SON DAKİKA

#Jeopolitik

HABER DEĞER - Jeopolitik haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Jeopolitik haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Nobel’i emperyalizme sunmak: María Corina Machado’nun iki yüzlü gösterisi Haber

Nobel’i emperyalizme sunmak: María Corina Machado’nun iki yüzlü gösterisi

Barış ödülü mü, müdahale madalyası mı? Venezuela’da yıllardır uygulanan yaptırımların, ekonomik kuşatmanın ve dış müdahale tehditlerinin mimarı olan Donald Trump’a Nobel madalyası uzatmak; barıştan değil, güçten yana saf tutmaktır. Machado’nun bu hamlesi, Nobel’in evrensel değerlerini ayaklar altına alırken, emperyalist ABD’nin müdahaleci sicilini aklamaya dönük bir propaganda numarasına dönüştü. Halkını baypas eden muhalefet Kendi ülkesinin geleceğini Washington koridorlarında pazarlayan María Corina Machado, Venezuela toplumunun iradesini değil, ABD’nin jeopolitik beklentilerini temsil ettiğini bir kez daha kanıtladı. Yaptırımların bedelini ödeyen yurttaşlar yok sayılırken, Beyaz Saray’da poz vermek “özgürlük” diye sunuldu. Nobel Komitesi’ne rağmen siyasi tiyatro Nobel Barış Ödülü’nün devredilemeyeceği bilinirken yapılan bu gösteri, kuralları hiçe sayan bir siyasi şova dönüştü. Madalyanın el değiştirmesi, ödülün ruhunu değiştirmediği gibi; onu, emperyalizmin vitrin aksesuarına çevirdi. Barış ödülü, bombaların ve yaptırımların gölgesinde parlatılmaya çalışıldı. Emperyalizme meşruiyet çabası Machado’nun jesti, ABD’nin Latin Amerika’daki müdahaleci geçmişine “ahlaki” bir makyaj sürme girişimidir. Halkların kendi kaderini tayin hakkı yerine, büyük güçlerin onayı esas alındı. Bu, muhalefet değil; açık bir siyasal taşeronluktur. Bu tablo, Nobel’in barış idealine değil; emperyalist politikalara hizmet etti. Machado’nun Trump’a uzattığı madalya, Venezuela halkının değil, Washington’un çıkarlarının sembolü oldu. Barış, saraylarda değil; halkların iradesinde filizlenir. Bu jest, tarihe bir iki yüzlülük belgesi olarak geçmiştir. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

“İran’da üçüncü yol yok: Ya mollalar ya ABD” Haber

“İran’da üçüncü yol yok: Ya mollalar ya ABD”

