SON DAKİKA

#Cezaevi

HABER DEĞER - Cezaevi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Cezaevi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

12 Eylül’ün Sanat Dünyasındaki İzleri Haber

12 Eylül’ün Sanat Dünyasındaki İzleri

Millî Güvenlik Konseyi'nin yönetime el koymasıyla birlikte, ülkedeki tüm özgür düşünce mecraları denetim altına alındı. Darbenin ilk hedef aldığı kesimlerden biri olan sanatçılar, yazarlar, sinemacılar ve müzisyenler; hapis cezaları, sürgünler, kitap yakma eylemleri ve kapsamlı sansür mekanizmalarıyla karşı karşıya kaldı. Basın ve Yayın Dünyasına Yönelik Baskılar Darbe döneminde basın özgürlüğü büyük ölçüde kısıtlandı. Cumhuriyet başta olmak üzere dönemin önde gelen gazeteleri yüzlerce dava ile karşılaştı ve yayınları geçici sürelerle durduruldu. Binlerce gazeteci hakkında hapis cezaları istendi. Basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenlemelerin yanı sıra, imha edilmek üzere depolanan gazete, dergi ve kitapların ağırlığı resmi rakamlara göre 39 tonu buldu. Birçok eser daha okunmadan sobalarda ve açık arazilerde yakıldı. Bu sürecin en acı örneklerinden biri, Onur Yayınları sahibi İlhan Erdost’un 8 Kasım 1980’de gözaltına alındıktan sonra Mamak Cezaevi’ne nakledilirken hayatını kaybetmesi oldu. Yazar Muzaffer Erdost, kardeşinin ölümünün ardından onun adını kendi adıyla birleştirerek "Muzaffer İlhan Erdost" olarak yazmaya devam etti. Sinemada Sansür ve Yasaklar Darbe yönetimi sinema sektörünü de sıkı bir denetim mekanizmasına tabi tuttu. Dönemde toplam 937 film yasaklandı. Erden Kıral’ın yönettiği, Adana Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasaklanan Bereketli Topraklar Üzerinde filminin nüshalarının imha edildiği iddia edildi. Doğu bölgesindeki yoksulluğu konu alan Hakkâri’de Bir Mevsim filmi de uzun süre yasaklı kalan yapımlar arasında yer aldı; film uluslararası festivallerde ödüller alsa da gösterimi engellerle karşılaştı. Müzik Dünyası ve Sürgünler Müzik alanı da 12 Eylül rejiminin baskılarından doğrudan etkilendi. TRT repertuvarından yüzlerce şarkı çıkarıldı; Ruhi Su, Selda Bağcan ve Zülfü Livaneli gibi isimlerin eserleri yasaklı listelerine eklendi. Konser izinleri iptal edilen, pasaportlarına el konulan ve yargılanan sanatçılardan Selda Bağcan uzun yıllar yurt dışına çıkamadı, çeşitli davalardan yargılandı ve konser vermesi yasaklandı. Darbe sırasında bir konser için Almanya'da bulunan Cem Karaca, hakkında açılan davalar ve Interpol kararları nedeniyle uzun yıllar yurda dönemedi ve vatandaşlıktan çıkarıldı. Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan gibi isimler de ülkeyi terk etmek zorunda kalan sanatçılar arasında yer aldı. Yeni Türkü'nün Buğdayın Türküsü albümü piyasadan çekildi. Bunun yanı sıra, dönemin idari kararları doğrultusunda sanatçıların kimlik hakları ve ifade biçimleri de baskı gördü. Sanatçı Bülent Ersoy’a sahne yasağı getirildi ve hukuki süreçler sonucunda dönemin mahkemeleri ve idari kurumları tarafından cinsiyet kimliğine yönelik kısıtlamalar uygulandı. Kürtçe dilinin kamusal alanda ve eğitimde kullanımı yasaklandı; bu yasaklar daha sonraki yıllarda kaldırılsa da dönemin kültürel hayatta açtığı tahribat kalıcı oldu. Barış Derneği Davası ve Aydınlar 1977 yılında kurulan Türkiye Barış Derneği, darbenin ardından kapatıldı ve yöneticileri ile kurucuları hakkında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından dava açıldı. Mahkeme süreci yıllarca sürdü; Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen gibi çok sayıda aydın, yazar, hukukçu ve bilim insanı tutuklanarak uzun süre cezaevinde yargılandı. Dava, 1991 yılında sanıkların beraatıyla sonuçlandı. 12 Eylül rejimi, edebiyattan sinemaya, müzikten akademiye kadar geniş bir yelpazede yarattığı korku iklimi, otosansür ve yapısal dönüşümlerle Türkiye'nin kültürel hafızasında derin izler bıraktı. Sanatçılar ve aydınlar üzerindeki bu baskı ortamı, sonraki yıllarda da Türk sanat hayatının en çok tartışılan veirdilerini şekillendiren temel kırılma noktalarından biri olmayı sürdürdü. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: 20. Yüzyılın En Büyük Anti-Sendikal Kuşatması DİSK Davası nedir? Haber

