SON DAKİKA

#Demokratikleşme

HABER DEĞER - Demokratikleşme haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Demokratikleşme haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Trump’tan dünyaya rest: ABD 66 uluslararası örgütten çekiliyor Haber

Trump’tan dünyaya rest: ABD 66 uluslararası örgütten çekiliyor

ABD Başkanı Donald Trump, göreve gelişinin ikinci döneminde dış politikada sert bir yön değişikliğine daha imza attı. İmzalanan başkanlık kararnamesiyle ABD’nin, 66 uluslararası örgütteki üyeliği ve bu kuruluşlara sağlanan mali katkıları sonlandırma süreci başlatıldı. Beyaz Saray, kararın “ABD’nin egemenliği ve ekonomik çıkarlarını koruma” amacı taşıdığını savundu. 31 BM kuruluşu ve 35 BM dışı yapı kapsamda Kararnameye göre, 31 Birleşmiş Milletler kuruluşu ile 35 BM dışı uluslararası yapıdan çekilme işlemleri “en kısa sürede” tamamlanacak. Çekilme kararı; çevre, iklim krizi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve demokratikleşme alanlarında faaliyet yürüten pek çok kurumu doğrudan etkiliyor. Beyaz Saray: Vergi mükelleflerinin parası boşa harcanıyor Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, söz konusu örgütlerin ABD’nin ulusal güvenliğine, ekonomik refahına ve siyasi egemenliğine aykırı faaliyetler yürüttüğü öne sürüldü. Açıklamada, “Amerikan yurttaşlarının vergileri, etkisiz ya da ABD karşıtı gündemlere aktarılıyor” denildi. Rubio: ABD karşıtı ve müsrif yapılar ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da kararı savunarak, çekilinen kurumları “ABD karşıtı, gereksiz ve israf niteliğindeki örgütler” olarak tanımladı. Rubio, Washington’un başka uluslararası kuruluşlardan çekilme ihtimalini de değerlendirdiğini açıkladı. İklim ve demokrasi kurumları listede ABD’nin çekildiği kuruluşlar arasında İklim Değişikliği Hükümetlerarası Paneli (IPCC) ile demokratik geçiş süreçlerini destekleyen Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardım Enstitüsü (IDEA) de bulunuyor. Ayrıca BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi ile BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi de karardan etkilenecek yapılar arasında yer alıyor. Trump çizgisi net: “Az ver, çok al” dönemi Trump, ikinci başkanlık döneminde ABD’nin “çok para ödediği ama karşılığında az kazandığı” tüm uluslararası mekanizmalara mesafeli yaklaşacağını daha önce de dile getirmişti. Bu yaklaşım, NATO’dan ticaret anlaşmalarına kadar birçok alanda ABD lehine yeniden müzakere baskısı olarak kendini göstermişti. DSÖ ve UNESCO’dan sonra yeni kopuş Trump yönetimi, Ocak 2025’te göreve geldikten sonra Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNESCO gibi önemli uluslararası kurumlardan da çekilmişti. Son karar, ABD’nin çok taraflı küresel sistemden kademeli kopuşunun sürdüğünü gösteriyor.