İran’da günlerdir süren halk eylemleri bölgesel ve küresel dengelerle birlikte yeniden tartışılırken, Teori ve Politika dergisinde yayımlanan Metin Kayaoğlu imzalı analiz dikkat çekti. Kayaoğlu, İran’daki öfkenin meşruiyetini teslim ederken, bu sürecin hangi güçlerin lehine sonuç doğurabileceği sorusunu merkezine aldı. Değerlendirmede, İran’ın Irak, Libya ve Suriye örneklerine benzer bir müdahale senaryosuyla karşı karşıya olduğu savunuldu. ABD-İsrail vurgusu Kayaoğlu, İran açısından bugün belirleyici tehdidin ABD ve İsrail olduğunu vurguladı. İran’a dair her politik tutumun bu gerçeği hesaba katmak zorunda olduğu belirtilirken, ABD-İsrail’e karşı açık bir konum almayan çağrıların fiilen emperyalist müdahaleye hizmet ettiği savunuldu. İran’ın dünya jeopolitiğinden koparılarak ele alınmasının, sahadaki güç ilişkilerini perdelediği ifade edildi. “Ne molla ne ABD” çıkışı Yazıda en sert eleştirilerden biri, iki tarafa da eşit mesafede durduğunu iddia eden yaklaşımlara yöneltildi. Kayaoğlu, İran’da böyle bir tutumun pratikte tarafsızlık anlamına gelmediğini, sahada ABD-İsrail çizgisine denk düştüğünü dile getirdi. Tahran merkezli, örgütlü bir devrimci gücün bulunmadığı koşullarda, bu söylemin gerçek bir üçüncü yol üretmediği savunuldu. Sokak var, iktidar alternatifi yok İran’da eylemlerin yaygın ve meşru olduğuna dikkat çekilirken, bu hareketliliğin kurucu bir iktidar yaratabilecek örgütsel kapasiteden yoksun olduğu belirtildi. Kayaoğlu, örgütsüz halk yığınlarının yıkıcı bir etki yaratabileceğini ancak yeni bir düzen kuramayacağını ifade etti. Bu boşluğun, hazır ve örgütlü güçler tarafından doldurulacağına işaret edildi. Irak ve Suriye hatırlatması Kayaoğlu’na göre İran rejiminin çökmesi halinde devreye girecek güç, halk değil ABD ve İsrail olacak. Irak ve Libya örnekleri üzerinden yapılan değerlendirmede, benzer bir sürecin İran’da da işletileceği savunuldu. Bu nedenle “rejim yıkılsın” çağrılarının, sonuçları itibarıyla yeni bir Suriye tablosunu kabullenmek anlamına geldiği ifade edildi. Demokratik İran uyarısı Değerlendirmede, mevcut koşullarda İran’da rejim sonrası demokratik bir düzen kurulmasının gerçekçi olmadığı görüşü öne çıktı. Demokratik İran hayali ile ABD-İsrail’in İran planının pratikte örtüştüğü vurgulanırken, örgütlü bir alternatif olmadan yürütülen rejim karşıtlığının emperyalist senaryonun parçası hâline geldiği belirtildi. Yatay solculuk eleştirisi Kayaoğlu, ademi merkeziyetçi ve “yatay” siyaset anlayışlarına da mesafeli yaklaştı. Tek ve büyük merkezi güçlerin belirleyici olduğu bir dünyada bu yaklaşımların ancak vesayet altında var olabileceği savunuldu. Bölgenin küçük, parçalı ve birbirleriyle çatışan yapılara bölünmesinin, ABD-İsrail stratejisinin temel hedeflerinden biri olduğu ifade edildi. Kürtler başlığı Yazıda Kürt yurttaşların bölgedeki konumuna da değinildi. Kürtlerin diğer halklardan farklı olarak örgütlü yapılara sahip olduğu, bu nedenle geleceklerini soyut temennilerle değil sahadaki güç dengeleri üzerinden kurmak zorunda kaldıkları belirtildi. İran’ın çökmesi halinde Rojhilat’ta da ABD-İsrail ile ilişkilerin derinleşeceği öngörüsü paylaşıldı. “Ya mollalar ya ABD” Kayaoğlu, mevcut tabloda İran’da üçüncü bir devrimci seçeneğin bulunmadığını savundu. Bu yaklaşımın mollacı bir çizgi anlamına gelmediği, daha güçlü ve saldırgan düşmanı işaret etmeyi amaçladığı belirtildi. Örgütlü bir alternatif yokken rejimin yıkılmasını istemenin, İran’da da Irak ve Suriye benzeri bir emperyalist düzenin kurulmasına kapı aralayacağı görüşüyle değerlendirme tamamlandı. Metin Kayaoğlu 1962 yılında Gaziantep’te doğan Metin Kayaoğlu, 1970’lerin ikinci yarısında sol hareket içinde yer aldı. Politik faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve çok sayıda gözaltı yaşadı. Zamanla Marksizmin teorik sorunlarına yoğunlaşan Kayaoğlu, 1995’te yayımlanan “Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı” çalışmasının hazırlanmasında yer aldı. Bu çalışma, 1996’da yayın hayatına başlayan Teori ve Politika dergisinin çıkışında belirleyici oldu. Kayaoğlu, Marksizmin yeniden kuruluşu, materyalizm, din ve milliyetçilik gibi başlıklarda çalışmalarını sürdürmekte ve Teori ve Politika çizgisinde teorik-politik faaliyetlerine devam etmektedir. Teori ve Politika dergisi Teori ve Politika, 1996 yılından bu yana yayımlanan, Marksist teorik tartışmalara odaklanan mevsimlik bir dergidir. Dergi, Marksizmi bilim, felsefe ve politika arasında bütüncül bir çerçevede ele almayı hedeflemektedir. Yayın çizgisinde politik Marksizm, felsefi materyalizm, Marksizmin krizi, din, milliyetçilik ve emperyalizm gibi başlıklar öne çıkmaktadır. Türkiye’de Marksist düşünce içinde özgün bir konum edinen Teori ve Politika, farklı tartışmalara konu olan teorik değerlendirmeleriyle bilinmektedir.

