin meme dokusuna enjekte ettiğinde iltihaplı lezyonların geliştiğini gözlemledi. Bu oluşumlar henüz kanser olarak tanımlanmasa da uzmanlara göre hastalığa giden yolda kritik bir eşik anlamına gelebilir. Genetik yatkınlığı olan hücreler daha savunmasız olabilir Laboratuvar testleri, bakterinin DNA hasarını artırabileceğini ortaya koyarken özellikle BRCA1 mutasyonu taşıyan hücrelerin bu etkiye karşı daha hassas olabileceği değerlendiriliyor. Araştırmacılar, bu genetik değişikliği taşıyan bireylerin bakterinin zararlarına karşı daha kırılgan olabileceğini ancak kesin sonuçlar için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu vurguluyor. İnsanlar için kesin sonuç yok Uzmanlar, söz konusu bakterinin tek başına kansere yol açıp açamayacağının henüz bilinmediğini belirtiyor. McGill Üniversitesi’nden ağız hastalıkları uzmanı Firoozeh Samim, kanserin çok faktörlü bir hastalık olduğuna işaret ederek bakterinin çevresel koşullar, genel sağlık durumu ve genetik etkenlerle birlikte bir risk faktörü oluşturabileceğini ifade ediyor. Ağız sağlığına bakış değişebilir Araştırmaya dahil olmayan uzmanlar da çalışmanın, bakteriler ile hastalıklar arasındaki ilişkiye dair önceki bulguların ötesine geçtiğini düşünüyor. Bilim insanlarına göre bu alandaki çalışmaların sürmesi, gelecekte kanserden korunma stratejelerine ağız sağlığının daha güçlü biçimde entegre edilmesine zemin hazırlayabilir. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Pirana dehşeti! Nehre giren onlarca kişi ısırıldı, bir kişi parmağını kaybetti Haber

Pirana dehşeti! Nehre giren onlarca kişi ısırıldı, bir kişi parmağını kaybetti

Arjantin’in Entre Rios eyaletinde, Victoria kenti yakınlarından geçen Paraná Nehri’nde yaşanan pirana saldırıları bölgede paniğe neden oldu. 1 ve 2 Şubat tarihlerinde yasaklı alanda suya giren 40’tan fazla kişi balıkların ısırması sonucu yaralandı; yaralılardan biri parmağını kaybetti. Yaralı sayısı 46’ya ulaştı Yetkililerin aktardığı bilgilere göre saldırılarda toplam 46 kişi yaralandı. Çoğu kişinin el ve ayaklarından ısırıldığı, bazı yaralıların ciddi kan kaybı yaşadığı belirtildi. Yaralananlar arasında çocukların da bulunduğu ifade edildi. Olay yerine müdahale eden ekiplerin yoğunluk nedeniyle üç ayrı ilk yardım çantasını kullandığı bildirildi. Kırmızı bayrak çekildi, plaj kapatıldı Cankurtaranlar saldırının ardından yüzücüleri hızla sudan çıkarırken bölgede kırmızı bayrak çekilerek yüzme tamamen yasaklandı. Hastane yetkilileri, yaralananların büyük bölümünün uyarı levhalarına rağmen yasaklı alana girdiğini açıkladı. Sıcak hava ve düşük su seviyesi etkili olabilir Uzmanlar, güney yarımkürede yaz mevsiminin yaşandığı ülkede artan sıcaklıkların ve nehir seviyesindeki düşüşün piranaları kıyıya yaklaştırarak daha agresif davranmalarına yol açabileceğini belirtiyor. Paraná Nehri’nde benzer olaylar daha önce de yaşanmış; 2013’te 60’tan fazla, 2021’de ise yaklaşık 30 kişi saldırılarda yaralanmıştı. “Ölümcül saldırılar son derece nadir” Bilim insanları, popüler kültürde abartılanın aksine piranaların insanlara yönelik ölümcül saldırılarının oldukça seyrek olduğunu vurguluyor. Vakaların çoğu küçük ısırıklarla sınırlı kalırken, balıkların genellikle leş ve küçük su canlılarıyla beslendiği hatırlatılıyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Güneş alarm veriyor! Dört dev patlama Dünya’yı etkileyebilir Haber

