SON DAKİKA

#Ekonomik

HABER DEĞER - Ekonomik haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Ekonomik haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

İran’dan finans misillemesi: Dubai’de ABD bankası vuruldu Haber

İran’dan finans misillemesi: Dubai’de ABD bankası vuruldu

ABD-İsrail ile İran arasında süren savaşın 15. gününde gerilim yeni bir boyuta taşındı. Bölgeden gelen bilgilere göre İran, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde bulunan Citibank şubesinin yer aldığı gökdeleni insansız hava aracıyla hedef aldı. Patlama sonrası binada yangın çıktığı bildirildi. İHA saldırısı sonrası gökdelen alev aldı Saldırının ardından sosyal medyaya yansıyan görüntülerde, gökdelenin üst katlarında büyük bir patlama yaşandığı ve kısa sürede yangının yayıldığı görüldü. Görgü tanıkları patlamanın ardından bölgede yoğun duman yükseldiğini aktardı. Saldırının, İran’ın ABD’ye karşı yürüttüğü misilleme operasyonlarının yeni halkası olduğu değerlendiriliyor. Saldırının Sepah Bankası misillemesi olduğu öne sürüldü İran’a yakın kaynaklar, saldırının 11 Mart’ta Tahran’da hedef alınan Sepah Bankası’na yönelik saldırının ardından gerçekleştirildiğini iddia etti. ABD’nin o tarihte İran’ın başkentinde bulunan Sepah Bankası’nın dijital güvenlik merkezine füze saldırısı düzenlediği ve bunun ardından bankacılık sistemlerinde ciddi aksaklık yaşandığı bildirilmişti. Söz konusu saldırı sonrasında Sepah Bank ve Melli Bank’ın çevrim içi sistemlerinin çöktüğü ve bankacılık hizmetlerinin bir süre devre dışı kaldığı açıklanmıştı. İran daha önce ABD bankalarını hedef göstereceğini duyurmuştu Sepah Bankası saldırısının ardından İran ordusu tarafından yapılan açıklamada finans sektörünün hedef alınabileceği mesajı verilmişti. Açıklamada, “Düşman finansal egemenliğimize saldırmıştır. Bu andan itibaren bölgedeki ABD ve müttefiki olan tüm ekonomik merkezler ve bankalar meşru hedefimizdir” ifadeleri kullanılmıştı. Dubai’deki saldırının bu açıklamanın ardından geldiği belirtiliyor. Citibank güvenlik nedeniyle şubelerini kapatmıştı Öte yandan Citibank yönetimi, İran’dan gelen tehditlerin ardından bölgede faaliyet gösteren şubelerle ilgili güvenlik önlemleri almıştı. Banka, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki şubelerinin büyük bölümünü geçici olarak kapatma kararı aldığını duyurmuştu. Bölgedeki gerilim sürerken finans merkezlerinin de çatışmanın hedefi haline gelmesi, savaşın ekonomik boyutunun giderek büyüdüğüne işaret ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Savaşta yeni cephe: İran ABD bankalarını hedef aldı Haber