Altın 2026’ya rekor beklentilerle giriyor: Dev bankalar tahminlerini yukarı çekti Haber

Altın 2026’ya rekor beklentilerle giriyor: Dev bankalar tahminlerini yukarı çekti

2025 yılında jeopolitik gerilimler, merkez bankalarının yoğun alımları ve ABD para politikasındaki gevşeme sinyalleriyle tarihi bir performans sergileyen altın, yatırımcıların 2026 projeksiyonlarında da güçlü görünümünü koruyor. Küresel bankalar ve piyasa analistleri, yeni yılda altının seyrine ilişkin güncel tahminlerini paylaşırken, güvenli liman talebinin süreceği görüşü öne çıkıyor. Altın 45 yılın zirvesini aştı 2025 boyunca yaklaşık yüzde 63 değer kazanan altın, eylül ayında enflasyona göre düzeltilmiş tarihi zirvesini aşarak ekim başında ons başına 4 bin dolar seviyesinin üzerine çıktı. Bu yükselişte, yatırımcıların altına dayalı ETF’lere yönelmesi ve merkez bankalarının hızlanan alımları belirleyici oldu. Gümüş, performansıyla dikkat çekti Altındaki yükselişe gümüş de eşlik etti. Gümüş fiyatları 2025’i yüzde 140’ı aşan bir artışla tamamladı. Sanayi talebindeki artış, arz sıkışıklığı ve spekülatif işlemler bu yükselişte etkili oldu. Dünya Altın Konseyi Baş Stratejisti John Reade, piyasadaki tabloyu “kariyerim boyunca benzeri görülmemiş” sözleriyle değerlendirdi. 2026’da altın için genel beklenti: Yükseliş sürer mi? Analistlere göre mevcut makroekonomik koşullar korunursa, altındaki yukarı yönlü eğilim 2026’da da devam edebilir. Faiz indirimleri, doların zayıflaması ve jeopolitik belirsizlikler, altını destekleyen ana faktörler olarak öne çıkıyor. Dev bankaların 2026 altın tahminleri JP Morgan Küresel Emtia Stratejisi Başkanı Natasha Kaneva, yükselişin doğrusal olmayacağını ancak temel dinamiklerin güçlü kaldığını belirterek, 2026 sonunda ons altının 5 bin dolara yaklaşabileceğini ifade etti. Goldman Sachs, temel senaryosunda altının Aralık 2026’ya kadar yüzde 14 artışla ons başına 4 bin 900 dolara yükseleceğini öngördü ve yatırımcı talebinin yukarı yönlü risk oluşturduğunu vurguladı. Morgan Stanley, artış hızının daha sınırlı olabileceğini ancak faiz indirimleri ve zayıf doların fiyatları destekleyeceğini belirtti. Banka, 2026’nın dördüncü çeyreğinde ons fiyatını 4 bin 800 dolar seviyesinde görüyor. UBS, beklentisini yukarı yönlü revize ederek 2026’nın ilk üç çeyreği için 5 bin dolar hedefi koydu. Son çeyrekte ise sınırlı bir düzeltme ihtimaline dikkat çekti. Bank of America ve HSBC, elverişli koşullar altında altının 2026’da 5 bin dolar seviyesini test edebileceği görüşünde birleşti. Analistler ne diyor? Capital.com Kıdemli Piyasa Analisti Kyle Rodda, yükselişin arkasında faiz indirim beklentileri, jeopolitik riskler ve küresel mali belirsizliklerin bulunduğunu belirtti. Rodda’ya göre teknik göstergeler zaman zaman aşırı alıma işaret etse de, temel dinamikler altın lehine çalışıyor. KCM Trade Global Baş Analisti Tim Waterer ise merkez bankalarının dolardan uzaklaşarak altına yönelmesinin sürdüğünü vurgulayarak, faiz indirimleri ve küresel riskler nedeniyle altının 2026’da da yatırımcılar için cazibesini koruyacağını ifade etti. Küresel bankaların güncel tahminleri, 2026 yılında altın piyasasında dalgalanmalar yaşansa bile ana yönün yukarı olmaya devam edebileceğine işaret ediyor. Jeopolitik belirsizlikler ve para politikasındaki gevşeme sinyalleri sürdükçe, altın yatırımcıların güvenli limanı olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Ayhan Bilgen: Ukrayna feda edildi, Karadeniz savaş gölüne dönüşmemeli! Haber