1980 Travması: 20. Yüzyılın En Büyük Anti-Sendikal Kuşatması DİSK Davası nedir?

"Şimdi Gülme Sırası Bizde" 12 Eylül 1980 sabahı beş generalin yönetime el koymasıyla birlikte meclis feshedilmiş, anayasa askıya alınmış ve siyasi partiler kapatılmıştı. Bu tablonun arkasında yatan en temel motivasyonlardan biri, sermaye sınıfının 1960’lardan itibaren giderek büyüyen ve güçlenen işçi sınıfı mücadelesine karşı duyduğu duyduğu öfkeydi. 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi, milyonların katıldığı 1 Mayıs kutlamaları, DGM Direnişi, Faşizme İhtar Eylemleri ve ardı arkası kesilmeyen grevler egemen güçleri ürkütmüştü. Darbe, bu yükselişi kırmak için biçilmiş bir kaftandı. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin'in darbe sonrasında sarf ettiği "20 yıl işçiler güldü, biz ağladık. Şimdi gülme sırası bizde" sözleri, cunta rejiminin sınıf karakterini ve darbenin asıl sahiplerini net biçimde özetliyordu. Nitekim TİSK’in 1982 genel kurulunda sıraladığı taleplerin tamamı askeri yönetim tarafından eksiksiz hayata geçirildi. Ücret artışlarının sınırlanması, emekli aylıklarının düşürülmesi, emekli yaşının yükseltilmesi, kıdem tazminatına tavan getirilmesi, haftalık ve genel tatillerde ücret ödenmemesi, grev ertelemelerinin kapsamının genişletilmesi ve hak grevinin rafa kaldırılması gibi talepler doğrudan 1982 Anayasası'na ve çalışma yaşamına yasal kılıf olarak geçirildi. Toplu pazarlık hakkı ortadan kaldırılarak zorunlu tahkim sistemi devreye sokuldu. İşkenceler ve İdam Talepleri Aziz Çelik’in tanımıyla 20. yüzyıl Türkiye’sinin en büyük anti-sendikal davası olan DİSK Davası, işçi sınıfının örgütlü iradesine vurulan en kapsamlı darbe girişimlerinden biriydi. DİSK'in faaliyetleri durduruldu, konfederasyona kayyımlar atandı, mal varlıklarına el konuldu ve yöneticileri gözaltına alınarak 100 günü aşan insanlık dışı işkencelerden geçirildi. Dönemin cunta yönetimi, aralarında DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk’ün de bulunduğu 51 yönetici dahil toplam 78 kişi hakkında idam cezası talep etti. Yaklaşık 1.500 sendikacı ve aktivistin yargılandığı, 11 yıl süren bu devasa davada konfederasyonu suçlayacak somut hiçbir şiddet eylemi veya yasadışı delil ortaya konulamadı; tamamen meşru ve yasal sendikal faaliyetler suç unsuru olarak gösterildi. Hücrelerden Yükselen Acılar DİSK Davası, aynı zamanda derin insani trajedilerin ve unutulmaz acıların sahnesiydi. DİSK Onur Kurulu üyesi ve Lastik-İş yöneticisi Osman Özkan, 14 Nisan 1982'deki duruşmasından bir gün önce 16 yaşındaki evladını kaybetti. Askeri rejim, bir babanın evladının cenazesine katılmasına izin vermedi. Kızının tabutu tutuklu bulunduğu Davutpaşa Cezaevi'nin önüne getirildi; Osman Özkan evladını son kez cezaevinin demir parmaklıkları ve nizamiyesinden görebildi. Bu derin acıyı ömrü boyunca unutmayan Özkan, yıllar sonra mahkemede yaptığı tarihi savunmada dönemin savcısına seslenerek "Asla affetmeyeceğim" dedi. Bugün Osman Özkan DİSK tarihinde onurla anılırken, o zulmün faili savcının adını ise kimse hatırlamamaktadır; hafızanın adaleti, zalimleri unuttursa da direnenleri tarihe kazıdı. Enternasyonal Dayanışma ve Uluslararası Ağlar Davasının en kritik ve nefes aldırıcı yönlerinden biri de uluslararası alanda örülen dayanışma ağları oldu. Maden-İş avukatlığı ve DİSK Hukuk İşleri Dairesi Müdürlüğü görevlerini yürütürken 12 Eylül sonrası yurt dışına çıkmak zorunda kalan Yücel Top, Aralık 1981’de DİSK Avrupa Temsilciliği’ne atandı. Hasan Tahsin Benli ile yaptığı "Günlerin Bugün Getirdiği" adlı nehir söyleşi kitabında da yer alan anılarında aktardığı üzere Top; Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) başta olmak üzere uluslararası kurumlar nezdinde yoğun bir diplomasi yürüttü. Tutuklu yöneticilerin serbest bırakılması için kampanyalar örgütlendi, diğer ülkelerdeki sendikalardan destek alındı ve cezaevindeki sendikacıların ailelerine maddi yardım kanalları oluşturuldu. 11 Yılın Sonunda Gelen Beraat 11 yıl boyunca süren hukuk savaşının ardından, Askeri Yargıtay 3. Dairesi 16 Temmuz 1991 tarihinde tarihi bir karara imza attı. Yargılamaya dayanak yapılan Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinin kaldırılmış olması gerekçe gösterilerek, DİSK yöneticileri hakkında beraat kararı verildi. Şiddete bulaşmamış, tamamen meşru hak arama mücadelesi olan sendikal faaliyetler aklanmış oldu. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Özel’den Öcalan’ın mesajına yanıt: “Demokrasinin yolunu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer" Haber

