SON DAKİKA

#İnsan Hakları

HABER DEĞER - İnsan Hakları haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İnsan Hakları haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Toplumsal Hafızanın Mühürlü Kapısı Ulucanlar Cezaevi Haber

Toplumsal Hafızanın Mühürlü Kapısı Ulucanlar Cezaevi

İlk olarak 1923 yılında askeri depo olarak inşa edilen, ardından 1925’te İçişleri Bakanlığı tarafından "umumi hapishane" statüsüne alınarak dönüştürülen bu mekân, 81 yıllık aktif infaz geçmişiyle sadece bir cezaevi değil; ülkenin yakın siyasi, edebî ve toplumsal hafızasının merkez üssü oldu. Modern standartlara uyum sağlayamadığı ve şehrin merkezinde kaldığı gerekçesiyle 1 Temmuz 2006’da kapısına kilit vurulan yapı, Altındağ Belediyesi’nin yürüttüğü kapsamlı restorasyonun ardından 2011 yılında "Ulucanlar Cezaevi Müzesi" adıyla kapılarını yeniden açtı. Darağaçlarında Kararan Hayatlar: İlk İdamdan 12 Eylül’e Kuruluşundan itibaren pek çok infazın gerçekleştirildiği Ulucanlar, Türk siyasi tarihinin en keskin ve dramatik kararlarının sahnesi oldu. Henüz ilk yıllarında, 1926’da İskilipli Atıf Hoca ve Ali Rıza Hoca’nın yanı sıra İzmir Suikastı davası mahkûmlarının infazlarıyla anılmaya başlayan cezaevi, sonraki on yıllarda da idamların merkezi haline geldi. 27 Mayıs darbesinin ardından Albay Fethi Gürcan ve Talat Aydemir bu cezaevinde idam edildi. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından ise Türkiye sol hareketinin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam hükümleri, 6 Mayıs 1972 sabaha karşı Ulucanlar’ın avlusunda infaz edildi. 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte cezaevi, rejiminin en ağır ve acımasız yüzünü yaşadı. Kenan Evren’in liderliğindeki Millî Güvenlik Konseyi döneminde kurulan mahkemeler binlerce kişiyi yargılarken, "bir sağdan, bir soldan" talimatıyla idam edilen sol görüşlü Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu 8 Ekim 1980’de aynı gece burada darağacına gönderildi. Darbe öncesi işlenen bir suçtan yargılanan ve mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek idama mahkûm edilen 17 yaşındaki Erdal Eren’in cezası da Yargıtay’ın kararlarına rağmen 13 Aralık 1980’de Ulucanlar’da infaz edildi. Fikri Arıkan, Ali Bülent Orkan da bu karanlık dönemin cezaevindeki diğer idam mahkûmlarıydı. Aydınların, Şairlerin ve Siyasilerin Koğuşu Ulucanlar, sadece idamlarla değil, duvarları arasında yatan Türkiye’nin kültürel ve siyasi elite kadrolarıyla da hafızalara kazındı. Sağ ve sol görüşlü binlerce siyasi mahkûmun yanı sıra ülkenin edebi ve basın hayatına yön veren isimler bir dönem bu soğuk koğuşları doldurdu. Nâzım Hikmet Ran, Necip Fazıl Kısakürek, Kemal Tahir, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Fakir Baykurt gibi şair ve yazarlar ile Yılmaz Güney, Cüneyt Arcayürek, Metin Toker, Oral Çalışlar, İpek Çalışlar, Adnan Cemgil, Beyhan Cenkçi ve Metin Peker gibi gazeteci ve aydınlar Ulucanlar’ın mahkûm defterlerinde yer aldı. Ayrıca Bülent Ecevit, Muhsin Yazıcıoğlu, Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Sırrı Sakık gibi siyasetçiler de bir dönem bu yapının duvarları arasında tutuldu. Bugün Bir Bellek Mekânı Olarak Yaşıyor Ulucanlar Cezaevi Müzesi Sorumlusu Merve Bayıksel, yapının 12 Eylül dönemi başta olmak üzere yakın tarihin en somut vesikası olduğunu belirtiyor. Müzede sergilenen Mustafa Pehlivanoğlu, Fikri Arıkan ve Erdal Eren gibi isimlere ait son mektuplar, kıyafetler ve şahsi eşyalar, o dönemin ağır insan hakları ihlallerini ve mahkûmların verdiği mücadeleyi ziyaretçilere doğrudan aktarıyor. Bugün başkenti ziyaret edenlerin uğrak noktalarından biri olan Ulucanlar, ranzalı koğuşları, tecrit hücreleri ve mahkûmların volta attığı avlularıyla Türkiye’nin demokrasi sınavını ve geçmişin acı hatıralarını canlı tutmaya devam ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Savcı Sacit Kayasu’nun Hikayesi Haber

