SON DAKİKA

#İran

HABER DEĞER - İran haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İran haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Ortadoğu’nun bitmeyen krizi: 11 Eylül’le kurulan düzen, 7 Ekim’le sarsıldı Haber

Ortadoğu’nun bitmeyen krizi: 11 Eylül’le kurulan düzen, 7 Ekim’le sarsıldı

Ortadoğu’nun “savaşlar bitse bile huzurun gelmediği” coğrafya olarak anılmasının arkasında ne var? Akademisyen ve yazar Mehmet Akif Koç, bölgedeki kırılmaların sadece sahadaki çatışmalarla değil; rejim biçimleri, toplum yapıları, dış müdahaleler ve jeopolitik rekabetle örülü bir “uzun kriz düzeni” yarattığını vurguluyor. Koç’a göre bu düzenin iki ana dönüm noktası bulunuyor: 11 Eylül 2001 saldırıları ve 7 Ekim 2023 saldırıları. İki tarih de “saldırı” olsa da, asıl belirleyici olanın bu olaylardan sonra bölgeye dönük kurgu ve müdahale biçiminin değişmesi olduğunu söylüyor. 11 Eylül’ün ardından: ABD’nin müdahaleci dönemi ve ‘iki kamp’ siyaseti Koç, 11 Eylül sonrasında ABD’nin Ortadoğu’ya bakışında belirgin bir dönüşüm yaşandığını; 1990’ların “küresel liberal demokrasi” idealinin geriye düştüğünü ve Washington’un daha doğrudan müdahaleci bir hatta savrulduğunu belirtiyor. Bu dönemin yalnızca askeri müdahalelerle değil, siyasal dizayn ve ittifak mühendisliğiyle de ilerlediğini savunuyor. Koç’un çerçevesinde ABD’nin bölgede kurduğu temel yaklaşım şu: “Ya bizimlesin ya değilsin.” Bu bakışın içeriğini de şöyle özetliyor: ABD’yle aynı çizgideysen mezhebinin, ideolojinin ya da rejiminin ne olduğunun ikincil hale geldiği; fakat ABD’nin yanında değilsen, sistemin dışına itildiğin ve hedefe dönüşebildiğin bir denge. Arap ayaklanmaları: Soğuk Savaş’tan kalan yapılar tasfiye edildi Koç, 11 Eylül sonrası şekillenen dönemin ikinci büyük kırılmasını Arap ayaklanmalarıyla ilişkilendiriyor. Libya’da Kaddafi, Mısır’da Mübarek, Yemen’de Ali Abdullah Salih, Tunus’ta Bin Ali gibi yönetimlerin devrilmesini “Soğuk Savaş bakiyesi yapıların tasfiyesi” olarak okuyor. Suriye’de Baas rejiminin düşüşünü de aynı hat içinde değerlendiriyor; bu tasfiyelerin bölgeyi daha istikrarlı değil, daha kırılgan hale getirdiğini savunuyor. 7 Ekim sonrası: İran’ın yükselişi durdu, dengeler yeniden kuruldu Koç’a göre 2003 Irak işgali ile 7 Ekim 2023 arasındaki 20 yıllık dönem, İran’ın bölgesel etkisinin büyüdüğü bir zaman aralığıydı. İran’ın bir dönem Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana üzerindeki nüfuzuyla “4 başkent” etkisine ulaştığını; Gazze’yi de ekleyerek bunu “4,5 başkent” diye tarif ettiğini aktarıyor. Ancak Koç, 7 Ekim sonrası sürecin İran’ın bu bölgesel momentini tersine çevirdiğini düşünüyor. Kendi “Ortadoğu okumasında” bölgeyi şekillendiren dört ana aktörü Türkiye, İran, İsrail ve Körfez Arapları (Suudi Arabistan, BAE, Katar) olarak tanımlıyor; diğer Arap ülkelerinin ise daha sınırlı bir etkiye sahip olduğunu söylüyor. Koç’un iddiası şu: 2003-2023 arasında İran, bu üç aktörü aynı anda karşısına aldı; buna karşılık diğer üç aktör ABD’yle birlikte hareket ederek İran’ın etkisini kıran bir çizgiye geldi. Bu süreçte Suriye’de yaşanan gelişmelerin de İran’ın alan kaybını hızlandırdığı görüşünde. “Suriye’de savaş bitti demek kolay, ama çatışma dinamikleri sürüyor” Koç, Suriye’de rejimin düşmüş olmasının ülkede iç çatışmaların biteceği anlamına