Güneş alarm veriyor! Dört dev patlama Dünya’yı etkileyebilir

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nin (NOAA) Uzay Hava Tahmin Merkezi, Güneş’te kısa aralıklarla gerçekleşen dört büyük patlamanın Dünya üzerinde etkiler yaratabileceğini açıkladı. 1 ve 2 Şubat tarihlerinde kaydedilen X sınıfı patlamaların, yüksek enerjili parçacık olaylarını tetikleyebileceği ve Koronal Kütle Atımı ihtimalini artırdığı belirtildi. En güçlü patlamalardan biri kaydedildi Süreç, 1 Şubat’ta UTC ile 12.33’te gerçekleşen X1.0 şiddetindeki patlamayla başladı. Yaklaşık 11 saat sonra ise X8.1 büyüklüğünde çok daha güçlü bir patlama meydana geldi. 2 Şubat’ta yaşanan X2.8 ve X1.6 şiddetindeki iki patlama ile birlikte Güneş’teki hareketlilik dikkat çekici bir seviyeye ulaştı. X8.1 büyüklüğündeki patlama, Ekim 2024’ten bu yana görülen en güçlü olay olurken kayıt altına alınan en büyük patlamalar arasında da üst sıralara yerleşti. Kaynak yeni bir güneş lekesi grubu Bilim insanları patlamaların, Güneş yüzeyinde yeni oluşan ve “RGN 4366” olarak adlandırılan güneş lekesi grubundan kaynaklandığını belirledi. Bu grubun Dünya’ya dönük konumda olması, önümüzdeki günlerde uzay hava olaylarının daha belirgin hissedilebileceğine işaret ediyor. Hem görsel şölen hem teknolojik risk Güneş’ten koparak uzaya yayılan dev plazma bulutları olarak tanımlanan Koronal Kütle Atımları, Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşime girdiğinde iki farklı sonuç doğurabiliyor. Bir yandan gökyüzünde büyüleyici kutup ışıkları oluşabilirken, diğer yandan uyduların işleyişinde aksaklıklar, güç şebekelerinde dalgalanmalar ve iletişim teknolojilerinde kesintiler yaşanabiliyor. Aktif döngü etkisini sürdürüyor Güneş’in yaklaşık 11 yıllık döngüsünde en yoğun evrenin geride kaldığı düşünülse de uzmanlar bu tür güçlü patlamaların tamamen sona ermediğine dikkat çekiyor. Bilim insanlarına göre yeni döngünün başlamasının beklendiği 2030’a kadar benzer olaylar yaşanmaya devam edebilir. Bilim dünyasının ortak saati: UTC Patlamaların saatleri UTC’ye göre paylaşılıyor. Eş Güdümlü Evrensel Zaman olarak bilinen bu sistem, havacılık ve uzay araştırmalarında küresel referans noktası kabul ediliyor. Tüm dünyanın farklı yerel saatler kullanması nedeniyle oluşabilecek karışıklığın önüne geçmek için bilimsel veriler bu ortak zaman dilimine göre kaydediliyor. haberdeger.com ​​​​​​​Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Yaşanabilir kuşakta yeni umut: 146 ışık yılı uzaklıkta Dünya benzeri gezegen keşfedildi Haber

Yaşanabilir kuşakta yeni umut: 146 ışık yılı uzaklıkta Dünya benzeri gezegen keşfedildi

Gök bilimciler, Dünya’ya görece yakın bir konumda, Güneş benzeri bir yıldızın yörüngesinde dolanan ve yaşanabilir kuşakta yer alma ihtimali bulunan yeni bir gezegen adayı keşfetti. Avustralya, İngiltere, ABD ve Danimarka’dan bilim insanlarının yer aldığı uluslararası araştırma ekibi, NASA’nın Kepler Uzay Teleskobu’nun 2017’deki K2 misyonu kapsamında topladığı verileri inceleyerek HD 137010 b adlı gezegen adayını tespit etti. Araştırmacılar, gezegen adayının Dünya’dan yalnızca yüzde 6 daha büyük olduğunu ve yıldızının etrafındaki bir turunu 355 günde tamamladığını belirledi. Bu özellikleriyle HD 137010 b’nin, Dünya’ya benzer yörünge süresine ve boyutlara sahip olması dikkat çekiyor. Bilim insanları ayrıca, gezegenin bulunduğu yörüngenin, sıvı suyun varlığına imkân tanıyabilecek “yaşanabilir kuşak” içinde yer alma ihtimalinin yaklaşık yüzde 50 olduğunu vurguluyor. Dünya’dan 146 ışık yılı uzaklıkta bulunan bu aday gezegenin, mevcut teleskop teknolojileriyle ayrıntılı gözlemler yapılabilecek kadar yakın bir konumda olduğu ifade ediliyor. Bu durum, gezegenin atmosferi ve olası yaşam koşullarına dair daha kapsamlı çalışmaların önünü açabilecek önemli bir avantaj olarak değerlendiriliyor. Öte yandan araştırmacılar, gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızın Güneş’e kıyasla daha soğuk ve daha sönük olduğunu belirtiyor. Bu nedenle HD 137010 b’nin yüzey sıcaklığının Mars’a benzer olabileceği ve eksi 70 santigrat dereceye kadar düşebileceği tahmin ediliyor. Bilim insanları, gezegenin kesin olarak “ötegezegen” statüsüne kavuşabilmesi için daha fazla gözlem ve veriye ihtiyaç olduğunu vurgularken, çalışmanın ayrıntılarının Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlandığını açıkladı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Yaşlanmaya bağlı kıkırdak kaybına umut Haber