1980 Travması: Savcı Sacit Kayasu’nun Hikayesi

Darbenin lideri Kenan Evren hakkında ilk suç duyurusunda bulunup iddianame hazırlayan Kayasu, mesleğinden ihraç edilmiş, uzun yıllar avukatlık yapması dahi engellenmiş ve hukuk mücadelesini uluslararası platformlara taşımıştır. İlk İddianame ve Yargı Soruşturması 21 Ekim 1952’de Denizli’nin Babadağ ilçesinde dünyaya gelen Sacit Kayasu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar serbest avukatlık yaptı. Ardından adalete daha etkin bir şekilde katkıda bulunabilmek amacıyla hâkimlik ve savcılık mesleğine geçiş yaptı; Çamlıhemşin, Oğuzeli, Iğdır, Adıyaman, Ödemiş ve Adana’da görev yaptı. Adana Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı sırada, 1982 Anayasası'nın darbecileri koruyan Geçici 15. maddesine rağmen, Ağustos 1999'da bir vatandaş olarak Ankara DGM'ye dilekçe veren Kayasu, sonuç alamayınca 28 Mart 2000 tarihinde dönemin 7. Cumhurbaşkanı ve Millî Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren hakkında "darbe yapmak ve anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etmek" suçlamalarıyla bir iddianame hazırladı. İddianamesinde, darbe suçunun zaman aşımına uğrayacağına dikkat çekerek 12 Eylül yöneticilerinin yargılanması gerektiğini vurguladı. Ancak bu girişim, yargı ve bürokrasi içinde hemen tepkiyle karşılandı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Kayasu’nun gazetecilere açıklama yaptığı ve iddianame sureti dağıttığı gerekçesiyle soruşturma izni verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 2001 yılının Nisan ayında Kayasu’yu "görevini kötüye kullandığı" ve "askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif ettiği" gerekçesiyle hapis cezasına mahkûm etti; ceza daha sonra para cezasına çevrilerek ertelendi. Meslekten İhraç ve Tecrit Süreci 20 Nisan 2000'de görevinden uzaklaştırılan Kayasu, HSYK kararıyla 27 Şubat 2003’te meslekten ihraç edildi. Emeklilik hakkını elde ettiği için öncesinde emekliliğini talep etmiş olan Kayasu, görevden uzaklaştırılmakla kalmadı; avukatlık yapmak istediğinde de İstanbul Barosu talebini reddetti. Yaptığı itiraz sonucunda Türkiye Barolar Birliği aracılığıyla Baro levhasına kayıt olabildi. Yaşadığı bu süreçte başından geçenleri “Günaydın Savcı Bey” ve “10. Köyün Savcısı” adlı kitaplarında kaleme alan Kayasu, iç hukuk yollarından sonuç alamayınca hakkını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşıdı. AİHM ve HSYK Mücadelesi 13 Kasım 2008’de AİHM, Sacit Kayasu’nun başvurusunu karara bağlayarak Türkiye’yi mahkûm etti. Mahkeme, görevini yapan bir savcıya verilen cezaların "yıldırıcı" nitelikte olduğunu ve Türkiye'nin hem bir savcının ifade özgürlüğünü kısıtladığını hem de mahkemede hakkını aramasına engel olduğunu oy birliğiyle hükme bağlayarak, Türkiye'yi 41 bin avro tazminata mahkûm etti. AİHM kararının ardından HSYK’ya başvurarak mesleğe iade ve özlük haklarını talep eden Kayasu, dönemin kurul üyelerinden sonuç alamadı. 2011 yılında HSYK, ihracın kaldırılmasına karar verse de kendi isteğiyle emekli olduğu gerekçesiyle mesleğe iade talebini reddetti. Bunun üzerine Kayasu, hakkını aramayan veya geciktiren HSYK üyeleri hakkında da suç duyurusunda bulundu. Haziran 2009'da yaptığı bir açıklamada, "İddianamem hazır, görev bekliyorum" diyerek darbecilerin yargılanması gerektiğindeki kararlılığını sürdürdü. MirasıSacit Kayasu'nun 2000 yılında hazırladığı iddianame, yıllar sonra Türkiye'nin kaderini değiştiren hukuki bir milat haline geldi. 2010 anayasa referandumuyla Geçici 15. maddenin kaldırılmasının ardından açılan tarihi 12 Eylül davasında, Kayasu'nun yıllar evvel hazırladığı o ilk metin önemli bir zemin oluşturdu. Karaciğer kanseri nedeniyle bir süredir tedavi gören eski Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu, 28 Kasım 2014 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti. Vefatının ardından Şakirin Camii’nde kılınan cenaze namazı sonrasında Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Darbenin Mimarı Kenan Evren Kimdir? Haber