Ayhan Bilgen: Ukrayna feda edildi, Karadeniz savaş gölüne dönüşmemeli!

Türkiye’nin savunma sanayisindeki hamlesi, caydırıcılık ve bağımsız dış politika için kritik Programda önce Türkiye’nin savunma sanayisindeki dönüşümünü değerlendiren Ayhan Bilgen, güçlü bir savunma kapasitesi olmadan ne bağımsız dış politikanın ne de gerçek anlamda barışın mümkün olmadığını vurguladı. Savunma kapasitesi ile barış arasındaki ilişkiyi, sıkça atıf yapılan bir sözle hatırlattı: Ayhan Bilgen: “İstiyorsan sulh, salah; hazır ol cenge. Kimse silahı kullanma iştiyakıyla hareket etmez ama savunma sanayiniz olmadan güvenliğinizi, barışınızı, caydırıcılığı ve bağımsız dış politikayı tesis etmek imkânsız.” Bilgen, Almanya ve Japonya örneği üzerinden “ekonomik güç–siyasi özneleşme” dengesizliğine dikkat çekerek, savunma alanındaki dışa bağımlılığın siyasi iradeyi sınırladığını söyledi: Ayhan Bilgen: “Ekonomik olarak çok güçlü olabilirsiniz ama savunma politikanız başka bir ülkeye angaje ise dünyadaki gücünüze denk bir özne olamıyorsunuz. Bağımlılığı ne kadar azaltırsanız, milli menfaatlerinizin gerektirdiği dış politikayı yapma özgüvenini o kadar hissedersiniz.” Türkiye’nin savunma sanayinde geldiği yerin, sadece teknik bir başarı değil, yarım asrı aşan bir mücadelenin sonucu olduğuna işaret etti; Nuri Killigil’den ASELSAN mühendislerine uzanan saldırı hatlarını hatırlatarak, “Bu ülkenin kendi silahını üretmesine dönük sistematik engelleme girişimleri”nden bahsetti: Ayhan Bilgen: “1949’da Nuri Killigil’in silah fabrikasının patlatılmasıyla verilen mesaj şuydu: ‘Kendi silah fabrikanızı kuramazsınız.’ 1950’lerden bugüne savunma sanayine emek veren herkes, Türkiye’nin geleceği ve güvenliği açısından çok kıymetli bir miras bıraktı.” NATO, Avrupa ve “kurgusal tehdit” tartışması: “Hiçbir ittifak sınırsız güvence değil” Bilgen, Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’da derinleşen güvenlik tartışmalarına da değindi. NATO’nun tarihsel olarak Sovyet tehdidine karşı kurulduğunu hatırlattı, ancak bugün gelinen noktada Avrupalı aktörlerin hem Rusya’dan, hem de ABD’nin “güvence kapasitesinden” duyduğu tereddütlerin arttığını söyledi: Ayhan Bilgen: “Avrupa’da bugün şu tartışılıyor: Rusya tehdidine karşı Amerika bizi gerçekten koruyacak mı? Bu tehdidin kendisi de kurgusal olabilir, yani bizzat Amerika’nın Avrupa’yı kontrol altında tutmak için tercih ettiği bir strateji de olabilir. Gerçek tehdit de olabilir.” Bu tartışmanın, NATO içinde yeni arayışları, “Avrupa ordusu” gibi başlıkları ve Türkiye dahil bazı ülkelere yönelik yeni beklentileri beraberinde getirdiğini anlattı. Buradan hareketle kritik bir uyarıda bulundu: Ayhan Bilgen: “Hiçbir ittifak sonsuz ve sınırsız güvence değildir. Ne kadar öz gücünüz, ne kadar bağımsız savunma sanayiniz