Yaşlanmaya bağlı kıkırdak kaybına umut

Araştırma, Stanford Medicine bünyesinde görev yapan bilim insanları tarafından yürütüldü ve saygın bilim dergisi Science’ta yayımlandı. Çalışmada, yaşlanmayla birlikte artan ve kıkırdak dokusunun yenilenmesini engelleyen bir proteinin hedef alındığı ifade edildi. Kıkırdak kaybı tersine çevrildi Araştırmaya göre, söz konusu proteini baskılayan deneysel tedavi, yaşlı farelerin diz eklemlerinde kıkırdak kaybını tersine çevirdi. Ayrıca sporcularda sık görülen bağ yaralanmalarına benzer diz hasarlarından sonra gelişen artritin de bu yöntemle durdurulduğu aktarıldı. İnsan dokularında da olumlu sonuç Bilim insanları, aynı yaklaşımın insanlardan alınan kıkırdak dokularında da test edildiğini ve benzer şekilde yeni, işlevsel kıkırdak oluşumunun başladığını gözlemlediklerini açıkladı. Bu bulgu, tedavinin yalnızca deneysel düzeyde kalmayabileceğine işaret ediyor. Gelecekte hap ya da enjeksiyonla uygulanabilir Araştırmacılar, yöntemin ilerleyen yıllarda hap şeklinde ya da doğrudan eklem içine enjeksiyon yoluyla uygulanabileceğini belirtiyor. Böylece özellikle diz ve kalça protezi ameliyatlarının sayısında ciddi bir azalma yaşanabileceği öngörülüyor. “Yetişkin dokular için yeni bir kapı açıyor” Çalışmanın yazarlarından Helen Blau, elde edilen sonuçların yalnızca kıkırdak için değil, yetişkin dokuların yenilenmesi açısından da yeni bir yaklaşım sunduğunu vurguladı. Blau, yaşlanmanın kaçınılmaz etkilerine karşı biyolojik süreçlerin yeniden yönlendirilebileceğini gösterdiklerini ifade etti. Uzmanlara göre bu çalışma, yaşlanmaya bağlı eklem sorunlarıyla yaşayan milyonlarca insan için gelecekte daha az invaziv ve daha kalıcı tedavilerin önünü açabilecek nitelikte. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı Haber