gelmediğini savunuyor. Bunun temelini iki “makro çerçeve” ile açıklıyor: 1) Tarihsel-sosyolojik yarılma: Koç, Osmanlı’nın son döneminden beri Suriye’de bir yarılma bulunduğunu söylüyor. Bir yanda Halep-Hama-Humus-Şam-Dera hattında yoğunlaşan Sünni Arap merkez aks; diğer yanda Kuzeydoğu’daki Kürtler, güneyde Dürziler, sahilde Aleviler/Nusayriler, ayrıca Hristiyanlar, Türkmenler ve diğer toplulukların oluşturduğu periferik yapı. Bu iki eksenin farklı dönemlerde birbirini tasfiye ederek ilerlediğini; darbeler, rövanşlar ve kırılmaların bu gerilimi derinleştirdiğini belirtiyor. 2) “Beşli çatışma dinamiği” uyarısı: Koç, Suriye’de önümüzdeki dönemi şekillendirebilecek beş çatışma hattı öngörüyor: Sünni İslamcılar ile Aleviler arasındaki tarihsel kan davası; Sünni İslamcılar ile Dürziler arasındaki gerilim; Şam’daki yönetim ile Kürt yapıların (YPG/SDG) kontrol ve yetki mücadelesi; Şii ağlar (Hizbullah, Haşdi Şaabi ve İran bağlantılı gruplar) ile Sünni selefi unsurlar arasındaki derinleşmiş çatışma; son olarak da HTŞ’nin kendi içindeki farklı fraksiyonların, liderliğe ve dış ilişkiler tercihlerine dair üretebileceği iç gerilim. Koç, bu tablo nedeniyle “rejim değişse bile” Suriye’de kısa ve orta vadede çatışma potansiyelinin canlı kaldığını vurguluyor. İran’da neden gerilim bitmiyor? ‘Yapısal kriz + yarılmış sosyoloji + konjonktürel baskı’ İran başlığında Koç, sokak protestolarının arkasındaki gerilimi üç ana kümede topluyor: Yapısal kriz: “Seçilmişler ile atanmışlar” arasındaki yetki uçurumu. Koç, halkın sandığa giderken “Seçtiğim kişiler gerçekten yönetebiliyor mu?” sorusunu daha yüksek sesle sormaya başladığını; buna bağlı olarak seçim katılım oranlarının düştüğünü söylüyor. Yarılmış sosyoloji: Etnik/mezhepsel periferi (Azeri Türkleri, Kürtler, Araplar, Beluçlar, Türkmenler vb.) ile merkez arasındaki tarihsel gerilimler; ayrıca toplumun dindar-seküler ayrışması ve özellikle kadın hareketlerinin baskı mekanizmalarına tepkisi. Konjonktürel krizler: Nükleer program ve balistik füze tercihinin yaptırımları büyütmesi; yaptırımların ekonomi üzerinde ağır basınç üretmesi; bölgesel hegemonya kaybının ve dış baskının iç gerilimi daha kırılgan hale getirmesi. Koç, bu üç başlığın üst üste binmesinin İran’da “sönümlense bile geri gelen” kriz dalgaları ürettiğini savunuyor. “İran’da devrim olur mu?”: Koç’un üç senaryosu Koç, İran’da kısa vadede rejim değişikliğini mümkün kılacak üç senaryo dışında güçlü bir ihtimal görmediğini söylüyor: Seküler devrim: Bunun için milyonların uzun süreli ve ülke geneline yayılan eylemliliği, örgütlülük ve dış destek gibi şartların oluşması gerektiğini; fakat bugün İran’da bunun sosyolojik tabanının ve siyasal örgütlenme kanallarının sınırlı olduğunu savunuyor. Devletin periferide çözülmesi: Etnik/mezhepsel toplulukların kontrol alanları oluşturarak merkezi yapıyı geri itmesi ihtimali. Koç bunu tarihsel örneklerle anlatmakla birlikte, mevcut devlet kapasitesi nedeniyle kısa vadede düşük olasılık görüyor. Dışarıdan karasal işgal: Bu kapasitenin fiilen yalnızca ABD’de bulunduğunu; fakat Irak ve Afganistan tecrübelerinin ardından böyle bir işgalin maliyetinin yüksek olacağını vurguluyor. Koç, bu nedenle İran’da gerilimin “bitmesi” değil, farklı biçimlerde “yeniden üremesi” olasılığının daha güçlü olduğunu ifade ediyor.