Özel’den Öcalan’ın mesajına yanıt: “Demokrasinin yolunu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer"

'Terörsüz Türkiye' süreci kapsamında Çerçeve Yasa'nın Meclis'te kabul edilmesiyle birlikte siyaset kulisleri hareketlenirken, DEM Parti heyetinin İmralı'ya gerçekleştirdiği ziyarete ilişkin detaylar kamuoyuna yansıdı. Görüşme notlarında yer alan bilgilere göre Abdullah Öcalan, YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’e özel bir selam göndererek "Hukuk ve demokrasi kanalını açmak herkes için, hele sizin için son şanstır demelisiniz. Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer" ifadelerini kullandı. Öcalan ayrıca, Meclis İzleme Kurulu'nda YENİ Parti'den bir yetkilinin bulunmasını istedikini ve bu kurulu özellikle YENİ Parti için dayattığını belirtti. “Meseleyi radarıma almadım” Öcalan’ın kendisine selam gönderdiği ve yol haritası çizdiği iddialarına ilişkin ilk kez konuşan Özgür Özel, İmralı heyeti ve hükümet cephesinden kendilerine hiçbir bilgilendirme yapılmadığını vurguladı. Özel, "DEM Parti'nin İmralı heyeti daha önce partileri ziyaret ediyordu, bu sefer 1 Ağustos görüşmesi sonrası birkaç partiyi ziyaret etti. Bizden bir randevu istemediler ve bana böyle bir şeyden bahsetmediler. O yüzden meseleyi radarıma almadım" dedi. “Demokrasinin yolunu TBMM’den geçiririm” Demokrasi mücadelesinin cezaevi adresli olamayacağının altını çizen Özel, İmralı'dan gelen mesaja karşı duruşunu şu sözlerle netleştirdi: "Genel olarak ben demokrasinin yolunu cezaevlerinden, şehirlerden değil; TBMM’den geçiririm. Şu cezaevinden geçmez, buradan geçer değil; eğer demokratik bir cumhuriyet olacaksak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden, sandıktan geçer." haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Özgürlük ve Adalet Mücadelesinin Sembol İsmi: Zehra Nurulhak Kaya Kimdir? Haber

Özgürlük ve Adalet Mücadelesinin Sembol İsmi: Zehra Nurulhak Kaya Kimdir?