varsa; diğer alanlarda da o kadar caydırıcı olabilir, dostlarınıza güven verebilir ve uluslararası ilişkileri kendi gücünüz doğrultusunda şekillendirebilirsiniz.” Bilgen’e göre Türkiye’nin savunma kapasitesindeki artış, sadece kendi sınırlarını koruma meselesi değil, aynı zamanda Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş coğrafyada daha saldırgan politikaları frenleyebilecek bir caydırıcılık aracı. Suriye, İsrail ve İran başlığında “Türkiye’yi çatışmaya çekme” riskine dikkat çekti Programda tartışılan başlıklardan biri de Suriye’deki denklemin, İsrail’in bölgesel planları ve İran’ın hamleleriyle iç içe geçmesi oldu. Ayhan Bilgen, SDG, Şam yönetimi, İran ve İsrail hattında yaşanan gelişmeleri okurken, önümüzdeki dönemde Irak merkezli yeni bir gerilim dalgasının Suriye’yi ve Türkiye’yi de etkileme riski taşıdığını dile getirdi. Irak seçim sonuçlarının, daha radikal Şii grupların temsil gücünü artırdığına dikkat çeken Bilgen, bunun hem ABD ve İsrail açısından yeni bir “güvenlik tehdidi” gerekçesi, hem de İran’a karşı muhtemel bir operasyonun zeminini oluşturabileceğini söyledi: Ayhan Bilgen: “Irak seçim sonuçları iki türlü risk içeriyor. Daha radikal Şii grupların ciddi oy artışı, İsrail ve Amerika için yeni bir tehdit algısı yaratacak. Ben, Suriye ile ilgili riski de besleyen ve muhtemel bir İran operasyonunun altyapısını oluşturacak bir Irak müdahalesinin gündeme gelebileceğini düşünüyorum; askeri müdahaleden bahsediyorum.” Bu tabloda Türkiye açısından en kritik noktalardan birinin, Suriye sahasında YPG üzerinden yürüyebilecek provokasyonlar olduğuna dikkat çekti: Ayhan Bilgen: “Türkiye’yi Suriye’de bir askeri operasyon ve çatışmanın içine çekmek arayışı, son derece ciddi bir provokasyon olacaktır. Önümüzdeki dönem İran’la ilgili muhtemel gelişmeler ve İsrail’in planları, bunu YPG içindeki bir ekibe de tercih ettirebilir.” Bilgen, bu nedenle Ankara’nın hem sahadaki gelişmelere hem de “Öcalan üzerinden yürütülen tartışmalara” soğukkanlı ve çok kanallı okuma ile yaklaşması gerektiğini belirtti; Öcalan’a atfedilen mesajların hem Türk kamuoyu hem de Kürt siyasetindeki yansımalarının, süreci zorlaştırma potansiyeli taşıdığı uyarısını yaptı. İran–İsrail gerilimi: “İran çatışma istemiyor ama daha sert cevap vermeye zorlanıyor” Programın ilerleyen bölümünde, stüdyo konuklarının büyük çoğunluğu gibi Bilgen de İsrail–İran hattında yeni bir çatışma ihtimalinin yüksek olduğunu ifade etti. İran’ın hem içeride hem dışarıda ciddi manevra kabiliyeti olan bir devlet olduğunu, buna rağmen son saldırılarla birlikte daha sert bir çizgiye itilme riskinin büyüdüğünü anlattı: Ayhan Bilgen: “İran devletinin manevra kabiliyetinin yüksek olduğunu düşünenlerdenim. Uzun süre Avrupa ile nükleer müzakereleri bilinçli biçimde sürdürdüler; sanki