Savaşta yeni cephe: İran ABD bankalarını hedef aldı

ABD, İsrail ve İran arasında devam eden savaşta gerilim her geçen gün yeni bir boyut kazanıyor. Enerji tesisleri ve askeri hedeflerin ardından bu kez finans sistemi çatışmanın yeni cephesi haline geldi. İran Devrim Muhafızları Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Ali Muhammed Naini, ABD’nin İran’daki bankalara yönelik saldırılarına karşılık bölgede faaliyet gösteren ABD bankalarının hedef alındığını açıkladı. İran’dan ABD bankalarına misilleme açıklaması İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Naini yaptığı açıklamada, ABD’nin İran’daki iki bankaya saldırı düzenlediğini ileri sürdü. Bu saldırılara karşılık olarak bölgede bulunan ABD bankalarının bazı şubelerinin hedef alındığını söyledi. Naini, ABD’nin benzer saldırıları sürdürmesi halinde bölgede faaliyet gösteren tüm Amerikan bankalarının İran açısından meşru hedef sayılacağını ifade etti. Dubai ve Bahreyn’de banka şubeleri hedef alındı iddiası Lübnan merkezli Al Mayadeen televizyonunun aktardığı bilgilere göre, ABD’nin büyük finans kuruluşlarından Citibank’ın Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentindeki ve Bahreyn’in başkenti Manama’daki şubeleri insansız hava araçlarının saldırısına uğradı. Kanala konuşan kaynaklar, sabaha karşı gerçekleşen saldırıların ardından banka şubelerinde yangın çıktığını öne sürdü. Saldırıların kim tarafından gerçekleştirildiği ise resmi olarak doğrulanmadı. Citibank güvenlik nedeniyle şubelerini kapattı Bölgede artan tehditlerin ardından Citibank’ın Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki şubeleri için güvenlik önlemleri aldığı bildirildi. Bankanın güvenlik gerekçesiyle bir şube dışında tüm şubelerini geçici olarak kapatma kararı aldığı açıklandı. Uzmanlar, finans kurumlarının hedef alınmasının savaşın ekonomik boyutunu daha da büyütebileceği değerlendirmesinde bulunuyor. ABD daha önce Tahran’daki bankayı hedef almıştı 11 Mart’ta ABD’nin İran’ın başkenti Tahran’da bulunan Sepah Bankası’na ait dijital güvenlik merkezine füze saldırısı düzenlediği iddia edilmişti. Saldırı sonrası Sepah Bank ve Melli Bank’ın bazı sistemlerinin çöktüğü ve çevrimiçi bankacılık hizmetlerinin devre dışı kaldığı belirtilmişti. İran ordusu saldırının ardından yaptığı açıklamada finans sistemlerine yönelik saldırının “ekonomik egemenliğe saldırı” olduğunu savunmuştu. Ekonomik hedefler savaşın yeni cephesi oldu Son gelişmeler, İran ile ABD arasındaki çatışmanın askeri alanın ötesine geçerek finansal altyapıyı da kapsayan yeni bir aşamaya taşındığını gösteriyor. Bölgedeki ekonomik merkezler ve bankaların hedef haline gelmesi, savaşın uluslararası ekonomi üzerindeki etkilerini artırabileceği yönünde endişelere yol açıyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Ramazan sofraları cep yakıyor: İftar menülerinde 3 bin TL sınırı tartışma yarattı Haber

Ramazan sofraları cep yakıyor: İftar menülerinde 3 bin TL sınırı tartışma yarattı