Annesi Hüda Kaya ve kız kardeşleriyle birlikte henüz lise yıllarında haksız ve ağır yargılamalara maruz kalan Nurulhak, genç yaşını cezaevi koridorlarında ve zindan hücrelerinde göğüslediği ağır bedellerle geçirdi. Özgürlük, insan hakları ve inanç özgürlüğü mücadelesinden bir an olsun taviz vermeyen Nurulhak, yaşamı boyunca vicdanın, onurun ve haysiyetli bir direnişin simgesi oldu. Sınıftan Zindanlara Uzanan Hukuksuzluk Süreci Türkiye'de 28 Şubat sürecinin en sert etkilerinin hissedildiği dönemde, Malatya İnönü Üniversitesi'nde ve liselerde başlatılan başörtüsü yasağına karşı halkın yürüttüğü haklı direnişe katılan Nurulhak, bir basın temsilcisi olarak da eylemleri yakından takip ediyor, yaşanan hak ihvallerini duyuruyordu. Nisan ayında başlayıp Mayıs ayına kadar aralıksız devam eden eylemlerde aktif rol alan Nurulhak ve ailesi hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartıldı. 18 Mayıs 1999 tarihinde, Malatya İmam Hatip Lisesi'nde son sınıf öğrencisiyken ders sırasında okula gelen terörle mücadele ekipleri tarafından kelepçelenerek sınıflarından alındılar. Ertesi gün, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının yapıldığı günlerde, özgürce yaşamak ve inançlarını savunmak isteyen üç kız kardeş polis eşliğinde emniyet ve adliye koridorlarında dolandırıldı, ağır ve psikolojik baskı içeren sorgulardan geçirildi. Çıkarıldıkları Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM), "Anayasal düzeni zorla değiştirip yerine şeriat devleti kurmaya kalkışmak" gibi akıl almaz suçlamalarla, anneleri Hüda Kaya ile birlikte idam talebiyle yargılandılar. Malatya Cezaevi'ne gönderilen Nurulhak ve ailesi, ilerleyen yıllarda Ağrı, Konya, Bandırma ve Bayrampaşa gibi farklı cezaevlerine sürgün edilerek mücadele hayatlarında ilk defa zindanlarda birbirlerinden ayrı düşürüldü. Cezaevi Yılları Yaşıtları üniversite sınavlarına hazırlanırken, genç yaşını cezaevlerinin soğuk ve kasvetli duvarları arasında geçiren Nurulhak; gitar çalan, gazeteci olmak isteyen, kitap okuyan ve yalnızca kendisi için değil bütün insanlık için adalet ve özgürlük talep eden aydınlık bir zihne sahipti. Çeşitli suçlularla aynı koğuşları paylaşmak zorunda bırakıldığı zorlu cezaevi koşullarında dahi inancından, estetik duyarlılığından ve mücadele azminden vazgeçmedi. Zindan günlerinde cezaevinde yolu kesişen çocukların bakımını üstlenecek kadar merhametli, hücredeyken bile yoldaşlarının en büyük desteği olacak kadar iradeliydi. Yargılamalar sonucunda verilen hapis cezalarının ardından, 24 Nisan 2004 tarihinde Bandırma Cezaevi'nden tahliye oldu. Cezaevinden çıktıktan sonra dahi hakikatten ve mazlumların yanında durmaktan geri adım atmadı. Bıraktığı Miras Cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra, 6 Ağustos 2005 tarihinde Bandırma'da cezaevinde yattığı sahil ilçesinde, yoldan çıkan bir aracın devrilerek çarpması sonucu henüz 26 yaşında Hak'ın rahmetine kavuştu. Kaza anında yanında kardeşi İntisar, arkadaşı Gülay Tekeli ve İLK-DER Genel Başkanı Özden Sönmez bulunuyordu. Fatih Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Mezarlığı'nda toprağa verilen Zehra Nurulhak'ın tabutuna, uğruna hapis yattığı başörtüsü ve hiç giyemediği gelinliğinin duvağı örtüldü. Genç yaşını zindanlarda tüketen, bir şairin dizelerinde olduğu gibi "sen ölmekten değil yaşayamamaktan kork dostum" bilinciyle yaşayan Nurulhak'ın el yazısıyla not defterinin ilk sayfasında yer alan satırlar, onun dünyaya bakışını özetliyordu: "Ve Azrail elma derse çık git ayaktan. Ardına hiç bakmadan." Ölüm yıl dönümünde; 28 Şubat zihniyetinin ve haksız hukuk sistemlerinin genç bir ömürden koparıp aldığı Zehra Nurulhak Kaya'yı; insan hakları, özgürlük ve adalet yolunda ödediği ağır bedellerle, bıraktığı inanç mirası ve tertemiz hatırasıyla saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Sarp Kuray :“Öcalan Türkiye devrimci hareketini çok asil biçimde kucaklamıştır” Haber