Alaaddin Aldemir, HİSAR Derneği’nin toplantısına katıldı Haber

Alaaddin Aldemir, HİSAR Derneği’nin toplantısına katıldı

Hukuk, iktisat ve siyaset alanlarında yürüttüğü araştırma ve toplantılarla dikkat çeken Hukuk İktisat ve Siyaset Araştırmaları Derneği (HİSAR), bugün Ankara’da bir toplantı gerçekleştirdi. Akademisyenler, hukukçular ve sivil toplum temsilcilerinin katıldığı buluşmada, Türkiye’nin güvenlik politikaları, toplumsal barış ve “terörsüz bir gelecek” hedefi çok boyutlu olarak ele alındı. Toplantıya eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Alaaddin Aldemir de katıldı. Alaaddin Aldemir’den “toplumsal mutabakat” vurgusu Toplantıda söz alan Alaaddin Aldemir, terörle mücadelenin yalnızca güvenlik politikalarıyla sınırlı ele alınmaması gerektiğini ifade etti. Aldemir, hukuk devleti ilkeleri, demokratik katılım ve toplumsal uzlaşıyı esas alan bir yaklaşımın kalıcı barış için zorunlu olduğunu belirterek, “Terörsüz Türkiye” hedefinin geniş bir toplumsal mutabakatla mümkün olabileceğini söyledi. Hukuk ve siyaset perspektifinden değerlendirmeler Toplantıda yapılan sunumlarda, terörle mücadelenin hukuki zemini, demokratik standartların korunması ve ekonomik-sosyal politikaların rolü ele alındı. Katılımcılar, güvenlik politikalarının insan haklarıyla uyumlu biçimde yürütülmesinin toplumsal güveni güçlendireceği görüşünde birleşti. HİSAR Derneği’nin çalışmaları ve düzenli Çarşamba toplantıları Ankara merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan HİSAR Derneği, eski milletvekili Ayhan Bilgen’in öncülüğünde kuruldu. Dernek, hukuk, iktisat ve siyaset alanlarında araştırmalar yaparak Türkiye’nin temel meselelerine yönelik nitelikli analizler ve çözüm önerileri üretmeyi amaçlıyor. HİSAR’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini ise Vakkas Cebe yürütüyor. Dernek, sivil toplumun siyasete katılımını artırmayı ve farklı toplumsal kesimler arasında diyalog ve uzlaşıyı güçlendirmeyi temel misyonları arasında görüyor. Bu kapsamda HİSAR, her hafta düzenli olarak gerçekleştirdiği Çarşamba toplantılarında “alternatif siyaset”, “adalet”, “demokratikleşme” ve “toplumsal barış” gibi başlıkları ele alıyor. Bu buluşmalarda akademisyenler, siyasetçiler ve sivil toplum temsilcileri bir araya gelerek güncel meseleler üzerine yapıcı tartışmalar yürütüyor. Çalışmalar sürecek mesajı Toplantının ardından HİSAR Derneği yetkilileri, “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda akademik çalışmalar, raporlar ve düzenli toplantılarla sürece katkı sunmaya devam edeceklerini belirtti. Bugünkü toplantı, soru-cevap bölümü ve karşılıklı görüş alışverişiyle sona erdi.