taviz veriyorlarmış gibi yaparak zaman kazandılar. Ama bugün, içeride daha kapsayıcı bir siyaset güçlenirken dışarıda daha aktif ve sert cevap verme eğilimi de güçlenecek gibi görünüyor.” İran’da bir yanda “dışarıdaki hareketleri destekleyerek ülkeyi ekonomik olarak zayıf bırakıyoruz” diyenler, diğer yanda “uzlaştık da ne oldu, Atom Enerjisi Kurumu’yla işbirliği yaptık, adresleri onlar verdi” diyenlerin bulunduğunu hatırlatan Bilgen, dış saldırıların rejimi zayıflatmak yerine içeride ulusal refleksi güçlendirdiğini vurguladı: Ayhan Bilgen: “İran’ın çatışmadan yana menfaat gördüğünü düşünmüyorum. Ama çatışmanın kaçınılmazlığı durumunda artık çıtayı aşağıda tutan bir savunma refleksi, toplumun beklentisi açısından yönetilebilir değil. Daha sert, daha ileri düzeyde cevap vermek zorunda kalacakları bir duruma doğru gittiklerinin herkes farkında.” Bu durumun dış müdahalelerle içeride “ayaklanma” hedefleyen senaryoları boşa çıkardığını söyleyen Bilgen, “Her saldırı, rejime karşı olan muhalifleri bile İran’ı savunmaya, İran’ı İsrail ve Amerika’ya karşı korumaya itiyor.” değerlendirmesini yaptı. “Ukrayna kazanmak için değil, barışamadığı için savaşan bir ülke” Programın odak sorusu olan “Ukrayna savaşı Karadeniz’e yayılır mı?” başlığında ise Ayhan Bilgen, Ukrayna’nın artık klasik anlamda “zafer” hedefiyle savaşmadığını, barış ilan edemediği için savaşmaya devam eden bir ülkeye dönüştüğünü söyledi. Ukrayna’nın ağır bir stratejik yanlışın kurbanı olduğunu vurguladı: Ayhan Bilgen: “Artık Ukrayna’nın kazanmak için savaştığı bir noktada olduğunu düşünmüyorum. Barışamadığı için savaşan bir Ukrayna var. Toprakları işgal edilmiş bir ülkenin barışı, toplumu ikna ederek kabul ettirmesi son derece zor.” Ona göre Ukrayna’nın en baştan itibaren güç dengelerini hesaba katmayan, Batı’dan gelecek desteğe fazlasıyla bel bağlayan bir hataya sürüklendiğini söylemek gerekiyor: Ayhan Bilgen: “Ukrayna feda edildi, kurban edildi. Güç dengesi açısından kabul edilemez, sonuç alma ihtimali olmayan bir yere sürüklendi. Çok büyük bedeller ödedi; göç, kayıplar, tarumar olmuş bir ülke.” Bilgen, bunun bir yanının da Batı’nın izlediği politika olduğunun altını çizdi: Ayhan Bilgen: “Bu sürecin en önemli sebeplerinden biri Batı’nın kışkırtma stratejisiyse, diğeri de Zelenski’nin siyasi ferasetten, akıldan, gerçeklikten uzak yol haritasıydı.” İngiltere’nin rolü ve “Karadeniz’i savaş gölüne çevirme” tehlikesi Ayhan Bilgen, Birleşik Krallık’ın savaşın seyrindeki rolüne dair soruyu yanıtlarken, Londra’nın başından beri ABD’den bile daha “iştahlı” bir çizgi izlediğini söyledi: Ayhan Bilgen: “Başından beri çok açık biçimde İngiltere, bazı Avrupa ülkelerinden de daha iştahlı, daha istekli biçimde bu yol haritasını uygulamaya çalışıyor.” Ukrayna açısından “gerçekçi bir