Oral Toga’nın İran ısrarı: Sürekli kriz anlatısı ne anlatıyor? Haber

Oral Toga’nın İran ısrarı: Sürekli kriz anlatısı ne anlatıyor?

Türkiye’de dış politika ve Orta Doğu başlıklarında yaptığı paylaşımlarla bilinen araştırmacı Oral Toga, son dönemde özellikle İran üzerine kurduğu söylemle dikkat çekiyor. Toga’nın X platformunda art arda yaptığı değerlendirmeler, İran’ı neredeyse kesintisiz bir “çözülme ve çöküş” hattı içinde resmeden bir anlatı ortaya koyuyor. Bu yoğunluk, kamuoyunda yalnızca İran tartışmasını değil, dış politika analizlerinde analitik derinlik ile siyasal konumlanma arasındaki farkı da yeniden gündeme getiriyor. İran okumasının temel tezi: “İçeriden çöken rejim” Oral Toga’nın paylaşımlarında öne çıkan ana yaklaşım, İran’da yaşanan sorunların geçici ya da konjonktürel olmadığı, aksine yapısal bir rejim krizine işaret ettiği yönünde şekilleniyor. Ekonomik yaptırımlar, genç nüfusun sisteme mesafesi ile etnik ve mezhepsel gerilimler bu çerçevenin temel dayanakları olarak sunuluyor. Toga, X’teki bir paylaşımında “İran’da mesele dış baskı değil; içeride artık taşınamayan bir rejim yükü var” ifadelerini kullanırken, başka bir değerlendirmesinde ekonomik krizi merkeze alarak “Yaptırımlar sadece katalizör. Asıl sorun, rejimin kendi toplumuna gelecek sunamaması” vurgusunda bulunuyor. Bu yaklaşım, İran’ı uzun erimli bir çözülme süreci içinde konumlandıran süreklilik vurgusuyla dikkat çekiyor. Bölgesel politika ve Şii ekseni eleştirisi Toga’nın İran analizlerinde öne çıkan bir diğer başlık ise Tahran’ın bölgesel politikaları. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattı, paylaşımlarda çoğunlukla istikrar bozucu ve yayılmacı bir etki alanı olarak tanımlanıyor. İran’ın bu coğrafyalardaki varlığı, güvenlik gerekçelerinden çok jeopolitik tahakküm stratejisi olarak çerçeveleniyor. Bir paylaşımında “İran, içeride tutunamadığı gücü dışarıda milis yapılar üzerinden telafi etmeye çalışıyor” diyen Toga, başka bir değerlendirmesinde ise “Bu tablo bir mezhep dayanışması değil, açık bir jeopolitik tahakküm stratejisidir” ifadelerini kullanıyor. Bu söylem, İran’ın dış baskı ve kuşatma algısını ikincil plana iterken, bölgesel politikaları tek yönlü bir yayılmacılık okumasına indirgediği eleştirilerine neden oluyor. Türkiye–İran rekabeti satır aralarında mı? Oral Toga’nın paylaşımlarında dikkat çeken unsurlardan biri de örtük Türkiye–İran rekabeti vurgusu. İran’ın zayıflamasının Türkiye açısından yeni stratejik fırsatlar doğurabileceği fikri, açıkça dile getirilmese de söylemin arka planında hissediliyor. Toga’nın “İran’ın gerilemesi, bölgede yeni bir denge kuracaktır. Türkiye bu süreci doğru okumalı” ifadeleri, analizlerin yalnızca İran’a değil, Türkiye’nin bölgesel rolüne dair normatif bir yönlendirme içerdiği yönünde yorumlara yol açıyor. X’te yükselen tepkiler: Analiz mi, algı mı? Toga’nın İran merkezli paylaşımları X’te yüksek etkileşim alırken, aynı zamanda ciddi bir karşı tartışmayı da beraberinde getirdi. Akademisyenler, gazeteciler ve dış politika yorumcuları, bu söylemin İran’ı yalnızca kriz ve çöküş diliyle ele almasını eleştiriyor. “İran neden hâlâ ayakta sorusu hiç sorulmuyor”, “Sürekli çöküş anlatısı analitik olmaktan çok politik” ve “Bu dil açıklamaktan çok yönlendirmeye hizmet ediyor” gibi yorumlar, eleştirilerin temel eksenini oluşturuyor. Tek boyutlu okuma tartışması Akademik çevrelerde dile getirilen bir diğer eleştiri ise İran’ın tarihsel, ideolojik ve kurumsal sürekliliğinin yeterince hesaba katılmadığı yönünde. Bu görüşe göre İran’ı anlamak, yalnızca krizleri sıralamakla değil, bu krizlere rağmen nasıl ayakta kaldığını analiz etmekle mümkün. Bir değerlendirmede öne çıkan “İran’ı anlamak, sadece sorunları saymak değil; sorunlara rağmen kurduğu direnç mekanizmalarını da görmekle mümkündür” ifadesi, tartışmanın ana eksenini özetliyor. Oral Toga’nın İran paylaşımları, Türkiye kamuoyunda güçlü bir jeopolitik algı üretiyor ve geniş bir etki alanına sahip. Ancak bu etkinin analitik derinlikten mi yoksa siyasal konumlanmadan mı beslendiği sorusu giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. İran gibi tarihsel, ideolojik ve kurumsal sürekliliği olan bir devleti yalnızca kriz diliyle okumak, açıklayıcı olmaktan çok pozisyon alıcı bir anlatıya dönüşme riskini de beraberinde getiriyor.

Aydoğan Doğan: Halep bir sahanın değil, bir siyasetin çöküşüdür! Haber

Aydoğan Doğan: Halep bir sahanın değil, bir siyasetin çöküşüdür!