Güvenlikten kimliğe: Kürt meselesini anlamak Haber

Güvenlikten kimliğe: Kürt meselesini anlamak

Türkiye’de uzun yıllar boyunca yalnızca “terör sorunu” çerçevesinde ele alınan Kürt meselesi, akademide ve kamuoyunda tartışılması en zor başlıklardan biri oldu. Devlet politikalarının güvenlik merkezli yaklaşımı, sorunun toplumsal ve kültürel boyutlarının görünmez kalmasına yol açtı. İşte tam bu noktada, sosyolog ve siyaset bilimci Doğu Ergil, tabu kabul edilen konulara bilimsel verilerle yaklaşarak bu alandaki en kapsamlı çalışmalardan birine imza attı. Ergil’in ilk baskısı “Kürt Raporu” adıyla yayımlanan ve zaman içinde güncellenen çalışması, bugün Kürtleri Anlamak: Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine başlığıyla okurla buluşuyor. Kitap, Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik problemi olarak ele alan anlayışa karşı, kimlik, kültürel haklar ve demokratikleşme perspektifini merkeze alan bir çerçeve sunuyor. Saha verilerine dayanan cesur bir çalışma Kitabın temelini, Prof. Dr. Doğu Ergil’in 1990’lı yıllardan itibaren yürüttüğü üç kapsamlı saha araştırması oluşturuyor. İlk rapor, 1995 yılında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) desteğiyle hazırlandı. Kürt nüfusun yoğun yaşadığı illerde 1267 kişiyle yüz yüze yapılan görüşmelere dayanan bu çalışma, yayımlandığı dönemde büyük yankı uyandırdı. Raporda, devletin güvenlik politikalarının sivil halka verdiği zarar açık biçimde dile getirilirken, Kürt yurttaşlar ile silahlı örgütlerin birbirinden ayrılması gerektiği vurgulandı. Ergil’in çalışması, “tek etnik kimliğe dayalı vatandaşlık” anlayışının sorun ürettiğine dikkat çekerek, kültürel kimliklerin tanınmasının bölünme değil toplumsal bütünleşme için bir fırsat olduğunu savundu. Kürtçenin kültürel bir dil olarak kullanımının önündeki yasakların kaldırılması gerektiği yönündeki öneriler ise, o dönem için son derece çarpıcıydı. Doğu’nun demokrasi talebi ve Kürtlerin çeşitliliği 2005 yılında gerçekleştirilen ikinci saha araştırması, “Endişelenme Türkiye!” başlığıyla yayımlandı. Güneydoğu Anadolu’da 8 bini aşkın kişiyle yapılan anketler, bölge halkının demokrasi, özgürlük ve refah taleplerinin güçlü olduğunu ortaya koydu. Araştırma sonuçları, Doğu ile Batı arasında sanıldığı kadar derin bir değerler uçurumu olmadığını gösterdi. 2008’de yapılan üçüncü çalışma ise Kürt siyasi hareketinin toplumsal karşılığını mercek altına aldı. Bu araştırmada, Kürt toplumunun homojen bir yapı olmadığı; radikal ve ılımlı eğilimler arasında belirgin bir ayrışma bulunduğu tespit edildi. Ergil, Kürtlerin önemli bir bölümünün şiddete mesafeli olduğunu ve ortak yaşamdan yana tavır aldığını vurguladı. “Terör bir neden değil, sonuçtur” “Kürtleri Anlamak”, üç raporu bir araya getirerek temel bir mesaj veriyor: Kürt meselesi bir güvenlik sorunu değil; kimlik, eşit yurttaşlık ve demokrasi meselesidir. Ergil’e göre siyasal şiddet, çözülmemiş toplumsal sorunların bir sonucudur. Bu nedenle sorunu yalnızca polisiye tedbirlerle ele almak, kalıcı barışın önünü tıkamaktadır. Kitapta, İspanya’nın ETA ve İngiltere’nin IRA deneyimleri gibi uluslararası örneklere de yer verilerek, silahlı çatışmaların siyasal kanallar açıldığında sona erebildiği vurgulanıyor. Ergil, hem devlete hem de Kürt siyasi hareketine, şiddetten uzak, demokratik zeminde çözüm çağrısı yapıyor. Yazar hakkında 1940 yılında İstanbul’da doğan Prof. Dr. Doğu Ergil, Ankara Üniversitesi mezunu. Akademik çalışmalarını ABD’de Oklahoma ve New York üniversitelerinde sürdüren Ergil, siyaset sosyolojisi alanında uzun yıllar ders verdi ve araştırmalar yaptı. 2013 yılında çözüm süreci kapsamında kurulan Akil İnsanlar Heyeti’nde de yer aldı. Akademik kimliğinin yanı sıra kamuoyuna yönelik çalışmalarıyla da tanınan Ergil, Türkiye’de Kürt meselesinin bilimsel zeminde tartışılmasına öncülük eden isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Neden okunmalı? “Kürtleri Anlamak: Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine”, yalnızca Kürt meselesini değil, Türkiye’nin demokrasi sınavını anlamak isteyen herkes için önemli bir kaynak. Akademik verilerle desteklenen, ancak sade ve anlaşılır bir dille kaleme alınan kitap, geçmişte yapılan hataları ve çözüm yollarını birlikte ele alıyor. Türkiye’nin ortak geleceğine dair kapsamlı bir perspektif sunan bu çalışma, barışın ve toplumsal uzlaşının ancak “anlamakla” mümkün olabileceğini hatırlatıyor.