1980 Travması: Darbenin Mimarı Kenan Evren Kimdir?

Manisa’dan Harp Okulu’na: Askeri Kariyerin Basamakları Tam adıyla Ahmet Kenan Evren, 17 Temmuz 1917 tarihinde Manisa’nın Kula ilçesinde dünyaya geldi. Her ikisi de Balkan göçmeni olan bir ailenin dördüncü ve son çocuğu olarak doğdu. Babası Hayrullah Evren, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) teşkilatında aşar kontrol memuru olarak görev yapmış, anne tarafı ise Bulgaristan'ın Ziştov kentinden göç ederek Soma’ya yerleşmişti. Resmi nüfus cüzdanı doğumundan altı ay sonra Alaşehir'de çıkarıldığı için resmî kayıtlara 1 Ocak 1918 doğumlu olarak geçti. Eğitim hayatına Alaşehir'de ilkokulla başlayan Evren, ortaokulu Manisa'da, liseyi ise İstanbul'da Maltepe Askeri Lisesi'nde tamamladı. 1938 yılında Kara Harp Okulu'ndan topçu asteğmen olarak mezun olan Evren, Şubat 1939'da teğmenliğe yükseldi. Çeşitli topçu birliklerinde batarya takım komutanlığı ve batarya komutanlığı yaptıktan sonra 1946 yılında Kara Harp Akademisi'ne girdi ve 1949'da kurmay yüzbaşı unvanıyla mezun oldu. Bu aşamadan sonra Genelkurmay Eğitim Şubesi kısım amirliği, 1. Ordu Harekât Dairesi başkan yardımcılığı ve Kara Harp Akademisi'nde öğretmenlik gibi kritik görevler üstlendi. Askeri kariyerindeki uluslararası dönemeçlerden biri, Kore Savaşı'nın ardından 1958-1959 yıllarında Güney Kore'de kalan Türk Tugayı'nda Harekât ve Eğitim Şube Müdürü ile Kurmay Başkanı olarak görev yapmasıydı. Türkiye'ye döndükten sonra Ordu Donatım Okulu Kurmay Başkanlığı, 2. Ordu Harekât Eğitim Başkanlığı, 227. Piyade Alayı komutanlığı, 9. Kolordu kurmay başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Okullar Dairesi başkanlığı görevlerini yürüttü. 1964'te tuğgeneralliğe, 1967'de tümgeneralliğe terfi etti. Bu süreçte 58. Er Eğitim Tümeni Komutanlığı ve 2. Ordu kurmay başkanlığı yaptıktan sonra, 1970 yılında korgeneralliğe yükselerek 11. Kolordu komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Denetleme Kurulu başkanlığı görevlerinde bulundu. 1974'te orgeneral rütbesiyle Genelkurmay İkinci Başkanlığı'na, 1976-1977 yıllarında ise Ege Ordusu Komutanlığı'na getirildi. Genelkurmay Başkanlığına Giden Yol Kenan Evren'in Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturması, TSK içindeki dengelerin ve kıdem geleneğinin altüst olduğu sancılı bir süreçin sonucunda gerçekleşti. 1 Haziran 1977'de, "Kanlı 1 Mayıs" olaylarının ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun, olası bir darbe hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından 200 askerle birlikte resen emekliye sevk edildi. Geleceğin Genelkurmay Başkanı gözüyle bakılan Ersun'un tasfiye edilmesi orduda büyük bir sarsıntı yarattı. Bu karışıklık ortasında Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'ın görev süresi bir yıl uzatılırken, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na kimin getirileceği konusunda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile Başbakan Süleyman Demirel arasında anlaşmazlık çıktı. Korutürk 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz'ü, Demirel ise 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener'i savunurken, iki liderin de geri adım atmaması üzerine her iki komutan da 30 Ağustos 1977'de emekliye ayrıldı. Böylece kıdem sırasına göre Orgeneral Kenan Evren, 5 Eylül 1977'de beklenmedik bir şekilde Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Kısa bir süre sonra, 6 Mart 1978'de ise Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. Genelkurmay Başkanı olarak atandı. "Adresi Meçhul Mektup"tan 12 Eylül Şafağına 1970'lerin sonlarına doğru Türkiye; ekonomik krizler, sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve meclisin cumhurbaşkanını seçemez duruma gelmesiyle tam bir kaosa sürüklenmişti. Bu ortamda askerî kanat, baskılarını giderek artırdı. 27 Aralık 1979'da Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından imzalanarak Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e sunulan ve tarihe "adresi meçhul mektup" olarak geçen uyarı belgesinde, iki büyük siyasi parti olan AP ile CHP'ye ülkeyi birlikte yönetme ve sorunları çözme çağrısı yapıldı. Korutürk bu mektubu 2 Ocak 1980'de hükümete ve partilere iletti ancak siyasi çekişmeler durdurulamadı. Evren, 30 Ağustos 1980'deki Zafer Bayramı konuşmasında da müdahale sinyallerini açıkça verdi. Takvimler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, sabaha karşı TRT radyolarından okunan "Ordu yönetime el koydu" bildirisiyle Türkiye bir kez daha tank sesleriyle uyandı. Kenan Evren liderliğinde; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) kuruldu. Evren; Genelkurmay Başkanlığı ve MGK başkanlığının yanı sıra Devlet Başkanlığı unvanını da üstlendi. Darbenin gerekçesi resmi bildirilerde "devlet otoritesini yeniden tesis etmek, kardeş kavgasını önlemek ve ülkenin bölünmesini engellemek" olarak duyuruldu. Siyasi partiler kapatıldı; Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş gibi liderler önce Hamzakoy'a, ardından Zincirbozan'a sürgüne gönderildi. Parlamento feshedildi ve tüm ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Darbe yönetimini kurumsallaştırmak amacıyla 20 Eylül'de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu'ya hükümeti kurma görevi verildi. Acı Reçete ve Türk-İslam Sentezi 12 Eylül darbesi, yalnızca iç güvenlik gerekçesiyle yapılan bir müdahale değil, aynı zamanda Türkiye ekonomisini küresel sermayeye ve serbest piyasa ekonomisine entegre etmeyi amaçlayan 24 Ocak 1980 kararlarının topluma baskıyla kabul ettirilmesinin kilit aracıydı. Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül Saat 04.00 kitabında aktardığına göre, IMF yetkilileri askeri rejimin getirdiği sıkı disiplinin ekonomik kararların uygulanmasını kolaylaştırdığını açıkça övüyordu. Sıkıyönetim rejimi sayesinde sendikal muhalefet tamamen ezildi, grevler yasaklandı, işçi hakları askıya alındı ve halkın alım gücü büyük ölçüde düştü. İdeolojik alanda ise 1970'lerin güçlü sol muhalefetine karşı bir kalkan olarak Türk-İslam sentezi resmi devlet ideolojisi haline getirildi. Eğitim ve kültür hayatı bu eksende yeniden dizayn edildi. Karanlık Bilanço Kenan Evren döneminde Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır insan hakları ihlallerine ve hukuksuzluklarına sahne oldu. Resmî raporlara ve insan hakları belgelendirmelerine göre 12 Eylül rejiminin bıraktığı bilanço şu acı tabloydu: 650 bin kişi gözaltına alındı; gözaltı süreleri günlerce, aylarca sürdü. 1 milyon 683 bin kişi sakıncalı olarak fişlendi. Açılan 210 bin dava kapsamında yüz binlerce insan yargılandı. Mahkemelerde toplam 6 bin 353 kişi için idam cezası istendi, mahkemeler 517 kişiye idam cezası verdi ve bunlardan 50'si (48 erkek, 2 adli suçlu) infaz edildi. İdam edilenlerin en sembolik ve trajik ismi, yaşı büyütülerek darağacına gönderilen 17 yaşındaki Erdal Eren oldu. Kenan Evren, Muş gezisinde yaptığı bir konuşmada idamları savunurken tarihe kazınan "Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım... Asmayalım da besleyelim mi?" sözlerini sarf etti. Yıllar sonra bir belgeselde ise idam kararlarını imzalarken elinin hiç titremediğini ve vicdan azabı çekmediğini ifade etti. Cezaevlerinde sistematik ve yaygın işkenceler uygulandı. Resmi rakamlara göre 171 kişi işkence altında hayatını kaybetti, yüzlerce insan sakat kaldı. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarında mahkumlar yaşamını yitirdi. 30 bin kişi sakıncalı bulunarak kamu görevinden ve işinden atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Basın, sanat ve kültür üzerindeki baskılar en üst seviyeye çıktı. Mamak Sıkıyönetim Komutanlığı'nca Bilim ve Sosyalizm Yayınları'na ait 113 bin 607 kitap yakıldı, yayıncı İlhan Erdost katledildi. Toplamda 39 ton kitap, gazete ve dergi SEKA'da imha edildi. Yüzlerce gazeteci yargılandı, gazeteler günlerce kapatıldı. Yılmaz Güney'in filmleri dahil 937 film yasaklandı. 23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu. 1982 Anayasası ve Çankaya Yılları Askeri rejimin gölgesinde, üyeleri MGK tarafından atanan Danışma Meclisi tarafından hazırlanan anayasa, "hayır" oylarının rengi olan mavinin kullanımının yasaklandığı ve propagandaların tek taraflı yürütüldüğü bir ortamda halk oylamasına sunuldu. 7 Kasım 1982'de yapılan referandumda %91,37 oranında "evet" oyuyla 1982 Anayasası kabul edildi. Bu sonuç, anayasanın geçici 1. maddesi gereğince Kenan Evren'i otomatik olarak Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı yaptı. 1 Temmuz 1983'te Genelkurmay Başkanlığı görevini Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin'e devrederek askerlikten emekli olan Evren, 6 Kasım 1983 genel seçimlerinin ardından iktidara gelen ANAP lideri Turgut Özal ile cumhurbaşkanlığı süresince genel anlamda uyumlu bir çalışma yürüttü. Dış politikada Pakistan lideri Ziya ül Hak ile yakın ilişkiler kurdu, İslam Konferansı Örgütü'nün zirvelerinde Türkiye'yi temsil etti. Cumhurbaşkanlığı görevi 9 Kasım 1989'da sona eren Evren, yerini Turgut Özal'a bırakarak Marmaris'e yerleşti. Emeklilik yıllarında resim yapmaya başlayan Evren, kişisel sergiler açtı, anılarını altı ciltlik Kenan Evren'in Anıları adıyla yayımladı ve kurduğu Kenan Evren Eğitim Kültür Vakfı ile ilgilendi. Bu dönemde yaptığı tabloların doğayı, çiçekleri ve huzurlu manzaraları yansıtması, sebep olduğu büyük toplumsal acılarla tezat oluşturduğu için kamuoyunda sıkça eleştirildi. Yargılama Süreci ve Tarihi Mahkûmiyet Kenan Evren'in dokunulmazlık zırhı, uzun yıllar boyunca anayasaya konulan maddelerle korundu. 2000 yılında Adana Savcısı Sacit Kayasu Evren hakkında iddianame hazırlasa da bu girişim sonuçsuz kalmış, Kayasu meslekten ihraç edilmiş ve AİHM kararıyla haklı bulunmuştu. Dönüm noktası ise 12 Eylül 2010 anayasa referandumu oldu. Referandumda %57,88 "evet" oyu çıkmasıyla birlikte, darbecilerin yargılanmasını ömür boyu garanti altına alan 1982 Anayasası'nın Geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırıldı. Bu hukuki gelişmeyle birlikte Türkiye'nin dört bir yanından savcılıklara binlerce suç duyurusu yağdı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma sonucunda Ocak 2012'de hazırlanan iddianame ile Kenan Evren ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya şüpheli sıfatıyla yargı önüne çıkarıldı. 765 sayılı TCK'nın devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerini düzenleyen 146. maddesi uyarınca yargılanan sanıklar, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle hakim karşısına çıktı. Sağlık durumu nedeniyle duruşmalara bizzat katılamayan Evren, tedavi gördüğü Ankara GATA'daki odasından sesli ve görüntülü bilişim sistemi (SEGBİS) aracılığıyla savunma yaptı ve mahkemedeki ifadesinde "Biz o gün doğru olanı yaptık. Bugün de olsa aynı şekilde ihtilal yapardık" diyerek yaptıklarını savundu. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan ve mahkemenin kapatılmasının ardından Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden dava, 18 Haziran 2014 tarihinde karara bağlandı. Mahkeme, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ardından takdiri indirim uygulayarak cezayı müebbet hapse çevirdi ve Askeri Ceza Kanunu'nun 30. maddesi gereğince rütbelerinin erliğe düşürülmesine hükmetti. Yargıtay aşamasındaki temyiz süreci devam ederken, 9 Mayıs 2015 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde (GATA) çoklu organ yetmezliği ve solunum yetmezliği nedeniyle 98 yaşında vefat etti. Ölümünün ardından 12 Mayıs 2015'te Genelkurmay Başkanlığı'nda sivil katılımın neredeyse yalnızca ailesiyle sınırlı kaldığı askeri bir tören düzenlendi; cenazesi Ahmet Hamdi Akseki Camii'nde kılınan namazın ardından Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi. Evren'in ölümüyle birlikte, hukuki süreç devam ettiği için kamu davası düşmüş oldu. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti? Haber