Suriye iç savaşının en sembolik kentlerinden biri olan Halep üzerinden yürütülen tartışmalar yeniden alevlenirken, insan hakları aktivisti ve siyasetçi Aydoğan Doğan’dan dikkat çeken bir analiz geldi. Doğan, X hesabından yaptığı paylaşımda Halep’in bir coğrafyanın kaybı değil; bir siyasal aklın, bir dilin ve bir hayalin çöküşünü temsil ettiğini ifade etti. Halep neden bir kırılma anı olarak görülüyor? Aydoğan Doğan’a göre Halep, yalnızca askeri dengelerin değiştiği bir cephe değil; bölgesel siyasetin, ideolojik okumaların ve stratejik aklın sınandığı bir laboratuvar işlevi gördü. Bu nedenle Halep’te yaşananlar, sahadaki güç kayıplarından ziyade siyaseti doğru okuma kapasitesinin yitirilmesine işaret ediyor. Doğan, Türkiye’de uzun yıllardır “süreç” adı altında sürdürülen siyasal yaklaşımın, değişen bölgesel ve küresel koşulları okumakta başarısız olduğunu savunuyor. Bu yaklaşımın, kendini tekrar eden bir dil ve sorgulanmayan bir ezber ürettiğini belirtiyor. “Askeri değil, entelektüel bir yenilgi” Doğan’a göre yaşanan tablo, klasik bir askeri yenilgiden çok daha derin bir anlam taşıyor. Ona göre Halep’te ortaya çıkan sonuç, entelektüel ve stratejik bir tükenmişliğin dışavurumu niteliğinde. Siyasetin, değişen güç dengelerini ve yeni devlet reflekslerini okuyamaması, bu sürecin temel kırılma noktası olarak öne çıkıyor. Değişen küresel dengeler ve okunamayan gerçeklik Analizde dikkat çekilen bir diğer başlık ise küresel ve bölgesel güç dengeleri. Aydoğan Doğan, ABD, Rusya, İran ve Çin ekseninde şekillenen yeni uluslararası denklemlerin romantik beklentilerle okunmaya devam edildiğini vurguluyor. Ona göre bu yaklaşım, sahadaki gerçeklik ile siyasal dil arasında derin bir kopuş yarattı. Doğan bu noktada şu ifadeyi kullanıyor: “Bugün mesele kimin haklı olduğu değil, kimin zamanı doğru okuyabildiği meselesidir.” Bu sözler, ideolojik doğruların tek başına yeterli olmadığını; zamanlama, güç analizi ve gerçeklik okumasının siyasetin temel unsurları olduğunu ortaya koyuyor. Romantik siyaset eleştirisi: Dil ile saha arasındaki uçurum Aydoğan Doğan’a göre Halep örneği, siyasetin romantik hayallerle değil, soğuk gerçeklerle yürütülmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi. Saha gerçekliğiyle uyumsuz kurulan siyasal dil, yalnızca stratejik hatalara değil, aynı zamanda toplumsal algının yanlış yönlendirilmesine de neden oldu. Bu yönüyle Halep, yalnızca bir kentin değil; bir siyasal tahayyülün tükenişi olarak okunmalı. “Bir coğrafyanın değil, bir hayalin kapanış sahnesi” Doğan’ın değerlendirmesinde en çarpıcı vurgu ise Halep’in sembolik anlamına dair oldu. Paylaşımında Halep’i şu sözlerle tanımladı: “Halep; bir coğrafyanın değil, bir siyasetin, bir dilin ve bir hayalin kapanış sahnesidir.” Bu tespit, Halep sonrası dönemde Türkiye’de ve bölgede yeni bir siyasal dile ve yeni bir stratejik akla duyulan ihtiyacı da gündeme taşıyor. Halep sonrası dönem için yeni bir siyaset arayışı Aydoğan Doğan’a göre Halep sonrası süreç, eski ezberlerle sürdürülemez. Yeni dönemin; eleştirel düşünen, öğrenen ve değişen gerçeklikleri esas alan bir siyasal akıl üzerinden inşa edilmesi gerekiyor. Aksi halde benzer kırılmaların kaçınılmaz olacağı uyarısında bulunuyor.

“İran’da üçüncü yol yok: Ya mollalar ya ABD” Haber

“İran’da üçüncü yol yok: Ya mollalar ya ABD”