Astronomlardan ezber bozan keşif: Yıldızsız bir “hayalet galaksi” doğrulandı

Astronomi dünyası, galaksi oluşumuna dair yerleşik kabulleri sarsan bir keşifle karşı karşıya. Hubble Uzay Teleskobu’nun yüksek hassasiyetli gözlemleriyle çalışan uluslararası bir ekip, hiç yıldız barındırmayan ancak gaz ve karanlık maddeyle çevrili devasa bir kozmik yapı tespit etti. “Cloud-9” olarak adlandırılan bu nesnenin, galaksi oluşumunun en erken evrelerinden günümüze kalan bir kalıntı olduğu belirtiliyor. Cloud-9, galaksi tanımını yeniden tartışmaya açtı Araştırmayı yürüten bilim insanları, Cloud-9’un klasik galaksi tanımlarını zorladığını vurguluyor. Çünkü yapı, hidrojen gazı ve yoğun karanlık madde içermesine rağmen hiçbir yıldız oluşumuna ev sahipliği yapmıyor. Bu durum, galaksilerin mutlaka yıldız barındırması gerektiği yönündeki anlayışı sorgulatıyor. “Başarısız bir galaksi” tanımı dikkat çekti Çalışmanın başındaki astronom Alejandro Benitez-Llambay, Cloud-9’u “başarısız bir galaksi” olarak tanımladı. Benitez-Llambay’a göre bu yapı, yıldız oluşumunun neden bazı koşullarda gerçekleşmediğini anlamak açısından kritik bir örnek sunuyor. Araştırma ekibinden Andrew Fox ise Cloud-9’un, karanlık maddenin doğrudan etkilerini incelemek için “eşsiz bir pencere” açtığını ifade etti. Görünmeyen ama devasa bir yapı Bilim insanlarının aktardığına göre Cloud-9, yaklaşık 4 bin 900 ışık yılı genişliğinde. İçerdiği hidrojen gazının kütlesi Güneş’in yaklaşık 1 milyon katına denk geliyor. Karanlık madde de hesaba katıldığında, toplam kütlenin yaklaşık 5 milyar Güneş kütlesi olduğu tahmin ediliyor. Ancak tüm bu büyüklüğüne rağmen, yıldız ışığı yaymadığı için doğrudan gözlemlenmesi son derece zor. Karanlık madde araştırmaları için yeni bir kapı Yıldız ışığının yokluğu, Cloud-9’u bilim insanları için daha da değerli kılıyor. Araştırmacılar, bu sayede karanlık maddenin galaksi oluşumundaki rolünü, yıldızların “gürültüsü” olmadan inceleyebileceklerini belirtiyor. Bu keşfin, evrenin erken dönemlerine ve galaksilerin nasıl şekillendiğine dair teorilere yeni bir yön vermesi bekleniyor. Astronomi çevreleri, Cloud-9’un yalnızca sıra dışı bir keşif değil, aynı zamanda evreni nasıl tanımladığımıza dair temel soruları yeniden gündeme getiren bir dönüm noktası olduğu görüşünde birleşiyor.

Antarktika’da kaybolan robot, aylar sonra “korkutucu” verilerle geri döndü Haber

Antarktika’da kaybolan robot, aylar sonra “korkutucu” verilerle geri döndü

Avustralya ulusal bilim ajansı CSIRO tarafından yürütülen Antarktika araştırmasında beklenmedik bir gelişme yaşandı. Totten Buzulu çevresinde ölçüm yapması planlanan otonom okyanus şamandırası, güçlü akıntılar nedeniyle rotasından saparak aylarca kayıp kaldı. Ancak geri döndüğünde, daha önce hiç ölçüm yapılmamış buz sahanlıklarının altından elde edilen son derece kritik veriler taşıyordu. 9 ay kayboldu, hiç girilmemiş bir bölgeye ulaştı Tuzluluk ve sıcaklık sensörleriyle donatılan robotun her 10 günde bir yüzeye çıkarak uydulara veri göndermesi planlanıyordu. Ancak akıntılar robotu Totten Buzulu’ndan batıya sürükleyerek Denman Buzulu’nun altına taşıdı. Bilim insanlarının erişiminin neredeyse imkânsız olduğu bu bölge, şimdiye kadar doğrudan ölçüm alınamamış alanlar arasında yer alıyordu. Buzun altından 195 kritik ölçüm Robot, Denman Buzulu ve Shackleton Buz Sahanlığı altından geçerken deniz tabanı ile buz sahanlığının tabanı arasındaki sıcaklık ve tuzluluk değerlerini ölçmeye devam etti. Yüzeye çıkamadığı için aylarca “kayıp” sayılan robot, toplamda 195 ayrı veri profili topladı. Bilim insanları, buz tabanına her çarpışmada ölçülen derinlikleri uydu verileriyle eşleştirerek robotun izlediği güzergâhı sonradan yeniden oluşturdu. Denman Buzulu küresel risk oluşturuyor Analiz edilen veriler, Shackleton Buz Sahanlığı’nın şimdilik daha soğuk sularla çevrili olduğunu ve hızlı bir erime tehdidi altında bulunmadığını gösterdi. Buna karşılık Denman Buzulu’nun altında, buzul erimesini hızlandırabilecek ılık su kütleleri tespit edildi. Bilim insanlarına göre Denman Buzulu’nun tamamen erimesi, küresel deniz seviyelerinin yaklaşık 1,5 metre yükselmesine yol açabilecek potansiyele sahip. Bilimsel bir “kaza” büyük bir fırsata dönüştü Araştırma ekibi, yaşanan bu kaybın aslında büyük bir bilimsel kazanıma dönüştüğünü belirtiyor. Çünkü bu görev, Doğu Antarktika’daki bir buz sahanlığının altında gerçekleştirilen ilk doğrudan oşinografik ölçüm hattı olarak kayıtlara geçti. Elde edilen veriler, Antarktika buzullarının okyanusla etkileşimini ve deniz seviyesi artışı risklerini daha doğru modellemek açısından kritik önem taşıyor. Yeni görevlerin önü açıldı Robotun aylarca buz altında kalmasına rağmen veri toplamayı sürdürmesi, bilim insanlarını daha fazla otonom aracı riskli bölgelere göndermeye teşvik etti. Özellikle Doğu Antarktika’nın, Batı Antarktika’ya kıyasla çok daha fazla buz barındırması, bu bölgedeki erimenin dünya kıyıları için çok daha büyük bir tehdit anlamına geldiğini gösteriyor. Araştırmanın sonuçları, Aralık 2025’te Science Advances dergisinde “Denman ve Shackleton Buz Sahanlıkları altında sirkülasyon ve okyanus–buz etkileşimi” başlığıyla yayımlandı. Antarktika’da kaybolduğu düşünülen bir robot, insanlığın iklim kriziyle ilgili en kritik sorularından birine ışık tutacak verilerle geri döndü. Bu veriler, deniz seviyelerindeki olası hızlı yükselişin düşündüğümüzden daha yakın olabileceğini gösteriyor.