Sarp Kuray :“Öcalan Türkiye devrimci hareketini çok asil biçimde kucaklamıştır”

"İmamoğlu'na 'Tarihin eli omuzunuzda, acele etmeyin' demiştim" 81 yıllık ömrünün önemli bir kısmını sürgünde ve cezaevinde geçiren, Deniz Harp Okulu mezunu bir devrimci olan Sarp Kuray, güncel siyasetin sıkışmışlığına dair çarpıcı tespitlerde bulundu. Ekrem İmamoğlu ile geçmişte yaptığı bir diyaloğu paylaşan Kuray, erken hamlelerin risklerine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı: "İmamoğlu'na 'Tarihin eli omuzunuzda, acele etmeyin, CHP'de liderlik kavgasına girmeyin' demiştim, erken atakla hata yaptı." Kuray, CHP içindeki ayrışmalara ve kurultay süreçlerine de değinerek, partinin Avrupa tarzı bir sosyal demokrasi hareketi olmadığını, Atatürk'ün tarihsel ve sınıfsal dinamikleri bir arada topladığı bir yapısı bulunduğunu vurguladı. Kasım 2023 kurultayında Parti Meclisi'ne aday olduğunu ancak yaşanan kavgalara ve "Hançerlendim" çıkışlarına mesafeli durduklarını belirten Kuray, CHP'den ayrılanların Kürt meselesi konusunda henüz net bir tutum ortaya koymadığını şu sözlerle eleştirdi: "CHP’den ayrılanlar henüz Kürt meselesiyle ilgili lafını söylemedi, etrafında dolaşıyorlar. Devlet Bahçeli’nin burada bir inisiyatifi var ve ben bu inisiyatifi takdir ediyorum. Cumhuriyet Halk Partisi'nde böyle bir şey yok, etrafında dolanıyorlar. Şimdi Kürt vilayetlerini ziyaret etmekle kapanacak bir iş değil bu." "Bekaa'da Öcalan ile ilk kez tanıştım, PKK'nın Türk damarına kıymet veriyor" 12 Eylül öncesinde 12 Mart'ın tamamlanacağı öngörüsüyle DİSK Basın-İş Başkanı Burhan Şahin aracılığıyla Yaser Arafat'a haber gönderdiklerini ve Bekaa Vadisi'ne çekildiklerini anlatan Kuray, PKK lideri Abdullah Öcalan ile ilk kez orada karşılaştığını belirtti. Öcalan’ın Dev-Genç’e ve özellikle Mahir Çayan’a duyduğu sempatiyi dile getiren Kuray, o döneme dair şu ayrıntıları paylaştı: "Dev-Genç’e olağanüstü bir sempatisi var. Kitaplarında da bunun temelini koyuyor. Siyasal Bilgiler’de okurken 68 hareketinin ruhu onu etkiliyor. 68'in içinde de kendine göre bir ayrım yapıyor, Mahir Çayan’ı öne koyuyor. Mahir Çayan’a büyük sempatisi var. Mahir Çayan'ın hayatının, onun mücadele anlayışının kendisini kökten etkilediğini söylüyor. 68 hareketinden gelen bir insan olduğumuz için bize karşı her zaman saygı ve sevgi dolu oldu. Bir kere çok zeki bir insan. Kendi davasına olağanüstü bir yoğunlaşması var. Tabii biz kendisini tanıdığımızda Suriye’ye çekilmişti, 84 olayları daha yaşanmamıştı. O zaman öyle bir kuvveti yoktu yani." Kuray, PKK'nın Kürt hareketleri içinde Türklerle birlikte olma konusundaki aktif tutumuna dikkat çekerek, "Başlangıçta Kemal Pir var, Haki Karer var. Daha önce Öcalan İstanbul THKO’nun içinden bir grupla birlikte DDKO’da deniyor biliyorsunuz. Denizlerin idamından sonra bir ayrışma oldu. Fakat Kürtlerin Türklerle birlikte direnişi anlamında başka böyle bir deneme yok. Bugün de hâlâ PKK'nın üst yönetiminde Türkler var. Türk damarına bu kadar kıymet veren başka bir Kürt örgüt yoktur" değerlendirmesinde bulundu. "Türkiye üçüncü toplanma konağının sancılarını çekiyor" Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunu "birinci toplanma konağı", Cumhuriyet'in kuruluşunu ise "ikinci toplanma konağı" olarak tanımlayan Kuray, Türkiye'nin bugün üçüncü bir evrenin sancılarını yaşadığını söyledi. Osmanlı'nın kuruluşunda Vefai tarikatı ve Baba İlyas hareketleri gibi halk dinamiklerinin etkili olduğunu belirten Kuray, solun bu dönemi yalnızca "feodalizm" olarak nitelendirerek geçiştirdiğini vurguladı: "Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kuruluşundaki toprak düzeninin ve devlet düzeninin iyi bilinmesi lazım. Çünkü bunlar bozulduğu anda muazzam isyanlar çıkıyor. Önce Şeyh Bedrettin ayaklanıyor, arkasından