Paech’in ulus-devlet karşıtı sözleri tartışma yarattı Haber

Paech’in ulus-devlet karşıtı sözleri tartışma yarattı

DEM Parti’nin 6-7 Aralık’ta düzenlediği Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı, siyasal çözüm modelleri ve demokratikleşme başlıklarının ele alındığı bir platforma dönüştü. Mezopotamya Ajansı’na konuşan Alman hukukçu Prof. Norman Paech’in açıklamaları ise konferansın en çok tartışılan noktalarından biri oldu. Paech, ulus-devletin “geleceğin modeli olmadığını” ifade ederek merkeziyetçiliğin dağıtılması gerektiğini savundu. Ancak Türkiye’de terörün tamamen son bulduğu bir gelecek hedefini zedelemek istemeyen, buna karşılık üniter devlet yapısını temel ilke olarak kabul eden çevreler, bu sözleri temkinli ve eleştirel bir perspektifle değerlendirdi. Ulus-devlet eleştirisi ve demokratikleşme tartışması Paech, “Devleti ele geçirmek değil; gücü yerel halk, bölgesel topluluklar ve kültürel gruplar arasında bölüştürerek toplumu demokratikleştirmek gerekir” diyerek ulus-devletin merkezî yapısını aşan bir model önerdi. Ona göre geleceğin siyasal düzeni, ulusal çerçeveden ziyade yerel unsurların siyasi süreçlere daha fazla katıldığı bir yapıya dayanmalı. Bu söylem akademik çevrelerde tartışılabilir olmakla birlikte, Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü esas alan üniter devlet yapısıyla örtüşmediği için eleştirildi. Kolektif hak vurgusu ve Türkiye’deki hassasiyet Paech’in “Bu mesele bireysel haklara indirgenemez; kolektif hakların tanınması zorunludur” sözleri de dikkat çekti. Türkiye’de uzmanlara göre demokratikleşme çabalarının desteklenmesi mümkün olsa da, kolektif haklara dayalı siyasal statülerin geçmişte terör örgütü tarafından istismar edilmesi, bu önerilere temkinli yaklaşılmasını zorunlu kılıyor. Analistlere göre hak ve özgürlüklerin genişletilmesi mümkündür, ancak bunun yolu üniter yapıyı zayıflatmadan, eşit yurttaşlık temelinden ilerlemektir. PKK yasağına dair açıklamanın yarattığı tepki Paech’in Avrupa’daki PKK yasağının kaldırılması gerektiğini söylemesi de tartışma yarattı. Türkiye’nin uzun yıllar süren terörle mücadelesi, yurttaşların yaşadığı kayıplar ve toplumsal hafızada yer eden acılar düşünüldüğünde, bu çağrı geniş kesimlerce gerçeklikten kopuk bulundu. Barışçıl bir gelecek hedefi yeniden güç kazanmışken, terör tanımlarını ortadan kaldırmaya dönük söylemlerin süreci zedeleyeceği yorumları yapılıyor. Barış arayışı üniter yapı içinde mümkün Türkiye’de hâkim değerlendirmeye göre terörün tamamen sona erdiği, huzur ve birlik içinde bir gelecek mümkündür. Ancak bu süreç, üniter devlet yapısının tartışmaya açılmasıyla değil, demokratikleşmenin bu yapının korunduğu bir çerçevede güçlendirilmesiyle ilerleyebilir. Bu nedenle Paech’in federal veya konfederal yapıları ima eden söylemi, ilgi uyandırsa da Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan üniter devlet çerçevesiyle uyumsuz görülüyor. Analistler, “Barış ancak güçlü, tek ve bütün bir devlet yapısı içinde kalıcı olabilir” değerlendirmesi yaparak tartışmayı özetliyor.

Bakırhan’dan İmralı çağrısı: Siyasetçiler, yazarlar ve akademisyenler de Öcalan ile görüşmeli! Haber

Bakırhan’dan İmralı çağrısı: Siyasetçiler, yazarlar ve akademisyenler de Öcalan ile görüşmeli!