Mübarek Ramazan ayının ilk günüyle birlikte yurttaşlar ilk iftarlarını çoğunlukla evlerinde açarken, dışarıda iftar planı yapanlar artan fiyatlarla karşı karşıya kaldı. Özellikle İstanbul’da restoranların açıkladığı menüler, geçen yıla kıyasla belirgin artış gösterdi. Orta segment bir restoranda kişi başı iftar ücretinin 2.500 TL’den başladığı, birçok mekânda ise 3.000 TL seviyesine yaklaştığı görüldü. Geçen yıla göre keskin artış yaşandı 2025 Ramazan’ında ortalama 800–1.000 TL bandında olan iftar menülerinin bu yıl iki-üç katına çıktığı belirtiliyor. Mahalle lokantalarından lüks otellere kadar geniş bir skalada fiyatların yükseldiği, orta gelir grubunun dışarıda iftar yapmasının daha zor hale geldiği ifade ediliyor. Premium mekânlarda fiyatlar 4 bin TL’yi aşıyor Bazı popüler restoranlarda kişi başı iftar ücretleri 2.700 TL ile 3.950 TL arasında değişirken, lüks segmentte 4 bin TL’nin üzerine çıkan menüler dikkat çekti. Bazı işletmelerde fiyatların 5 bin TL’yi aşması, iftar organizasyonlarının maliyetini önemli ölçüde artırdı. Sosyal medyada iki farklı görüş öne çıktı Fiyatların açıklanmasının ardından sosyal medyada geniş bir tartışma başladı. Bir kesim fiyatları “makul değil” diyerek eleştirirken, diğer kesim artışın yükselen gıda, kira, enerji ve personel maliyetlerinden kaynaklandığını savundu. Restoran temsilcileri özellikle et ve süt ürünlerindeki maliyet artışının menü fiyatlarını doğrudan etkilediğini belirtiyor. Manevi atmosfer ve ekonomik gerçeklik tartışılıyor Tüketiciler ise Ramazan ayının paylaşım ve dayanışma vurgusuyla bu seviyedeki fiyatların çeliştiğini dile getiriyor. Dışarıda iftarın giderek “özel gün etkinliği” haline geldiği, ortalama bir ailenin restoran tercihinin ciddi bütçe planlaması gerektirdiği ifade ediliyor. Deneyim odaklı iftar konseptleri fiyatları yükseltiyor Uzmanlara göre iftar organizasyonlarının yalnızca yemek değil; ambiyans, canlı müzik, sunum ve konsept deneyimle paketlenmesi fiyatların artmasında etkili oluyor. Bu durum, menü içeriği kadar sunulan hizmetin de fiyatlandırmada belirleyici hale geldiğini gösteriyor. Ramazan ayıyla birlikte iftar sofraları her yıl olduğu gibi bu yıl da ekonomik tartışmaların merkezinde yer alırken, dışarıda iftar yapmak birçok yurttaş için daha fazla planlama ve harcama anlamına geliyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Beyaz Saray’dan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” Raporu: Dr. Hüseyin Korkmaz değerlendirdi Haber

Beyaz Saray’dan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” Raporu: Dr. Hüseyin Korkmaz değerlendirdi