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti?

Aradan geçen yarım asra yakın zamana rağmen, cunta rejiminin toplumsal hafızada açtığı yaralar, kurumsal yapıda yarattığı tahribatlar ve ülkenin üzerine bir silindir gibi geçerek bıraktığı enkaz ilk günkü tazeliğini koruyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi'nin emir-komuta zinciri içinde sabaha karşı gerçekleştirdiği bu müdahale, demokratik rejimleri askıya almarak, ülkenin tüm ekonomik, hukuksal ve kültürel dokusunu kökten değiştiren neoliberal bir dönüşümün ve askeri vesayet rejiminin de kapısını ardına kadar araladı. Kaosun Bilinçli İnşası ve Darbeye Giden Yol 1970'li yılların sonlarına gelindiğinde Türkiye; derinleşen ekonomik kriz, kuyruklar, enflasyon ve sokak ortasında katlanarak artan siyasi cinayetlerle yönetilemez bir kaosa sürüklenmişti. Ülkenin dört bir yanından her gün gelen ölüm haberleri ve kamplaşmanın doruk noktasına ulaşması, toplumu adım adım bir darbenin eşiğine getirdi. Tarih 1 Şubat 1979'u gösterdiğinde Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin evinin yakınında öldürülmesiyle başlayan süreç, pek çok aydın, siyasetçi ve sendikacının katledilmesiyle devam etti. Bu karanlık süreçte 10 Eylül 1979'da Ceyhun Can, 7 Aralık 1979'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Cavit Orhan Tütengil, 11 Nisan 1980'de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 27 Mayıs 1980'de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, 15 Temmuz 1980'de CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, 19 Temmuz 1980'de eski Başbakan Nihat Erim ve 22 Temmuz 1980'de Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler uğradıkları silahlı saldırılar sonucu hayattan koparıldı. Sadece bireysel suikastlar değil, 1977 Taksim 1 Mayıs kutlamalarında yüz binlerce emekçinin üzerine açılan ateşler, 1978'de Kahramanmaraş'ta ve 1980'de Çorum'da solcular ile Alevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen kanlı katliamlar da toplumu dehşet dengesine hapsetti. Devletin bu olaylar karşısında ısrarla sessiz kalması ve müdahale etmemesi, halkta "düzenin ancak sert bir askeri el tarafından sağlanabileceği" algısını sistematik olarak besledi. Nitekim dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı ve "Bayrak Harekâtı" adı verilen darbe planı, toplumsal gerilimin "olgunlaşması" beklenerek adım adım yürürlüğe konuldu. Arkasında ABD, NATO ve ülkenin büyük sermaye çevrelerini (TÜSİAD, TİSK, TOBB) bulan cunta, asıl hedefinin önündeki en büyük engeli, yani işçi sınıfının örgütlü gücünü ve bağımsız sol hareketi tasfiye etmek için bu zemini sonuna kadar kullandı. Sabaha Karşı Gelen Karanlık Aslında darbe planı daha erken bir tarihte hayata geçirilmek istenmişti. Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı "Bayrak Harekâtı" planı doğrultusunda ordunun 11 Temmuz saat 04.00'te harekete geçmesi planlanmıştı. Ancak Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki 6. hükümetin 2 Temmuz'da güvenoyu alması üzerine darbeciler bu tarihi ertelemek zorunda kaldı. Ancak tarihler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, saatler 03.00'ü, yayınlar ise 03.59'u işaret ettiğinde kaçınılmaz olan gerçekleşti. Türkiye radyolarından (TRT) İstiklal Marşı'nın ardından çalınan Harbiye Marşı ve hemen ardından okunan Kenan Evren imzalı 1 numaralı Milli Güvenlik Konseyi bildirisiyle Türkiye askeri rejime uyandı. Bildiride devletin iç ve dış düşmanların saldırısı altında olduğu, partilerin kısır çekişmelerle ülkeyi acze düşürdüğü ve TSK'nin İç Hizmet Kanunu'nun verdiği yetkiyle yönetime el koyduğu ilan edildi. Parlamento ve hükümet feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı, tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar yasaklandı. Siyasetin ana aktörleri sabaha karşı apar topar gözaltına alındı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Gelibolu Hamzaköy'e askeri uçakla gönderilirken, Necmettin Erbakan aynı gün, evinde bulunamadığı için 14 Eylül'de teslim olan Alparslan Türkeş ise İzmir Uzunada'ya sürgüne gönderildi. 24 Ocak Kararları ve DİSK Tasfiyesi Darbelerin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda sert birer sınıfsal ve ekonomik programı vardı. Süleyman Demirel hükümeti döneminde kabul edilen ancak solun ve işçi sınıfının direnişi nedeniyle bir türlü tam anlamıyla uygulanamayan 24 Ocak kararları, ancak darbenin yarattığı şiddet iklimi ve korku imparatorluğu sayesinde hayata geçirilebildi. Ekonominin başına getirilen ve cuntanın TÜSİAD ve ABD ile bağlarını kuran Turgut Özal öncülüğünde dışa açık, ihracata dayalı neoliberal model yürürlüğe konuldu. Bu politikaların ön koşulu, 45 milyonluk Türkiye'de 4 milyonun üzerinde sendikalı işçiye sahip olan işçi sınıfının örgütlü gücünün tarumar edilmesiydi. Dönemin en büyük ve bağımsız işçi konfederasyonu olan DİSK hedef tahtasına oturtuldu; kapatıldı, yöneticileri gözaltına alındı, mal varlıklarına el konuldu ve 52 yöneticisi hakkında idam cezası istenen devasa bir dava açıldı. DİSK davasında 261 sendikacı ve uzman hapis cezalarına çarptırılırken, Deri-İş Sendikası Başkanı Kenan Budak sokak ortasında öldürüldü. Buna karşılık Hak-İş ve MİSK gibi konfederasyonlar kısa sürede faaliyetlerine devam ederken, Türk-İş yönetimi darbeye açık destek verdi; hatta Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide cunta hükümetinde sosyal güvenlik bakanı olarak görev aldı. İşkenceler, İdamlar ve Fişlenen Bir Ülke 12 Eylül rejimi, "kardeş kavgasını önlemek" iddiasıyla yola çıksa da, ülkeyi dev bir cezaevine çevirdi. Resmî verilere göre süreç boyunca: 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi. 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 50 kişinin idam cezası infaz edildi. İlk idamlar 9 Ekim 1980'de sol görüşlü Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılmasıyla gerçekleşti. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren'in idam hükmü Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen MGK onaycısıyla, yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980'de Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde infaz edildi. Kenan Evren'in Eren için sarf ettiği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü, insan hakları ihlallerindeki cüretin ve vicdansızlığın simgesi oldu. Diyarbakır başta olmak üzere cezaevlerinde insanlık dışı sistematik işkenceler uygulandı; 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 300 kişi kuşkulu şekillerde öldü. Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, öğrenciler ve akademisyenler ya cezaevlerine tıkıldı ya da 30 bin kişi "sakıncalı" olduğu gerekçesiyle işten atıldı, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. Basın ve kültür hayatı ağır bir darbe aldı; 937 film, 39 ton gazete ve dergi imha edildi, gazeteciler toplam binlerce yıl hapis cezasına mahkum edildi. Devletin Yeniden Mimarı: 1982 Anayasası ve Vesayet Düzeni Askeri rejim, toplumu ve devleti kendi ideolojik kalıplarına göre yeniden üretmek için Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında bir Anayasa Komisyonu kurdu. MGK'nın son şeklini verdiği 1982 Anayasası, yüzde 91.37 oranında "Evet" oyu çıktığı iddia edilen baskı, korku ve mavi-beyaz pusulalarla yapılan güdümlü bir referandumla kabul edildi. Bu anayasa; bireyi ve toplumu devletin karşısında ikincil konuma iterken, yürütmeyi güçlendirdi, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı ve siyasi partilerin toplumla bağını kopararak yüzde 10 barajlı yeni bir seçim sistemini getirdi. Üniversite özerkliği kaldırılarak kurumlar YÖK'ün denetimine sokuldu. Toplumsal muhalefeti bölmek ve sol ideolojinin etkisini kırmak amacıyla ise resmi ideolojiye "Türk-İslam sentezi" eklemlenerek devlet eliyle yeni bir kimlik inşa edildi. Ayrıca darbeciler, anayasaya koydukları "geçici 15. madde" ile kendilerine ömür boyu dokunulmazlık zırhı ördüler. Bu madde, ancak 12 Eylül 2010'daki referandumla kaldırılabildi. Referandumun ardından açılan davada Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı, cezalar müebbet hapse çevrildi ve rütbelerinin sökülmesine karar verildi. Ancak temyiz aşamasındayken Evren (98 yaşında) ve Şahinkaya (90 yaşında) öldü. Yargıtay'ın bozma kararları ve sanıkların ölümü sonrasında yerel mahkeme kamu davasının ortadan kaldırılmasına ve mal varlıkları ile rütbelerin geri alınmasına yer olmadığına hükmederek davayı sonuçlandırdı. 46 Yıl Sonrasına Kalan Miras: Çözülmemiş Sorunlar Aradan geçen yarım asra yakın süreye rağmen 12 Eylül'ün yarattığı kurumsal, siyasi ve toplumsal enkaz tüm ağırlığıyla bugün de hissedilmeye devam ediyor. Darbe; Türkiye'nin günümüzde tartışmaya devam ettiği Kürt sorunu, laiklik ve inanç özgürlüğü krizleri, yoksullaşma, kötü yönetim ve antidemokratik yasaların temelini döşeyen en büyük tarihsel kırılma ve hafızalardan silinmeyecek bir kara leke olarak varlığını sürdürüyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Kuzey Kore'den ABD'ye tehdit: "Nükleer silahlar mutlak güvencemizdir" Haber