İran’da günlerdir süren halk eylemleri bölgesel ve küresel dengelerle birlikte yeniden tartışılırken, Teori ve Politika dergisinde yayımlanan Metin Kayaoğlu imzalı analiz dikkat çekti. Kayaoğlu, İran’daki öfkenin meşruiyetini teslim ederken, bu sürecin hangi güçlerin lehine sonuç doğurabileceği sorusunu merkezine aldı. Değerlendirmede, İran’ın Irak, Libya ve Suriye örneklerine benzer bir müdahale senaryosuyla karşı karşıya olduğu savunuldu. ABD-İsrail vurgusu Kayaoğlu, İran açısından bugün belirleyici tehdidin ABD ve İsrail olduğunu vurguladı. İran’a dair her politik tutumun bu gerçeği hesaba katmak zorunda olduğu belirtilirken, ABD-İsrail’e karşı açık bir konum almayan çağrıların fiilen emperyalist müdahaleye hizmet ettiği savunuldu. İran’ın dünya jeopolitiğinden koparılarak ele alınmasının, sahadaki güç ilişkilerini perdelediği ifade edildi. “Ne molla ne ABD” çıkışı Yazıda en sert eleştirilerden biri, iki tarafa da eşit mesafede durduğunu iddia eden yaklaşımlara yöneltildi. Kayaoğlu, İran’da böyle bir tutumun pratikte tarafsızlık anlamına gelmediğini, sahada ABD-İsrail çizgisine denk düştüğünü dile getirdi. Tahran merkezli, örgütlü bir devrimci gücün bulunmadığı koşullarda, bu söylemin gerçek bir üçüncü yol üretmediği savunuldu. Sokak var, iktidar alternatifi yok İran’da eylemlerin yaygın ve meşru olduğuna dikkat çekilirken, bu hareketliliğin kurucu bir iktidar yaratabilecek örgütsel kapasiteden yoksun olduğu belirtildi. Kayaoğlu, örgütsüz halk yığınlarının yıkıcı bir etki yaratabileceğini ancak yeni bir düzen kuramayacağını ifade etti. Bu boşluğun, hazır ve örgütlü güçler tarafından doldurulacağına işaret edildi. Irak ve Suriye hatırlatması Kayaoğlu’na göre İran rejiminin çökmesi halinde devreye girecek güç, halk değil ABD ve İsrail olacak. Irak ve Libya örnekleri üzerinden yapılan değerlendirmede, benzer bir sürecin İran’da da işletileceği savunuldu. Bu nedenle “rejim yıkılsın” çağrılarının, sonuçları itibarıyla yeni bir Suriye tablosunu kabullenmek anlamına geldiği ifade edildi. Demokratik İran uyarısı Değerlendirmede, mevcut koşullarda İran’da rejim sonrası demokratik bir düzen kurulmasının gerçekçi olmadığı görüşü öne çıktı. Demokratik İran hayali ile ABD-İsrail’in İran planının pratikte örtüştüğü vurgulanırken, örgütlü bir alternatif olmadan yürütülen rejim karşıtlığının emperyalist senaryonun parçası hâline geldiği belirtildi. Yatay solculuk eleştirisi Kayaoğlu, ademi merkeziyetçi ve “yatay” siyaset anlayışlarına da mesafeli yaklaştı. Tek ve büyük merkezi güçlerin belirleyici olduğu bir dünyada bu yaklaşımların ancak vesayet altında var olabileceği savunuldu. Bölgenin küçük, parçalı ve birbirleriyle çatışan yapılara bölünmesinin, ABD-İsrail stratejisinin temel hedeflerinden biri olduğu ifade edildi. Kürtler başlığı Yazıda Kürt yurttaşların bölgedeki konumuna da değinildi. Kürtlerin diğer halklardan farklı olarak örgütlü yapılara sahip olduğu, bu nedenle geleceklerini soyut temennilerle değil sahadaki güç dengeleri üzerinden kurmak zorunda kaldıkları belirtildi. İran’ın çökmesi halinde Rojhilat’ta da ABD-İsrail ile ilişkilerin derinleşeceği öngörüsü paylaşıldı. “Ya mollalar ya ABD” Kayaoğlu, mevcut tabloda İran’da üçüncü bir devrimci seçeneğin bulunmadığını savundu. Bu yaklaşımın mollacı bir çizgi anlamına gelmediği, daha güçlü ve saldırgan düşmanı işaret etmeyi amaçladığı belirtildi. Örgütlü bir alternatif yokken rejimin yıkılmasını istemenin, İran’da da Irak ve Suriye benzeri bir emperyalist düzenin kurulmasına kapı aralayacağı görüşüyle değerlendirme tamamlandı. Metin Kayaoğlu 1962 yılında Gaziantep’te doğan Metin Kayaoğlu, 1970’lerin ikinci yarısında sol hareket içinde yer aldı. Politik faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve çok sayıda gözaltı yaşadı. Zamanla Marksizmin teorik sorunlarına yoğunlaşan Kayaoğlu, 1995’te yayımlanan “Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı” çalışmasının hazırlanmasında yer aldı. Bu çalışma, 1996’da yayın hayatına başlayan Teori ve Politika dergisinin çıkışında belirleyici oldu. Kayaoğlu, Marksizmin yeniden kuruluşu, materyalizm, din ve milliyetçilik gibi başlıklarda çalışmalarını sürdürmekte ve Teori ve Politika çizgisinde teorik-politik faaliyetlerine devam etmektedir. Teori ve Politika dergisi Teori ve Politika, 1996 yılından bu yana yayımlanan, Marksist teorik tartışmalara odaklanan mevsimlik bir dergidir. Dergi, Marksizmi bilim, felsefe ve politika arasında bütüncül bir çerçevede ele almayı hedeflemektedir. Yayın çizgisinde politik Marksizm, felsefi materyalizm, Marksizmin krizi, din, milliyetçilik ve emperyalizm gibi başlıklar öne çıkmaktadır. Türkiye’de Marksist düşünce içinde özgün bir konum edinen Teori ve Politika, farklı tartışmalara konu olan teorik değerlendirmeleriyle bilinmektedir.