"Görüşmeler siyasetin üzerindeki korkuyu azalttı" İstanbul’da düzenlenen konferansın açılışında konuşan Bakırhan, Meclis Komisyonu’nun İmralı ziyaretinin siyaset üzerindeki korku ve baskıyı azalttığını belirtti. Diyalog kapısı aralandığında umudun güçlendiğini ifade eden Bakırhan, "Sayın Öcalan 1993’ten beri barışı ve muhatabını arıyor. Bugün en karşıtları bile onun kurucu bir muhatap olduğunu kabul etti. O, bu sürecin mimarıdır; onsuz kalıcı bir barışın temeli eksik kalır" değerlendirmesinde bulundu. Öcalan’dan mesaj var: İlişkiyi demokratikleşme olarak tanımlıyorum Konferansta dikkat çeken bir diğer gelişme ise Abdullah Öcalan’ın mesajının okunması oldu. İmralı’dan tahliye edilen eski koğuş arkadaşı Veysi Aktaş aracılığıyla iletilen mesajda Öcalan, devletle olan ilişkisini "demokratikleşme" olarak tanımladı. Bakırhan ise Öcalan’ın çözüm paradigmasının Türkiye’nin ikinci yüzyılı için köklü bir değişim projesi olduğunu belirterek, "Barış kapısının en önemli anahtarlarından biri onun elindedir" dedi. Kürt meselesinde yüz yıllık inkar sona erdi Türkiye’nin Ortadoğu’daki krizlerin ortasında bir barış süreci yürütmesinin kıymetli olduğunu vurgulayan DEM Parti Eş Genel Başkanı, Kürtlerin artık inkar edilmediğini ancak cumhuriyete tam olarak dahil edilmediklerini söyledi. Bakırhan, "Kürt meselesinin kökeninde bir halkın yüz yıldır hukuktan dışlanması var. 2025 yılı itibarıyla Kürtlerin hukukla cumhuriyete dahil edilmesi süreci devam ediyor" diyerek hedefin demokratik bir cumhuriyet inşası olduğunu kaydetti. Yeni model: Demokratik Ulus Ortadoğu’da ulus devlet krizinin derinleştiğine dikkat çeken Bakırhan, çözüm önerisi olarak "Demokratik Ulus" ve "Demokratik Cumhuriyet" modelini işaret etti. Tek tipleştirme yerine çoğulculuğu esas alan, merkeziyetçi değil yerinden yönetimle güçlenen ve tüm kimliklerin eşit yurttaş olduğu bir sistemin Türkiye’nin ihtiyacı olduğunu belirtti.