Kuzey Kore'den ABD'ye tehdit: "Nükleer silahlar mutlak güvencemizdir"

Pyongyang'dan Washington'a suçlama Kuzey Kore ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim tırmanmaya devam ediyor. Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı tarafından devlet medyası KCNA aracılığıyla yayımlanan resmi açıklamada, Washington yönetiminin ülkeye yönelik tutumunda hiçbir değişiklik olmadığı savundu. ABD'nin Kuzey Kore'nin "tamamen nükleer silahlardan arındırılması" yönündeki ısrarına tepki gösterilen açıklamada, Washington'ın insan hakları eleştirileri ile Güney Kore ve Japonya ile planlanan ortak askeri tatbikatların bu hasmane politikanın kanıtı olduğu ifade edildi. Trump yönetiminin Kuzey Kore'nin egemenliğini, siyasi sistemini ve güvenlik çıkarlarını ihlal etmeyi sürdürdüğünü belirten Pyongyang yönetimi, ABD'nin adımlarına karşılık olarak kendi pozisyonunda da bir değişiklik olmayacağını net bir dille vurguladı. Sözcü, "ABD'ye yönelik politikamızda da herhangi bir değişiklik yok" mesajını paylaştı. "Nükleer silahlar egemenliğimizin mutlak güvencesidir" Kuzey Kore, uluslararası toplumun ve ABD'nin tekrarlanan nükleer silahsızlanma çağrılarının ülkenin nükleer statüsünü asla değiştiremeyeceğinin altını çizdi. Nükleer silahların varlığını bir güvenlik zorunluluğu olarak konumlandıran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, 'ülkenin nükleer silahlarını egemenliğini savunmak için mutlak bir güvencesi olduğuna' dair değerlendirmelerde bulundu: "Ülkenin nükleer silahlarını egemenliğini savunmak için mutlak bir güvencedir." Bu doğrultuda, bölgede yakın vadede gerilimin azalmasını beklemenin "anlamsız" olduğu ifade edilirken, nükleer kapasitenin güçlendirilmesine kararlılıkla devam edileceği bildirildi. Bölgesel Tatbikat Gerilimi Kuzey Kore'nin bu sert çıkışı, ABD Başkanı Donald Trump'ın bölgedeki tansiyonu düşürmeye yönelik hamlelerinin ardından geldi. Trump, bu ay ABD ile Güney Kore arasında gerçekleştirilen yıllık Ulchi Freedom Shield tatbikatının kapsamının önemli ölçüde küçültülmesi talimatını vermişti. Lider Kim Jong-un ile "çok iyi bir ilişkisi" olduğunu dile getiren Trump, maliyetli bulduğu tatbikatların Pyongyang'a gereksiz yere düşmanca bir mesaj ilettiğini savunmuş ve yeni bir liderler zirvesi gerçekleştirmek istediğini ima etmişti. Ancak Washington'ın tatbikatların kapsamını daraltması dahi Kuzey Kore'nin tutumunu yumuşatmaya yetmedi. Kim Jong-un'un kız kardeşi Kim Yo-jong, daha önce yaptığı açıklamada tatbikatların süresi ve ölçeği küçültülse dahi "kışkırtıcı ve saldırgan" niteliğini koruduğunu savunmuştu. Öte yandan, ABD, Güney Kore ve Japonya'nın 7-11 Eylül tarihleri arasında nükleer ve füze tehditlerine karşı koordinasyonu artırmayı amaçlayan Freedom Edge tatbikatını gerçekleştirmesinin planlanması, Pyongyang yönetiminin tepkilerini daha da artırdı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