Celali ayaklanıyor. Niye ayaklanıyorlar? Çünkü topraktan kendilerine eşitlik hakkı verilmiş, adamlar bunu kaybettikleri anda ayaklanıyorlar. Bin yıllık kardeşliğin temelinde yatan bu olayı bilmiyoruz biz. Sol bu dönem için ‘feodalizm’ deyip geçmiştir. Yani burada bir açılım lazım. Bir tek Doktor Hikmet Kıvılcımlı bu sürecin üzerine ciltlerle kitap yazmıştır." Atatürk'ün 1924'e kadar Kürtlerle birlik ve kardeşlik zemininde yürüdüğünü, Erzurum Kongresi'nden itibaren bu tarihin bilincinde hareket ettiğini belirten Kuray, kopmanın Atatürk'ten kaynaklanmadığını şu sözlerle ifade etti: "Kopma Atatürk’ten gelmiyor, işi bozan Cibranlı Halil Bey; Öcalan da ‘Bir Halkı Savunmak’ kitabında anlatır. Ben de kopmanın Atatürk'ten geldiği kanaatinde değilim. Atatürk’ün bir çabası var, Türkiye’yi toplamak için bir çabası var. Şimdi demek ki biz bugün tekrar Türkiye'nin toplanmasını dert edenler olarak bu iki toplanma konağının karakteristiğini iyi anlamalıyız. ‘Bin yıllık kardeşlik’ söyleminin kökenini iyi bilmeliyiz." "Öcalan oyuna gelmez, prensip adamıdır" Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın anayasa değişikliği hamleleri ve Kürt seçmeni muhalif bloktan koparma stratejisi hakkında konuşan Kuray, Abdullah Öcalan'ın bu süreçte iktidarla basit bir pazarlık yapmayacağını ifade etti. Öcalan'ın üçüncü toplanma konağına prensipli bir yaklaşımla geldiğini belirten Kuray, düşüncelerini şu sözlerle detaylandırdı: "Öcalan oyuna gelmez, prensip adamı, üçüncü toplanma konağına prensipli şekilde geliyor. Argümanları ortadayken ‘İktidar ile anlaşma yapar’ sonucuna varamayız. ‘Bu mücadele yok olma durumuyla karşı karşıya kalan Kürtlüğün varlığını ispat etme mücadelesidir. Ve burada bir sonuç çıkardık. Kürtlüğün kaybolmak üzere olan varlığını ispat ettik. Şimdi yeni bir aşamaya geldik’ diyor. Tarihi arka planı işin içine oturtarak yapıyor bunu. Ülkenin demokratik bir yapıya kavuşmasını temel argüman olarak koyuyor." Devrimcilik, cezaevi yılları ve Saraçhane ruhu Cezaevinden çıktıktan sonra 2017 yılında Veli Ağbaba'nın davetiyle CHP'ye katıldığını hatırlatan Kuray, devrimcilik çıtasını ülkenin koşulları gereği mecburen indirdiğini belirterek şu açıklamayı yaptı: "Ben hapishanedeyken 98 CHP milletvekili ziyaretime geldi. Veli Ağbaba bunlardan biriydi. Yani cezaevinde bana bir sahiplenmeleri oldu. Sonra 2017’de davet geldiğinde onlara şunu söyledim: ‘Benim Cumhuriyet Halk Partili olmama imkân yok. Ben devrimci bir adamım, hep de öyle kalacağım. Ha bugün devrim olacak diye bir strateji yapmaya imkân yok. Devrimcinin de minimum programları var, maksimum programları var.’ Mecburen çıtayı indirdim. Türkiye'nin zaten temel sorunu demokratik devrimini tamamlayamamış bir ülke olması. Bizim devrimciler olarak yorumumuz şudur; demokratik devrimin tamamlanması için atılacak her adım bizim için onurlu ve arkasından gidilebilecek bir potansiyel taşır." Röportaj sırasında kızı Zeynep Kuray'ın da aralarında bulunduğu gençlerin Saraçhane'deki eylemlerine değinen Kuray, 68 ruhunun ve direniş geleneğinin üniversite kapılarında ve meydanlarda yaşamaya devam ettiğini vurgulayarak sözlerini şöyle tamamladı: "Gençlerin üniversitelerden çıkıp o direniş ruhunu alanlara taşıması 68 ruhunun hala devam ettiği fikrini uyandırdı bende. 68 bir feda hareketiydi, bir devrim stratejisi falan değildi. Arkadaşları idam edilmekte olan insanların fedaya yürümeleridir. Bunda da komün dürtüleri vardır. Arkadaşlarını kurtarmak için orada şehit oldular. Şimdi bu Türkiye'ye bir şey kazandırdı; bir devrimin tahayyüllerde olabileceği gerçeğini koyduk. Bizi artık bu toplumun hafızasından söküp atma ihtimalleri artık yok." haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Mahkeme Deniz Göktaş'ın tutukluluğu hakkında karar verdi Haber