Hava trafiğine İran engeli: THY, AJet ve Pegasus’tan iptal kararı Haber

Hava trafiğine İran engeli: THY, AJet ve Pegasus’tan iptal kararı

İran’da ekonomik kriz karşıtı protestoların 12’nci gününde yeniden şiddetlenmesi ve güvenlik risklerinin artması, hava ulaşımını da etkiledi. Yaşanan gelişmelerin ardından Türk Hava Yolları (THY), AJet ve Pegasus, İran’ın başkenti Tahran başta olmak üzere bazı kentlere planlanan uçuşlarını iptal etti. İran’daki protestolar hava trafiğini durma noktasına getirdi İran genelinde son günlerde yoğunlaşan protestolarda yurttaşların sokaklara çıktığı, güvenlik güçlerinin sert müdahalelerde bulunduğu ve bazı bölgelerde internet erişiminin kısıtlandığı bildirildi. Tahran, Tebriz, Meşhed gibi büyük kentlerde yaşanan bu gelişmeler, havalimanı operasyonlarını da doğrudan etkiledi. THY’den Tahran, Tebriz ve Meşhed seferlerine iptal Türk Hava Yolları, İran’daki güvenlik durumunu gerekçe göstererek 9 ve 10 Ocak 2026 tarihlerinde Tahran, Tebriz ve Meşhed’e planlanan toplam 17 seferini iptal etti. Şirketten yapılan açıklamada, yolcuların güncel uçuş bilgilerini resmi kanallar üzerinden takip etmeleri istendi. AJet ve Pegasus da uçuşlarını durdurdu Sabiha Gökçen Havalimanı çıkışlı AJet seferlerinin de İran’daki gelişmeler nedeniyle iptal edildiği açıklandı. Pegasus Havayolları’nın ise İran’dan Türkiye’ye ve Türkiye’den İran’a planlanan uçuşlarını durdurduğu görüldü. Havayolu şirketleri, iptallere ilişkin bilgilendirmelerin yolculara doğrudan yapılacağını bildirdi. Gözler İran’daki gelişmelerde Hava yolu şirketlerinin, İran’daki güvenlik durumuna göre yeni kararlar alabileceği belirtilirken, uçuşların ne zaman normale döneceği belirsizliğini koruyor. Bölgedeki siyasi ve toplumsal gelişmelerin, hava trafiğini etkilemeye devam etmesi bekleniyor.

İran’da protesto dalgası büyüyor: Esnafın eylemine öğrenciler de katıldı Haber

İran’da protesto dalgası büyüyor: Esnafın eylemine öğrenciler de katıldı

İran’da derinleşen ekonomik kriz, sokak eylemlerini ülke geneline yaydı. Yüksek fiyatlar, yaygın enflasyon, vergi baskıları ve piyasa durgunluğuna karşı kepenk kapatan esnafa, üniversite öğrencileri de destek verdi. Birçok kentte kepenkler kapalı, yürüyüşler sürüyor Tahran başta olmak üzere Meşhed, İsfahan, Tebriz, Şiraz ve Ahvaz’da esnaf kepenk açmadı. Grevler yürüyüş ve kitlesel eylemlerle sürerken, doların yükselişiyle geçim koşullarının ağırlaştığı vurgulandı. Üniversitelerden destek: Öğrenciler sokakta Esnaf eylemlerine Şerif Üniversitesi, Tahran Üniversitesi, Şehid Beheshti Üniversitesi, Hacih Nasir Üniversitesi, İsfahan Üniversitesi ve Yezd Üniversitesi öğrencileri de katıldı. Kampüslerde ve kent merkezlerinde geniş çaplı protestolar düzenlendi. Pezeşkiyan’dan diyalog çağrısı Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada İçişleri Bakanı’na protesto temsilcileriyle diyalog kurulması talimatı verdi. Pezeşkiyan, “Para ve bankacılık sistemlerinde reform için adımlar atacağız. İnsanların geçimi benim günlük endişem. Hükümet sorunları gidermek için tüm gücüyle çalışıyor” ifadelerini kullandı. Ekonomik baskıların tetiklediği protestolar esnaf-öğrenci dayanışmasıyla genişlerken, hükümetin diyalog ve reform adımlarının sahadaki tansiyonu düşürüp düşürmeyeceği önümüzdeki günlerde netleşecek.