RTÜK, Alevilere katliam çağrısı yapan Öztürk hakkında harekete geçti Haber

RTÜK, Alevilere katliam çağrısı yapan Öztürk hakkında harekete geçti

Kemal Öztürk'ün tartışma yaratan ifadeleri Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Üyesi İlhan Taşcı, NTV ekranlarında izleyiciyle buluşan "Yakın Plan" adlı programda gazeteci Kemal Öztürk'ün konuya ilişkin ifadeleri nedeniyle harekete geçti. Başvuru metninde, programda Öztürk tarafından şu sözlerin sarf edildiği aktarıldı: "Öyle hikayeler dinledim ki orda, bu Sednaya Hapishanesinde. Orada çalışmış çöpçüyü bile assalar, kurşuna dizseler yeridir dersiniz. Öyle korkunç hikayeler. O Afrin’de, İdlib’te, Halep kırsallarında öylesine korkunç hikayeler dinledim ki, kurşuna dizmeden çocuk ölümüne kadar. Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor." Taşcı, söz konusu ifadelerle belirli bir inançsal ve toplumsal kimliğe sahip kişilerin tamamının hedef alındığını ve bu kişilere yönelik öldürme eyleminin meşru ile haklı gösterebilecek bir anlam taşıdığını vurguladı. "Bireysel sorumluluklardan bağımsız olarak hedef alındı" Başvuruda, konuşmanın en dikkat çeken yönünün bir topluluğun tamamını bireysel sorumluluklarından bağımsız biçimde yalnızca aidiyetleri üzerinden hedef alması olduğu ifade edildi. Açıklamada şu değerlendirmelere yer verildi: "Burada özellikle değerlendirilmesi husus, konuşmanın bir topluluğun tamamını, bireysel sorumluluklarından bağımsız biçimde yalnızca aidiyetleri üzerinden hedef almasıdır. Söz konusu ifadelerin yalnızca konuşmacının Suriye’deki geçmiş olaylara ilişkin kişisel değerlendirmesi olarak kabul edilip edilemeyeceğinin değil; yayın bağlamı, kullanılan kavramlar, hedef alınan topluluğun niteliği ve kullanılan 'katletseler yeridir' ifadesinin bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir." 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un 8’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan, "Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz" hükmü anımsatılarak, ifadelerin toplumda belirli bir mezhepsel gruba karşı olumsuz tutumları besleyebileceği ve şiddet eylemlerini haklı gösterebilecek bir etki doğurup doğurmadığının uzmanlarca incelenmesi gerektiği kaydedildi. İfade ve basın özgürlüğünün sınırlarına da değinilen başvuruda, "Elbette siyasi ve toplumsal olayların, özellikle Suriye’de yaşanan ağır insan hakları ihlallerinin televizyon yayınlarında tartışılması ifade ve basın özgürlüğünün koruma alanı içerisindedir. Ancak bir topluluğun geçmişte gerçekleştirdiği ileri sürülen eylemler nedeniyle, o topluluğa mensup kişilerin tamamının 'katledilmesinin yerinde olacağı' yönünde bir değerlendirmeye konu edilmesi, belirli bir olay veya kişinin eleştirisi sınırını aşarak kimlik temelli toplu bir hedef göstermeye dönüşüp dönüşmediği yönünden ayrıca incelenmelidir" denildi. İlhan Taşcı, 27 Ağustos 2026 tarihli yayının 6112 sayılı Kanun kapsamında incelenerek ilgili uzmanlarca raporlandırılması ve konunun ilk Üst Kurul toplantısında görüşülmesi hususunu resmi olarak talep etti. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Osman Kavala'dan 'AİHM kararı' açıklaması: "Somut delil olmadan özgürlük kısıtlanamaz" Haber

Osman Kavala'dan 'AİHM kararı' açıklaması: "Somut delil olmadan özgürlük kısıtlanamaz"

Özgürlük vurgusu Gezi Davası kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Osman Kavala, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire kararının kamuoyuna yansımasının ardından yazılı bir değerlendirme yaptı. Açıklamasında mahkûmiyet süreçlerinin geldiği aşamaya dikkat çeken Kavala, suç işlendiğine dair ikna edici ve somut kanıtlar ortaya konulmadığı sürece hiçbir bireyin özgürlük hakkından mahrum bırakılamayacağının altını çizdi. AİHM'in bu son Büyük Daire kararıyla, daha önce verdiği iki kararda olduğu gibi aynı temel ilkeyi yinelediğini belirten Kavala, ilk Gezi davasında 2020 yılında verilen beraat kararını da hatırlattı. Söz konusu beraat kararının, şahsının suç işlediğine dair herhangi bir delilin bulunmadığı gerçeğini açık ve net bir şekilde ortaya koyduğunu ifade etti. "Niyet okuma içeren akıl yürütmeler kabul edilemez" AİHM'in kararı çerçevesinde yargı pratiklerini eleştiren Kavala, mahkemelerin genel değerlendirmeler ve eylemlerin amaçlarına dair "niyet okuma" niteliğindeki varsayımlarla hüküm kuramayacağını belirtti. Kavala, bu duruma ilişkin AİHM son kararıyla mahkemelerin olaylarla ilgili genel değerlendirmeler ve faaliyetlerin amacı hakkında niyet okuma içeren akıl yürütmelerle mahkûmiyet kararı verebileceği anlayışının kabul edilemez olduğunu belirtmiş olsuğunu belirtti. Yasalarca suç olarak tanımlanmayan fiillerde bulunmayan vatandaşların özgürce yaşama haklarının ellerinden alınamayacağını dile getiren Kavala, bunun evrensel bir insan hakları prensibi olduğunu kaydetti. Temel hak ve hürriyetlerin korunmasının, aynı zamanda kamu kurumlarının bu ilkelere eksiksiz bir biçimde riayet etmesinin devletin vatandaşlarına karşı en temel borcu olduğunu belirten Kavala, AİHM kararlarının uygulanmasının da bu yükümlülüğün ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı. Açıklamasını bu konudaki hukuki zorunluluğa dikkat çekerek sonlandıran Kavala, "AİHM kararlarına uyulması asıl olarak bu yükümlülüğün yerine getirilmesi ile ilgilidir, bunun için gereklidir" dedi. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Özgürlük ve Adalet Mücadelesinin Sembol İsmi: Zehra Nurulhak Kaya Kimdir? Haber

Özgürlük ve Adalet Mücadelesinin Sembol İsmi: Zehra Nurulhak Kaya Kimdir?