Mahkeme Deniz Göktaş'ın tutukluluğu hakkında karar verdi

YouTube'da yayımlanan gösteri gerekçe gösterildi Komedyen Deniz Göktaş, YouTube'da yayımlanan ve 13 milyondan fazla izlenen "Ölü Deniz" adlı stand-up gösterisi nedeniyle "Cumhurbaşkanına hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik" suçlamalarıyla tutuklanmıştı. Göktaş'ın gözaltına alınma sürecindeki mizansen görüntüleri ile tutukluluğunun ardından Tekirdağ Karatepe Cezaevi'ne gönderilmesi kamuoyunda tartışmalara yol açmıştı. Avukatların itiraz etti Göktaş'ın avukatları tutuklama kararına itiraz ederek tahliye talebinde bulunmuştu. İtiraz dilekçesinde, Göktaş'ın soruşturmayı öğrenmesinin ardından yurt dışındaki programını yarıda keserek kendi isteğiyle Türkiye'ye döndüğü ve bu nedenle kaçma şüphesinin bulunmadığı savunulmuştu. Avukatlar, tutuklama kararındaki gerekçelerin Ceza Muhakemesi Kanunu'nda karşılığının olmadığını ve sosyal medyadaki tepkilerin hukuki bir gerekçe oluşturamayacağını ifade etmişti. Dilekçede soruşturmanın başlangıçta TCK'nın 216/3. maddesi kapsamında yürütüldüğü, daha sonra suç vasfının halkı kin ve düşmanlığa tahrik maddesine dönüştürüldüğü ileri sürülmüştü. Müdafiler, gösterideki ifadelerin mizah ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştu. Mahkemenin kısa ret açıklaması Avukatların ayrıntılı itiraz dilekçesine rağmen mahkeme talebi kısa gerekçeyle reddetti. İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi kararında, "kararın usul ve yasaya uygun olması, kararda değişiklik yapılmasını gerektirir bir neden görülmemesi ve mevcut delil durumu" gerekçeleriyle itirazın reddine hükmedildi. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.