Öğretmenler Günü’nde Atatürk’ün eşit eğitim devrimi yeniden hatırlatıldı Haber

Öğretmenler Günü’nde Atatürk’ün eşit eğitim devrimi yeniden hatırlatıldı

Türkiye genelinde 24 Kasım Öğretmenler Günü, bu yıl ekonomik kriz, öğretmen atamaları, güvencesiz çalışma ve eğitimin ticarileşmesi tartışmaları gölgesinde kutlanıyor. Eğitim sendikaları ve demokratik kitle örgütleri, Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür yurttaş” idealine dayanan eşit eğitim anlayışının bugün büyük ölçüde aşındığını belirtti. Açıklamalarda, kamusal eğitimin bir yurttaşlık hakkı olduğu, “parası olanın nitelikli eğitim aldığı, olmayanın dışarıda kaldığı” bir düzenin toplumsal eşitsizliği büyüttüğü ifade edildi. Atatürk’ün yurttaş eşitliğine dayalı eğitim devrimi yeniden gündemde Eğitim örgütleri, Atatürk’ün eğitimi yalnızca bireysel bir ilerleme değil, toplumsal eşitlik için temel bir kamusal hizmet olarak tanımladığına dikkat çekti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan karma eğitim, parasız yatılı okullar, Köy Enstitüleri ve halk eğitimi politikalarının, Türkiye toplumunu sınıfsal ve bölgesel eşitsizliklerden arındırmayı amaçladığı vurgulandı. Bugün ise eğitimin piyasa kurallarına terk edilmesiyle sınıfsal uçurumların derinleştiği, dezavantajlı mahallelerdeki yurttaşların temel eğitim hakkına erişiminin bile zorlaştığı ifade edildi. “Eğitim bir ticarete dönüşemez” Sendikalar, özel okul ücretlerindeki aşırı artış ve dershane–kurs sisteminin yaygınlaşması nedeniyle eğitimin fiilen özelleştiğini dile getirdi. “Bir ülkenin geleceği, parası olan azınlığın ayrıcalığına bırakılamaz” diyen eğitimciler, sosyal adaletin ancak eşit ve kamusal eğitimle sağlanabileceğini belirtti. Açıklamalarda, öğretmenlerin düşük ücretle çalıştırılması, ek ders bağımlılığı ve güvencesizlik gibi yapısal sorunların da eğitim sistemini niteliksizleştirdiği vurgulandı. ‘Fikri hür yurttaş’ için bilimsel ve laik eğitim talebi Eğitimciler, Atatürk’ün en büyük hedeflerinden birinin bilimsel düşünceye dayalı, özgür bireyler yetiştiren bir eğitim sistemi olduğunu hatırlattı. Son yıllarda müfredatta yapılan değişiklikler, bilimsel ders saatlerinin azaltılması ve okul türleri arasındaki uçurumlar nedeniyle toplumun bilgiye erişim eşitsizliği arttı. Uzmanlara göre bu durum, yalnızca eğitim kalitesini değil, Türkiye’de demokrasinin geleceğini de tehdit ediyor. Öğretmenlerin mesleki saygınlığı için kamucu bir model talebi Öğretmenler Günü’nde en çok gündeme gelen konulardan biri de öğretmenlerin ekonomik koşulları oldu. Birçok öğretmen geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı ve güvencesizlik nedeniyle mesleki motivasyonun düştüğünü belirtiyor. Eğitim sendikaları, “Öğretmeni güçlendirmeden, toplumu güçlendiremezsiniz” diyerek kamucu, eşitlikçi ve toplum yararını önceleyen bir eğitim modelinin zorunlu olduğunu savunuyor. Türkiye toplumunun ortak talebi: Eşit, parasız, nitelikli eğitim 24 Kasım vesilesiyle yapılan açıklamalarda ortak vurgu şu oldu: “Eğitim bir yurttaşlık hakkıdır; piyasa malı değildir.” Eğitimciler, Atatürk’ün kamucu ve halkçı vizyonuna yeniden dönülmesi gerektiğini belirterek Türkiye’nin tüm çocuklarına eşit ve nitelikli eğitim sunulmasının toplumsal barış ve demokratikleşme için zorunlu olduğunun altını çizdi.

Ayhan Bilgen’den İmralı, CHP ve kayyum uyarısı: Önümüzdeki günler sürprizlere açık Haber

Ayhan Bilgen’den İmralı, CHP ve kayyum uyarısı: Önümüzdeki günler sürprizlere açık