Uluslararası güvenlik ve ABD-Çin ilişkileri alanında çalışmalar yürüten Dr. Hüseyin Korkmaz (Ph.D.), Beyaz Saray Ekonomik Danışmanlar Konseyi tarafından yayımlanan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” başlıklı raporu resmi X hesabından değerlendirdi. Korkmaz, raporun yapay zekâyı 21. yüzyılın yeni Sanayi Devrimi olarak konumlandırdığını ve küresel ölçekte yeni bir “Büyük Ayrışma” sürecinin başladığını iddia ettiğini aktardı. Raporun girişinde, tarihçi Kenneth Pomeranz’ın “The Great Divergence” adlı eserine atıf yapıldığına dikkat çekildi. Sanayi Devrimi’nin ardından sanayileşen ülkeler ile geri kalan dünya arasındaki ekonomik makasın açıldığı hatırlatılarak, benzer bir sürecin bu kez yapay zekâ üzerinden yaşanabileceği savunuldu. ABD’nin yatırım üstünlüğü vurgusu Raporda yer verilen verilere göre ABD’de kümülatif özel sektör yapay zekâ yatırımları 470 milyar doları aşarken, Avrupa Birliği ülkelerinin toplam yatırımı yaklaşık 50 milyar dolar seviyesinde kaldı. Ayrıca ABD’nin küresel hesaplama kapasitesinin yüzde 74’ünü elinde bulundurduğu belirtildi. Raporda, OpenAI ve Anthropic gibi şirketlerin gelir artış hızlarının geçmişteki büyük teknoloji firmalarının büyüme dönemlerini geride bıraktığı ifade edildi. Sektörde maliyetlerin her yıl katlanarak arttığı, buna karşın model yeteneklerinin hızla geliştiği kaydedildi. Çin’in konumu ve donanım bağımlılığı tartışması Raporun dikkat çeken başlıklarından biri de Çin’in yapay zekâ modellerinin büyük ölçüde Amerikan donanımı üzerinden eğitildiği iddiası oldu. Çin’in bu alanda önemli bir aktör olmakla birlikte ileri düzey hesaplama altyapısında ABD’ye bağımlı olduğu öne sürüldü. Dr. Korkmaz ise bu değerlendirmeye temkinli yaklaştı. Çin’in yüksek kamu yatırımları ve asimetrik kapasitesinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Korkmaz, rapordaki bazı çıkarımların politik bir çerçeve taşıdığı izlenimi verdiğini ifade etti. Enerji arzı kritik eşik olarak gösterildi Raporda, yapay zekâ veri merkezlerinin 2028 yılına kadar ABD’de toplam elektrik tüketiminin yüzde 12’sine ulaşabileceği öngörüldü. Bu durumun enerji arzını yapay zekâ rekabetinin en önemli belirleyicilerinden biri haline getirdiği vurgulandı. Nükleer enerji ve doğal gaz erişiminin stratejik önem kazandığı belirtilirken, enerji hâkimiyeti ile yapay zekâ hâkimiyeti arasında doğrudan bir ilişki kuruldu. “Pax Silica” ve yeni bloklaşma Raporda ABD’nin Japonya ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi müttefikleriyle birlikte tedarik zincirlerini kontrol etmeye yönelik bir blok oluşturduğu ve bunun “Pax Silica” olarak adlandırıldığı ifade edildi. Bu yapının, teknoloji alanında yeni bir bloklaşmayı beraberinde getirebileceği değerlendirildi. Dr. Korkmaz, bu kavramın özellikle Çin’e yönelik teknolojik bir tecrit anlamı taşıyabileceğini belirterek, sürecin yeni ve hibrit bir soğuk savaş dinamiğine evrilebileceğini dile getirdi. Türkiye açısından değerlendirme Korkmaz, Türkiye açısından en büyük riskin teknolojiyi üreten değil tüketen bir ekonomi konumunda kalmak olduğunu ifade etti. Yapay zekânın üretim ve enerji altyapısıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Korkmaz, ulusal stratejinin üretken yapay zekâ ve enerji yatırımları üzerine inşa edilmesinin önemine işaret etti. Beyaz Saray’ın raporu, yapay zekâyı yalnızca ekonomik bir büyüme aracı değil, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirecek stratejik bir unsur olarak konumlandırırken; Dr. Hüseyin Korkmaz’ın değerlendirmeleri, bu sürecin ekonomik olduğu kadar jeopolitik boyutlar taşıdığına dikkat çekti. ????Beyaz Saray Ekonomik Danışmanlar Konseyi tarafından "Yapay Zeka ve Büyük Ayrışma" başlıklı bir rapor yayınlandı. ????Rapora göre yapay zeka; 21. yüzyılın yeni Sanayi Devrimi ve “İkinci Büyük Ayrışma"nın tetikleyicisi olabilir. ????Bahse konu rapora yakından bakalım.⤵️ pic.twitter.com/xZJUlpjzGa — Hüseyin Korkmaz (@drhkorkmaz) February 13, 2026

Petrol zengini Venezuela nasıl çöktü? Chávez’den Maduro’ya uzanan kriz, yolsuzluk, ambargo ve yarım kalan sosyalizm Haber

Petrol zengini Venezuela nasıl çöktü? Chávez’den Maduro’ya uzanan kriz, yolsuzluk, ambargo ve yarım kalan sosyalizm