Buzulların altında gizli yapılar keşfetti, sonra sessizce kayboldu Haber

Buzulların altında gizli yapılar keşfetti, sonra sessizce kayboldu

Batı Antarktika’da yer alan Dotson Buz Sahanlığı’nın altındaki erime süreçlerini incelemek için gönderilen otonom sualtı aracı Ran, bilim insanlarını şaşırtan keşiflere imza attı. Ancak görevini büyük ölçüde tamamladıktan sonra araçtan gelen tüm sinyaller kesildi. Buzun altında 27 gün Araştırma, Gothenburg Üniversitesi’nden okyanusbilimci Anna Wahlin liderliğinde yürütüldü. 2022’de başlatılan görev kapsamında Ran, 27 gün boyunca Dotson Buz Sahanlığı’nın altındaki kapalı boşlukta dolaşarak yaklaşık 18 kilometre içeri ilerledi. GPS ve radyo sinyallerinin buzu aşamaması nedeniyle araç tamamen otonom çalıştı. Uyduların göremediği yapılar ortaya çıktı Sonar taramaları sayesinde Ran, buz sahanlığının altındaki yaklaşık 140 kilometrekarelik alanı haritaladı. Science Advances’ta yayımlanan bulgular, klasik erime modellerini zorlayan ayrıntıları ortaya koydu. Basamaklı teraslar, düz platolar, akıntı yönünde uzanan büyük çukurlar, oyulmuş kanallar ve pürüzsüz yüzeyler tespit edildi. Bu yapıların hiçbiri uydu görüntülerinde daha önce görülmemişti. Batı kesimde erime neden daha hızlı? Dotson Buz Sahanlığı’nın batı bölümünde yılda yaklaşık 12 metreyi bulan incelme gözlenirken, doğu kesiminin daha yavaş eridiği biliniyor. Ran’ın verileri, daha sıcak ve güçlü akıntıların batı kesimde yoğunlaşarak alttan aşınmayı hızlandırdığını, doğu kesiminin ise görece daha soğuk sularla korunduğunu gösterdi. Bilim insanları, bazı çukurların 300 metre uzunluğa ve 50 metre derinliğe ulaştığını belirtiyor. Gizli çatlaklar ve erime yolları Araç, buz sahanlığını baştan sona kesen derin çatlakları da görüntüledi. Uydu kayıtlarına göre bazı yarıklar 1990’lardan bu yana açık durumda. Bu dar kanallar, sıcak suyu doğrudan buzun içine taşıyarak “gizli erime yolları” oluşturuyor. Mevcut iklim modellerinin çoğu bu ayrıntıları hesaba katmadığı için buz kaybının eksik tahmin edildiği vurgulanıyor. Ran’dan haber alınamıyor Görev süresince 14 başarılı buz misyonu tamamlayan Ran, son görevinden geri dönemedi. Anna Wahlin, araçla tüm iletişim denemelerinin başarısız olduğunu açıkladı. Kesin neden bilinmese de bilim insanları mekanik arıza ya da buz sırtlarıyla çarpışma ihtimali üzerinde duruyor. Bilim dünyası için büyük önem taşıyan bu görev, Ran’ın kaybına rağmen Antarktika’daki buz sahanlıklarının geleceği ve deniz seviyesi yükselişine dair kritik yeni veriler sunmuş oldu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.