Ayhan Bilgen: Amerika Suriye’de kaosu değil, SDG’yi uzlaşmaya zorlayan bir dengeyi arıyor Haber

Ayhan Bilgen: Amerika Suriye’de kaosu değil, SDG’yi uzlaşmaya zorlayan bir dengeyi arıyor

Eski milletvekili Ayhan Bilgen, 15 Aralık 2025 Pazartesi akşamı Haber Global’de ekrana gelen Hilal Özdemir ile Mesele programında, “Trump Suriye’ye ne zaman saldıracak?” başlığının da içinde olduğu bölgesel gerilimleri değerlendirdi. Bilgen, DEAŞ’ın kuruluş dinamiklerinden ABD’nin bölgeden çekilme planlarına, SDG-Şam hattından İsrail-Netanyahu siyasetine kadar uzanan geniş bir çerçevede, “kısa vadeli operasyonel hamlelerle uzun vadeli stratejiyi” birbirinden ayırarak okunması gerektiğini vurguladı. “DEAŞ sosyolojisi yoksa, ‘dışarıdan kurgulanmış’ ihtimalini ciddiye almak gerekir” Bilgen, DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de kendiliğinden doğmuş bir “toplumsal taban” üzerine oturmadığını söyleyerek, “Bu kadar büyük silahlı örgütü doğuracak bir sosyoloji yok. Sosyoloji yoksa dışarıdan gelmiş, taşınmış, kurgulanmış, planlanmış bir ilişki biçimi üzerine odaklanmak lazım” dedi. Bu noktada “ilk kurgulayanlar” ile sonradan “faydalananları” ayırarak analiz yapılması gerektiğini belirtti. Bilgen’in çerçevesinde İran’ın bazı alanlarda DEAŞ varlığından “denge unsuru” olarak yarar devşirebilse bile, “o coğrafyada DEAŞ gibi bir yapının olmasını isteyen öznelerin daha çok bölge dışı özneler” olduğu vurgusu öne çıktı. Bilgen ayrıca, El-Hol kampı gibi alanlarda yaşanan insani krizi hatırlatarak, DEAŞ’ın hem “İslam’a fatura edilerek İslamofobiyi besleyen kullanışlı bir aparat” haline getirildiğini hem de on binlerce kadın ve çocuğun yıllardır kamplarda yaşadığı “büyük bir insanlık dramı” yarattığını ifade etti. “ABD’nin çekilmesi ‘arkasına bakmadan gitmek’ değildir; Ortadoğu’da süreç yönetimiyle olur” Bilgen’e göre ABD’nin Ortadoğu’daki ağırlık merkezini eskisi gibi tutma eğilimi zayıflıyor; ancak çekilme, “ne gününüz varsa görün” diyerek gerçekleşecek bir kopuş değil. “Çıkmak dediğiniz şey şapkasını alıp arkasına bakmadan… diyebileceği bir yer değil” sözleriyle Washington’un, çıkarlarını koruyacak bir “geçiş ve süreç yönetimi” arayacağını savundu. Bu süreçte bölgedeki müttefikliklerin ve “kullanışlı aparat” ilişkilerinin çok hızlı değiştiğini; İsrail’in pozisyonundan Körfez başlıklarına kadar birçok dosyada ABD’nin “yan aparatlar” ile “asıl stratejiyi” ayırarak ilerlediğini söyledi. Bilgen’in bu bölümdeki temel iddiası şuydu: ABD, Suriye’de ne “tam hegemon/egemen” bir Şam yönetimi ister ne de sınırsız bir istikrarsızlığa yatırım yapar. “Kontrollü kaos”un kısa vadede operasyonel işlere yarayabileceğini kabul etmekle birlikte, orta-uzun vadede kaotik bir yapının ABD için “verimli bir siyaset zemini” oluşturmayacağını belirtti. “Washington’un yeni hattı SDG’yi uzlaşmaya zorlamak; bu da Türkiye için ‘tarihi bir fırsat’ yaratıyor” Bilgen, önümüzdeki günlerde provokatif eylemler olsa bile ABD’nin tercihinin, SDG’yi uzlaşmaya zorlayıp Şam yönetimini “sürdürülebilir bir stabil duruma” yönelten bir çerçeve olacağını söyledi. Bu noktada “Bu da Türkiye için tarihi bir fırsattır” ifadesini kullandı ve Türkiye’nin, ABD’nin çekilme arzusunda “en güçlü rol üstlenebilecek aktör” olduğunu savundu. Bilgen, bunun “menfaatler mutlak örtüşüyor” anlamına gelmediğini özellikle not etti; ancak İran-Körfez gerilimi, bölgesel rekabet ve sahadaki kapasite kıyasları nedeniyle Türkiye’nin elindeki kozların daha etkili olabileceğini belirtti. “SDG, ‘reel gücün nüfus olduğunu’ görerek Esadlı geçiş dönemi illüzyonundan çıkmalı” Bilgen, “Esad’la geçiş dönemi” diye tarif ettiği süreçte bazı aktörlerin geçici kazanımları “kalıcı sanma” riskine dikkat çekti. SDG açısından temel kırılma olarak, Suriye’de çoğunluğun Sünni Araplar olduğunu ve bunun merkezi yönetim denklemine yansıyacağını vurguladı. “Reel güç nüfustur” diyerek, demokratik bir uzlaşı hedefleniyorsa hak ve özgürlüklerin güvenceye alınmasının demografik gerçeklikle uyumlu bir siyasal mimari gerektirdiğini savundu. Bu çerçevede Bilgen, Türkiye’nin “Suriye Kürtlerini peşinen tehdit/düşman görmediğini”, tersine “merkezi yönetimle entegre bir pozisyon” istediğini söyledi; fakat Türkiye’nin Astana sürecinde şekillenen çıtayı “daha aşağıya indirme ihtimali olmadığını” da ekledi. Bilgen’in okumasında, SDG’nin şartları “zorlama” stratejisi bölge ülkelerinde ters bir ittifak doğurabilir; bu da Kürt yurttaşların (ve diğer dezavantajlı grupların) kazanımlarını daha kırılgan hale getirebilir. “Antisemitizm reddedilmeli; ama siyonizmle de hesaplaşılmadan bölgede barış dili kurulamaz” Programın ilerleyen dakikalarında Bilgen, İsrail siyasetinin bölgedeki gerilimi derinleştiren başlıklarına değinerek, yaklaşımın “asla Yahudi karşıtlığına” sürüklenmemesi gerektiğini açık bir dille söyledi. “Sivil insanlar var” vurgusuyla, Netanyahu’nun politikalarının bedelinin dünyanın hiçbir yerinde Yahudi yurttaşlara ödetilmemesi gerektiğini belirtti. Ancak aynı anda, “dünya antisemitik her türlü yaklaşımla yüzleşmeli ama siyonizmle de hesaplaşmalı” diyerek, önleyici müdahale iddiasıyla başka ülkelerin egemenlik haklarını hedef alan siyasetin normalleştirilemeyeceğini savundu. Bilgen ayrıca, Kürtlerin İsrail’le kurulacak bir ilişkinin “aktörü” haline gelmemesi gerektiğini; aksi halde bölge halklarının öfkesinin Kürt yurttaşlara da yönelebileceğini söyledi ve “Netanyahu’ya karşı tavır koyma konusunda netleşme” çağrısı yaptı.