Venezuela’nın hikâyesi, dünyanın en büyük petrol rezervlerinin üzerinde oturmasına rağmen halkının temel gıdaya ulaşamadığı keskin bir çelişkiler tarihidir. Bugün ülkede market raflarının boşaldığı, sağlık sisteminin çöktüğü, milyonlarca kişinin komşu ülkelere kaçtığı büyük bir insani kriz yaşanıyor. Bu çöküş, sadece ekonomik bir felaket değil; tarihsel, siyasal ve jeopolitik bir düğümün birlikte sıkıştığı karmaşık bir süreçtir. Bu haber dosyası, Venezuela’nın petrol zenginliğinden bugünkü yoksulluğuna uzanan kırılma hattını tarihsel bir bütünlük içinde ele alıyor. Petrolün gölgesi: Zenginlikten bağımlılığa giden yol Yüzyıl boyunca Venezuela ekonomisi neredeyse tamamen petrol gelirlerine dayanıyordu. Bu bağımlılık, kısa vadede büyük refah yaratsa da ülkeyi küresel petrol fiyatlarına karşı aşırı kırılgan hale getirdi. Ülke, üretim çeşitliliğini sağlayamadı; tarım ve sanayi giderek çöktü, ekonomi tek bir sektöre hapsoldu. Petrolün yarattığı devasa gelirler, siyasetin ve bürokrasinin kontrolünde bir rant düzenine dönüştükçe yolsuzluk artmış, devlet kurumları halktan uzak bir dağıtım mekanizması haline gelmişti. Bu kırılgan yapı, Venezuela’nın gelecekte yaşayacağı büyük çöküşün zeminini çok önceden hazırlamıştı. Chávez dönemi: Umut, yeniden dağıtım ve yarım kalan devrim Hugo Chávez 1998’de iktidara geldiğinde ülke derin eşitsizlik, siyasi yozlaşma ve ABD merkezli neoliberal politikaların yorgunluğu içindeydi. Chávez, petrol gelirlerini geniş sosyal programlarla halka yönlendirdi; sağlık, eğitim ve konut alanlarında büyük projeler hayata geçirildi. Bu dönem, ülkede yoksulluğu ciddi biçimde azaltan ve alt sınıfların siyasal katılımını genişleten bir toplumsal dönüşüm yarattı. Aynı zamanda ABD hegemonyasına meydan okuyan bağımsızlıkçı bir dış politika benimsendi ve Venezuela, Latin Amerika solunun öncülerinden biri haline geldi. Ancak Chávez’in ekonomik modeli, tam anlamıyla çeşitlenmemiş ve petrole bağımlı bir yapıyı sürdürüyor; bürokratik devlet aygıtı güçlenirken halk meclislerinin ve taban örgütlerinin kalıcı bir kurumsal güce sahip olmasını sağlayacak dönüşüm tamamlanamıyordu. “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi güçlüydü, fakat ekonomik ve kurumsal altyapı bu iddiayı taşıyacak kadar sağlam değildi. Bu nedenle, petrol fiyatlarının düşüşe geçmesiyle sistemin dengesi bozulmaya başladı ve Chávez’in ölümüyle birlikte bu model tüm kırılganlığıyla Maduro yönetiminin omuzlarına yük oldu. Maduro dönemi: Ekonomik çöküş, otoriterleşme ve derin yoksulluk Nicolás Maduro 2013’te göreve geldiğinde petrol fiyatları dramatik biçimde düşmeye başlamıştı. Ekonominin tek gelir kaynağı çökmüş, ülkenin ithalat kapasitesi neredeyse sıfırlanmış, devlet bütçesi hızla erimişti. PDVSA’nın yıllardır biriken yolsuzluk ve verimsizlik sorunları, kötü yönetimle birleşince petrol üretimi bile sürdürülemez hale geldi. Devlet, kayıpları karşılamak için para basmaya yöneldi ve ülke tarihin en büyük hiperenflasyonlarından birine sürüklendi. Gıda ve ilaç krizi derinleşti, elektrik kesintileri hayatın olağan bir parçasına dönüştü. Maduro yönetimi kriz büyüdükçe daha sert bir güvenlik politikası benimsedi. Muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve sendikacılar üzerinde baskılar arttı; seçimlerin adilliği tartışmalı hale geldi ve ülke