Bahçeli’nin çıkışı, komisyon krizi ve ‘önce iktidar tavır almalı’ vurgusu Ayhan Bilgen, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İmralı vurgusunu “kendi içinde tutarlı” bulduğunu söyledi ve mecliste kurulan komisyona katılım tartışmalarını değerlendirdi. Bahçeli’nin başından beri Öcalan’ı sürecin “siklet merkezi” olarak tarif ettiğini hatırlatan Bilgen, DEM Partisi’nin ve Kürt siyasetinin tüm aktörleri arasında Öcalan’ı merkeze koyan bu çizginin devam ettiğini belirtti. Komisyonun ağırdan alınmasında AKP ve CHP’nin oy kaybı endişesiyle “risk almaktan kaçındığını” söyleyen Bilgen, özellikle CHP’nin tavrına dikkat çekti: “Bir ülkede yürütme bir politika belirliyorsa, muhalefete ‘önce sen tavır al’ denmez; önce iktidar ne istediğini açıkça ortaya koyar.” CHP’nin netleşmeyen duruşunun toplantıların ertelenmesine yol açtığını vurgulayan Bilgen, sürecin bu haliyle hem AKP’yi hem de CHP’yi yıpratacağını savundu. “DEM bu kadar netken CHP geri durursa kent uzlaşısı ağır yara alır” Bilgen, İmralı’ya gidiş konusunda DEM Partisi’nin tutumunun çok açık olduğunu, MHP’nin de ziyareti açıkça istediğini, AKP’nin ise çekingen davrandığını söyledi. Bu tabloda CHP’nin geri durması halinde, DEM–CHP ilişkilerinde ciddi kırılmalar yaşanabileceğini vurguladı: “DEM bu kadar net bir pozisyondayken, diğer herkes olumlu yaklaşır da CHP endişeli davranırsa, bu hem CHP içinde rahatsızlık yaratır hem de DEM’le ilişkiyi kalıcı biçimde yaralar.” Özellikle yerel seçimlerde kurulan “kent uzlaşısı” zeminine atıf yapan Bilgen, bu ilişkinin önümüzdeki dönemde masaya yatırılacağını, tartışmanın sertleşebileceğini söyledi. Silah bırakma, güvenlik–demokrasi dengesi ve Öcalan’ın rolü 1980’ler ve 1990’ların güvenlik merkezli politikalarını, buna karşı “sadece demokrasi sorunu var, güvenlik abartılıyor” diyen yaklaşımı hatırlatan Bilgen, her iki çizgiyi de eksik bulduğunu ifade etti. Ona göre bugün yürütülen hattın ana fikri, sorunun hem güvenlik hem demokrasi boyutunu kabul etmek, ama önce silah bırakma sürecini yönetmek: “Asıl sorunun 1999’dan beri silahlı örgütün silah bırakma sürecinin yönetimi olduğunu düşünüyorum. Eğer Türkiye bu süreci iyi yönetebilirse, geri kalan demokratikleşme adımları daha sağlam zeminde atılabilir.” Öcalan’ın silah bıraktırma konusunda irade koymasının “devlet açısından bir imkân” olduğunu söyleyen Bilgen, “Hem Öcalan’ın mesajlarını kullanıp hem de ‘biz onunla görünmeyelim’ demek çelişkidir.” ifadeleriyle, sürecin gizli ve tutarsız yürütülmesini eleştirdi. “Meclis komisyonu yasa yapmak için kuruldu, dinleme turuna çevrilmemeli” Bilgen, mecliste kurulan komisyonun rolünü de tartıştı. Komisyonun esas görevinin, silah bırakma sürecini hızlandıracak, kolaylaştıracak yasal iyileştirmeleri hazırlamak olduğunu söyleyerek, şu uyarıda bulundu: “Eğer gerçekten silah bırakmayı hızlandıracak düzenlemeye ihtiyaç varsa, bunu yapacak tek yer parlamento. Komisyon bunun için kurulduysa, görevi erteleyip işi ‘herkes gelsin derdini anlatsın’ formatına çevirmek doğru değil.” Akil insanlar sürecini hatırlatarak, o dönemde Anadolu’da yürütülen saha çalışmalarının şimdi tersine, meclise taşındığını belirten Bilgen, halkın dinlenmesinin önemli olduğunu ama “acil yasal düzenleme ihtiyacının” göz ardı edildiğini söyledi. İspanya örneğiyle ‘halk özne olsun’ çağrısı Bilgen, İspanya modeline yaptığı atfın yanlış anlaşıldığını söyleyerek, “kastettiğinin anayasal model değil, halkın özne olması” olduğunu açıkladı. ETA ve Bask bölgesi üzerinden verdiği örnekte, İspanyol halkının “Bizim adımıza silah kullanmayın, bomba patlatmayın” diye sokaklara dökülmesini hatırlattı ve şunları ekledi: “Demokrasinin muhatabı bir örgüt ya da tek tek kişiler olamaz; demokrasinin muhatabı