“Protokol yoksa kapı da yok”: İran’dan nükleer denetime sert veto Haber

“Protokol yoksa kapı da yok”: İran’dan nükleer denetime sert veto

İran, vurulan nükleer tesislere denetimi durdurdu İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed İslami, saldırıya uğrayan nükleer tesislerin denetlenmesine izin verilmeyeceğini duyurdu. İslami, yalnızca saldırıya uğramamış tesisler için UAEA’ya erişim sağlandığını belirterek, hedef alınan merkezler için yeni ve bağlayıcı bir protokol olmadan denetimin mümkün olmadığını vurguladı. “Ajans saldırıları kınamadı, denetim yetkisi tartışmalı” İslami, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İsrail ve ABD tarafından İran’daki nükleer tesislere yönelik saldırıları kınamamasını eleştirerek, Ajansın bu koşullarda denetim talep etme hakkının bulunmadığını söyledi. İranlı yetkili, nükleer tesislerin Ajans gözetimi altındayken hedef alınmasının tüm ülkeler için tehlikeli bir emsal oluşturduğunu dile getirdi. UAEA: Kritik tesislere erişim hâlâ sağlanamadı UAEA Başkanı Rafael Grossi, İran’daki denetimlerin yeniden başladığını ancak Natanz, Fordo ve İsfahan gibi kilit tesislere giriş izni verilmediğini açıkladı. Grossi, bu merkezlerde önemli miktarda nükleer malzeme ve ekipman bulunduğunu belirterek, denetimlerin etkili olabilmesi için bu tesislere erişimin zorunlu olduğunu ifade etti. “12 Günlük Savaş” sonrası gerilim derinleşti Haziran ayında İsrail’in İran’daki nükleer tesisleri ve askeri komuta kademesini hedef alan saldırılarıyla başlayan ve kamuoyunda “12 Günlük Savaş” olarak anılan süreçte, üst düzey komutanlar ve nükleer bilim insanları hayatını kaybetti. İsrail’e açık destek veren ABD’nin Natanz, Fordo ve İsfahan’a yönelik saldırıları sonrası İran, Katar’daki El-Udeyd Üssü’nü hedef aldı. Ateşkes ise ABD Başkanı Donald Trump tarafından duyuruldu. İran’ın denetim kapısını kapatan bu kararı, nükleer denetim mekanizmalarının geleceğini tartışmaya açarken, Orta Doğu’daki kırılgan dengeleri de yeniden Türkiye toplumu ve dünya kamuoyunun gündemine taşıdı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.