otoriter bir yönetim biçimine doğru sürüklendi. Bu süreçte Venezüella halkı giderek yoksullaştı ve 7 milyondan fazla kişi ülkeyi terk ederek dünyanın en büyük göç krizlerinden birini oluşturdu. ABD–Venezuela gerilimi: Ambargo, darbe denemeleri ve petrol jeopolitiği Venezuela’daki kriz, küresel güçlerin de devreye girdiği bir jeopolitik mücadeleye dönüştü. ABD, önce ağır ekonomik yaptırımlar uygulayarak petrol ticaretini hedef aldı; ardından 2019’da muhalefet lideri Juan Guaidó’yu “geçici devlet başkanı” ilan ederek açık bir rejim değişikliği girişiminde bulundu. Bu plan ordunun bölünmemesi nedeniyle başarısız oldu ancak Venezuela siyasetini daha da kutuplaştırdı. Sonraki yıllarda Washington, Maduro yönetimini “narko-terörist” ilan etti; Karayipler’e savaş gemileri gönderildi ve CIA’ya Venezuela içinde gizli operasyon yetkisi verildi. ABD’nin bu baskısı, ekonomik krizi daha da ağırlaştırdı. Ancak paradoksal biçimde Maduro iktidarının “dış tehdit” söylemini güçlendirdiği için siyasal olarak da bir dayanıklılık sağladı. Petrol zenginliği nasıl fakirliğe dönüştü? Venezuela’daki çöküş, tek bir nedene bağlanamayacak denli çok katmanlıdır. Ekonomik yapının petrole aşırı bağımlılığı, Chavez döneminde çeşitlenemeyen üretim modeli, Maduro yıllarında derinleşen yolsuzluk ve mali disiplin kaybı, PDVSA’nın kurumsal çürümesi ve kötü yönetimi ülkeyi içeriden zayıflattı. Buna ek olarak ABD ambargoları ve uluslararası finans sisteminden dışlanma, zaten çökmekte olan ekonomiyi tamamen kırdı. Sonuç olarak dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülke, halkının temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi. Halkın yaşadığı dram: Göç, açlık ve çöken yaşam Ekonomik krizin en ağır bedelini Venezuela halkı ödedi. Ülke, savaş yaşamamasına rağmen dünyanın en büyük mülteci krizlerinden birini üretti. Milyonlarca kişi Kolombiya, Brezilya ve Peru gibi komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Marketlerde gıda kıtlığı, hastanelerde ilaç yokluğu, çocuklarda yetersiz beslenme ve günlük elektrik kesintileri yaşamın sıradan bir parçası haline geldi. Bu insani tablo, Venezuela’nın yalnız bir ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir çöküş yaşadığını gösteriyor. Venezuela nereye gidiyor? Ülkenin geleceği hâlâ belirsiz. Uzatmalı bir kriz döngüsü şimdilik en olası senaryo olarak duruyor. Ancak uluslararası arabuluculukla iktidar ve muhalefetin sınırlı da olsa güç paylaşımına dayalı bir geçiş sürecine yönelmesi ihtimali zaman zaman gündeme geliyor. Diğer yandan ABD’nin askeri baskıyı artırması, Venezuela’yı daha sert bir çatışmaya sürükleyebilir. En karanlık ihtimal ise uzun süreli bir iç istikrarsızlığın kalıcı hale gelmesi. Venezuela’nın çöküşü, yalnızca bir liderin hatalarıyla ya da tek başına ABD baskısıyla açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutludur. Bu kriz, petrole bağımlı ekonomik modelin kırılganlığı, devletçi bürokrasinin yolsuzluk üretmesi, demokratik kurumların zayıflığı ve dış müdahalenin yıkıcı etkilerinin birlikte yarattığı bir fırtınadır. Dünyanın en büyük petrol rezervleri, halkın refahını değil, tam tersine, bir kırılma noktası olarak yeni bir yoksulluk çağını doğurmuştur. Venezuela, hâlâ bu döngüden çıkmanın yolunu arıyor; ancak yol uzun, karmaşık ve ağır bedellerle dolu görünüyor.