Annesi Hüda Kaya ve kız kardeşleriyle birlikte henüz lise yıllarında haksız ve ağır yargılamalara maruz kalan Nurulhak, genç yaşını cezaevi koridorlarında ve zindan hücrelerinde göğüslediği ağır bedellerle geçirdi. Özgürlük, insan hakları ve inanç özgürlüğü mücadelesinden bir an olsun taviz vermeyen Nurulhak, yaşamı boyunca vicdanın, onurun ve haysiyetli bir direnişin simgesi oldu. Sınıftan Zindanlara Uzanan Hukuksuzluk Süreci Türkiye'de 28 Şubat sürecinin en sert etkilerinin hissedildiği dönemde, Malatya İnönü Üniversitesi'nde ve liselerde başlatılan başörtüsü yasağına karşı halkın yürüttüğü haklı direnişe katılan Nurulhak, bir basın temsilcisi olarak da eylemleri yakından takip ediyor, yaşanan hak ihvallerini duyuruyordu. Nisan ayında başlayıp Mayıs ayına kadar aralıksız devam eden eylemlerde aktif rol alan Nurulhak ve ailesi hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkartıldı. 18 Mayıs 1999 tarihinde, Malatya İmam Hatip Lisesi'nde son sınıf öğrencisiyken ders sırasında okula gelen terörle mücadele ekipleri tarafından kelepçelenerek sınıflarından alındılar. Ertesi gün, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının yapıldığı günlerde, özgürce yaşamak ve inançlarını savunmak isteyen üç kız kardeş polis eşliğinde emniyet ve adliye koridorlarında dolandırıldı, ağır ve psikolojik baskı içeren sorgulardan geçirildi. Çıkarıldıkları Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde (DGM), "Anayasal düzeni zorla değiştirip yerine şeriat devleti kurmaya kalkışmak" gibi akıl almaz suçlamalarla, anneleri Hüda Kaya ile birlikte idam talebiyle yargılandılar. Malatya Cezaevi'ne gönderilen Nurulhak ve ailesi, ilerleyen yıllarda Ağrı, Konya, Bandırma ve Bayrampaşa gibi farklı cezaevlerine sürgün edilerek mücadele hayatlarında ilk defa zindanlarda birbirlerinden ayrı düşürüldü. Cezaevi Yılları Yaşıtları üniversite sınavlarına hazırlanırken, genç yaşını cezaevlerinin soğuk ve kasvetli duvarları arasında geçiren Nurulhak; gitar çalan, gazeteci olmak isteyen, kitap okuyan ve yalnızca kendisi için değil bütün insanlık için adalet ve özgürlük talep eden aydınlık bir zihne sahipti. Çeşitli suçlularla aynı koğuşları paylaşmak zorunda bırakıldığı zorlu cezaevi koşullarında dahi inancından, estetik duyarlılığından ve mücadele azminden vazgeçmedi. Zindan günlerinde cezaevinde yolu kesişen çocukların bakımını üstlenecek kadar merhametli, hücredeyken bile yoldaşlarının en büyük desteği olacak kadar iradeliydi. Yargılamalar sonucunda verilen hapis cezalarının ardından, 24 Nisan 2004 tarihinde Bandırma Cezaevi'nden tahliye oldu. Cezaevinden çıktıktan sonra dahi hakikatten ve mazlumların yanında durmaktan geri adım atmadı. Bıraktığı Miras Cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra, 6 Ağustos 2005 tarihinde Bandırma'da cezaevinde yattığı sahil ilçesinde, yoldan çıkan bir aracın devrilerek çarpması sonucu henüz 26 yaşında Hak'ın rahmetine kavuştu. Kaza anında yanında kardeşi İntisar, arkadaşı Gülay Tekeli ve İLK-DER Genel Başkanı Özden Sönmez bulunuyordu. Fatih Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Mezarlığı'nda toprağa verilen Zehra Nurulhak'ın tabutuna, uğruna hapis yattığı başörtüsü ve hiç giyemediği gelinliğinin duvağı örtüldü. Genç yaşını zindanlarda tüketen, bir şairin dizelerinde olduğu gibi "sen ölmekten değil yaşayamamaktan kork dostum" bilinciyle yaşayan Nurulhak'ın el yazısıyla not defterinin ilk sayfasında yer alan satırlar, onun dünyaya bakışını özetliyordu: "Ve Azrail elma derse çık git ayaktan. Ardına hiç bakmadan." Ölüm yıl dönümünde; 28 Şubat zihniyetinin ve haksız hukuk sistemlerinin genç bir ömürden koparıp aldığı Zehra Nurulhak Kaya'yı; insan hakları, özgürlük ve adalet yolunda ödediği ağır bedellerle, bıraktığı inanç mirası ve tertemiz hatırasıyla saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Ertuğrul Özkök'ten hakkındaki soruşturma sonrası ilk açıklama Haber

Ertuğrul Özkök'ten hakkındaki soruşturma sonrası ilk açıklama

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Ertuğrul Özkök hakkında bir programda sarf ettiği ifadeler dolayısıyla "Cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla soruşturma başlattı. Başsavcılığın yazılı açıklamasında, "Cumhuriyet Başsavcılığımızca katılmış olduğu bir programdaki söylemleri nedeniyle Ertuğrul Özkök hakkında Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan re’sen soruşturma başlatılmıştır" denildi. "Salı akşamı zaten biletim var, döneceğim" Soruşturma kararının ardından gazeteci Bahar Feyzan'a konuşan Ertuğrul Özkök, Almanya'da bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: "10 yıldır gittiğim Bayreuth Wagner Müzik Festivali'ndeyim. Hatta pazartesi çıkacak yazım da bu konu üzerine. Çok önemli bir festival, 150'nci yılı. Salı akşamı da zaten biletim var, döneceğim." "Memleketimden başka nereye gideceğim" diyen Özkök, programın bütünlüğü dikkate alındığında eleştirilerin hedefini şaşırdığını savunarak, şöyle devam etti: "Ayrıca programın tamamını izleyenler, aksine beni Cumhurbaşkanı'nı övdüm diye eleştirdi." Tartışma yaratan açıklamalar Özkök'ün soruşturmaya gerekçe gösterilen programda dile getirdiği ifadeler şu şekildeydi: "Bu dönemler geçecek. Ben İspanya'da bir öğrenci olarak İspanya'da Franco rejiminin nasıl çöktüğüne tanık oldum gözlerimle. Bir gecede gitti 30 yıllık Franco diktatörlüğü. Öldüğü gece İspanya'da rejim değişti ya, öldüğü gece! Bu tür rejimlerin böyle bu şekilde devam edeceğini kimse düşünmesin, devam etmez. Bugünkü rejim Türkiye'de Tayyip Erdoğan'ın kişiliği üzerine dizayn edilmiş ve onun kişiliği ile geçerli bir rejim. Bu rejimi Türkiye'de böyle taşıyacak başka ikinci bir insan yok ve uzun süre de olamaz zaten. Şimdi böyle bir durum olduğu zaman herkes sadece bugüne değil... Neticede Cumhurbaşkanımız da 72 yaşında. Şimdi 72 yaş, daha gider ama neticede yaşlar bir gün bitiyor. Yani ben yaşıyorum bunu, bitiyor yaşlar. Şimdi o nedenle biraz herkesin şapkayı önüne koyup düşünmesi lazım. Yani ben şunu düşünüyorum: Türkiye'de şu anda adalet daha iyi çalışsa, insan hakları, liyakat daha iyi çalışsa, medya özgürlükleri daha iyi olsa emin ol Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçilme şansı çok daha büyük olurdu." haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.