yurttaşlardır. Hak ve özgürlükler pazarlık konusu yapılamaz, ‘silah bırakırsanız şu hakları tanırız’ denemez; o haklar zaten herkes için geçerlidir.” Ana dilde eğitim, eşit yurttaşlık ve dil tartışması DEM Partisi’nin ana dilde eğitim talebinin resmi dile alternatif olmadığını, ancak Kürtçeye bir statü tanınmasını içerdiğini hatırlatan Bilgen, bu talebin Kürtler için yaratabileceği olası dezavantajlara da dikkat çekti: “Eğer sınavlar ve kamu hizmeti sunumu Türkçe üzerinden yürümeye devam edecekse, ana dilde eğitim, fırsat eşitliği tartışmasını da beraberinde getirir.” Dünyada farklı modeller olduğuna, Sovyetler Birliği’nde ilk sınıflarda ana dilin güçlendirilip ardından resmi dil ve Batı dillerinin öğretildiğine işaret eden Bilgen, Türkiye’de de bu konunun pedagojik açıdan daha derin ve ideolojik ezberlerden uzak tartışılması gerektiğini söyledi. Mevcut durumda ana dilde eğitimin özel okullar için serbest olduğunu ama ciddi bir talep oluşmadığını, buna karşın kamu alanında düzenleme yapılmadığını hatırlattı. “Demokrasi kimseye özel statü vermez, çözüm Türkiye’ye özgü bir formülle mümkün” Ayhan Bilgen, dil ve kimlik meselelerinin yalnızca Kürt yurttaşları değil, Çerkeslerden Boşnaklara, Mardin, Hatay, Mersin, Adana, Siirt ve Urfa’daki Arap topluluklarına kadar pek çok kesimi ilgilendirdiğini vurguladı. “Resmi dilin dışında dil öğrenme hakkına dair bir ihlal varsa, çözüm herkes için tek bir ilkeyle bulunmalı; herhangi bir gruba özel statü verilmemeli.” diyen Bilgen, asıl meselenin eşit yurttaşlık olduğunu söyledi. Ona göre; ortak semboller, ortak değerler ne kadar anlamlıysa, hakların da herkes için eşit tanımlandığı bir düzen, Türkiye’nin demokratikleşme sorununu kökten çözme potansiyeli taşıyor. CHP davası, uzun yargılama riski ve siyasete güven uyarısı Bilgen, CHP’yi ilgilendiren davaya da geniş yer ayırdı. On binlerce sayfalık dosya, yüzlerce sanık ve onlarca vakadan oluşan bu dava sürecinin adil yargılama ilkeleri açısından ciddi bir sorun olduğuna dikkat çekti. “Normalde dava açıldığında kesintisiz biçimde karara kadar gidilmesi gerekir. Ama Türkiye’de pratikte bunun mümkün olmadığını biliyoruz; sanıklar savunma haklarını kullandıkça süreç 20–30 yılı bulabilir.” diyen Bilgen, Türkiye’nin en az bir genel seçim ve bir yerel seçimi “CHP davasını tartışarak” geçirme ihtimalinin hem iktidara hem muhalefete hem de siyasete güvene zarar vereceğini savundu. İBB’ye kayyum ve CHP’ye çağrı heyeti ihtimali: “Her an sürpriz olabilir” Bilgen, en tartışmalı bölümde ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanması ve CHP’ye çağrı heyeti atanması ihtimalini dile getirdi. Casusluk dosyası üzerinden “terörün finansmanı” gibi başlıklarla İBB’ye kayyum atanma riskinin yükseldiğini söyleyen Bilgen, aynı zamanda CHP’de de istinaf süreci sonucunda bir çağrı heyetinin görevlendirilebileceğini anlattı: “Bu bir temenni değil, bir öngörü. 39. kurultaydan önce bile CHP’ye bir çağrı heyeti atanması sürprizi yaşanabilir.” dedi. İstinafın takvimi ve mahkemelerin vereceği kararların, partinin yönetim yapısını sarsacak sonuçlar doğurabileceğini kaydetti. “Öcalan ziyareti, CHP ve İBB dosyalarıyla eş zamanlı gelebilir” Ayhan Bilgen, tüm bu olasılıkların aynı zaman diliminde gerçekleşebileceği uyarısında da bulundu. “Öcalan’a yapılacak ziyaretin de CHP ve İBB ile ilgili davalardaki gelişmelerle eş zamanlı olabileceği kanaatindeyim.” diyen Bilgen, Türkiye kamuoyunun hangi başlığı daha çok tartışacağının belirsiz olduğunu, ancak önümüzdeki günlerde hem İmralı dosyasında hem CHP davasında hem de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ilgili süreçte “kritik kırılma anlarına” tanıklık edilebileceğini söyledi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.