Li Qiang: Üst düzey açılım kararlılıkla teşvik edilecek Haber

Li Qiang: Üst düzey açılım kararlılıkla teşvik edilecek

Çin Başbakanı Li Qiang, ülkesinin ekonomik vizyonuna ilişkin yaptığı açıklamada, “Çin üst düzey açılımı kararlılıkla teşvik edecek, pazara erişimi kolaylaştıracak ve iş ortamını sürekli olarak iyileştirecek” dedi. “Açılım politikamız kararlılıkla sürecek” Li Qiang, resmi ziyareti kapsamında katıldığı Çin-Singapur İş Dünyası Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada, Çin’in dışa açılım politikasının yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda “küresel barış ve refahın sürdürülebilirliği için bir zorunluluk” olduğunu belirtti. “Çin üst düzey açılımı kararlılıkla destekleyecek, pazar girişini daha da kolaylaştıracak ve yabancı yatırımcılar için adil, şeffaf bir iş ortamı oluşturacaktır. Ülkemiz, işletmelerin makul endişelerini aktif biçimde ele alacaktır.” Çin Başbakanı, açıklamasında “piyasa güveninin güçlendirilmesi” ve “uluslararası iş birliğinin derinleştirilmesi” vurgularını öne çıkardı. “İş ortamı sürekli olarak iyileştirilecek” Li Qiang, Asya ekonomilerinin birbirine bağlılığının her zamankinden daha güçlü hale geldiğini belirterek, Çin’in yatırımcı dostu politikalarını sürdürme kararlılığında olduğunu dile getirdi: “Çin ekonomisi küresel tedarik zincirinin ayrılmaz bir parçasıdır. Biz, reformları derinleştirerek, şeffaflığı artırarak ve uluslararası standartlara uyum sağlayarak iş ortamını daha da iyileştireceğiz.” Li, ayrıca Çin’de faaliyet gösteren yabancı firmalara yönelik yasal korumaların güçlendirileceğini, “adil rekabet” ilkesinin ekonomi politikalarının merkezinde yer alacağını ifade etti. “Singapur’la ekonomik bağlarımız örnek nitelikte” Sempozyuma Singapur Başbakan Yardımcısı Gan Kim Yong ile birlikte katılan Li Qiang, iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın “bölgesel istikrarın modeli” olduğunu söyledi. “Çin ve Singapur arasındaki karşılıklı güven, Güneydoğu Asya’nın ekonomik kalkınması için önemli bir dayanak oluşturmaktadır. Ortak projelerimiz dijital dönüşüm, yeşil enerji ve finansal entegrasyon alanlarında genişliyor.” Li Qiang, Singapur’un Asya-Pasifik bölgesinde Çin yatırımları açısından stratejik öneme sahip olduğunu belirterek, bu ortaklığın APEC çerçevesinde daha da güçlendirileceğini açıkladı. “Açılım Çin’in kalkınma modelinin temelidir” Ekonomik gözlemciler, Li Qiang’ın açıklamalarını, Çin yönetiminin küresel belirsizliklere rağmen reform ve dışa açıklık politikasında geri adım atmayacağı mesajı olarak değerlendirdi. Çin yönetimi, son dönemde hem APEC ülkeleriyle hem de Avrupa ve Güneydoğu Asya ekonomileriyle yeni yatırım anlaşmaları üzerinde çalışıyor. Li’nin sözleri, Pekin’in “korumacılığa karşı serbest ticareti savunan” tutumunu bir kez daha teyit etti. “Açılım, Çin’in kalkınma modelinin temelidir. Dünyaya kapalı bir Çin değil, dünya ile birlikte büyüyen bir Çin istiyoruz.” Başbakan Li Qiang’ın açıklamaları, Çin’in küresel ekonomiyle entegrasyonunu sürdürme ve uluslararası sermayeye güven verme yönündeki iradesini yeniden ortaya koydu. Çin yönetimi, reform ve açıklık politikasını “sürdürülebilir büyüme ve istikrarın garantisi” olarak görüyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.