başarı ihtimali” bulunmadığını vurgulayan Bilgen, bunun Karadeniz’i de içine çekme riskine işaret etti. Ona göre, bugün gelinen noktada asıl odaklanılması gereken nokta, Karadeniz’in bir çatışma havzasına dönüşmesini engellemek: Ayhan Bilgen: “Karadeniz’in bir savaş gölüne dönüşmemesi, Türkiye’nin de diğer bütün kıyıdaş ülkelerin de çıkarıdır. Asıl korunması gereken, güvenceye alınması gereken alan burası. Herkesin bu başlığa odaklanması gerekiyor.” Bilgen, Ukrayna’nın sahada kaybettiklerinin diplomasi masasındaki olası bir “denge barışına” nasıl çevrileceğinin, Rusya’ya ne tür tavizler verilerek ama aynı zamanda hangi geri adımların “zafer gibi paketleneceğinin” önümüzdeki dönemin temel tartışması olacağını düşünüyor: Ayhan Bilgen: “Rusya’ya, kontrol ettiği toprakların bir kısmını bırakmış gibi göstererek, Ukrayna’ya da ‘kaybetmedim’ dedirtecek bir denge aranıyor. Amerika–Çin ilişkileri açısından Rusya’ya bir miktar ‘rüşvet’ verileceğini, Ukrayna’nın ise bu tabloda feda edildiğini düşünüyorum.” Türkiye için dersler ve Karadeniz ekseninde yeni denge arayışı Ayhan Bilgen’in analizleri, Türkiye’nin hem savunma sanayinde hem de dış politikada önündeki yol ayrımlarına dair güçlü mesajlar içeriyor. Ona göre: Savunma sanayinde dışa bağımlılığı azaltmak, yalnızca savaş kapasitesi değil, barışı kurma ve “hayır” diyebilme gücü demek. NATO ve Batı ittifakı, hiçbir ülke için mutlak güvence değil; ittifaklar, öz gücü olan aktörler için anlamlı. Suriye, Irak, İran ve İsrail hattında yaşanacak olası bir yeni büyük çatışma, YPG üzerinden Türkiye’yi de sahaya çekmek isteyen provokasyonlarla iç içe ilerleyebilir. Ukrayna savaşının Karadeniz’e yayılması, sadece Ukrayna–Rusya meselesi değil; İngiltere’den ABD’ye, NATO’dan Çin’e uzanan geniş bir jeopolitik satranç tahtasının riski. Bu nedenle Bilgen, Türkiye’nin hem savunma kapasitesini artırırken hem de Karadeniz’deki statükoyu koruyan, çatışmayı sınırlayan ve diplomatik kanalları açık tutan bir çizgiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurguluyor: Ayhan Bilgen: “Kendi savunma sanayinize güvenmeden, sadece Batı’dan alacağınız silaha, paraya güvenerek başka bir ülkeyle savaşmayı tercih etmemek gerektiğine dair bu süreç ciddi bir ders içeriyor. Karadeniz’i savaş gölüne çevirmemek, herkesin ortak sorumluluğu.”

Etiyopya: Hayatta kalmak Kızıldeniz ve Nil’e bağlı Haber

Etiyopya: Hayatta kalmak Kızıldeniz ve Nil’e bağlı

Etiyopya Dışişleri Enstitüsü (IFA), ülkenin jeopolitik varlığının ve ulusal refahının Kızıldeniz ve Nil Havzası’yla derin bağ içinde olduğunu vurguladı. Samara’da, Savunma Harp Okulu ve Samara Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen “İki Su Sistemi ve Etiyopya'nın Stratejik Özerkliği: Nil-Kızıldeniz Bağlantı Noktası ve Afar Bölgesi’nin Stratejik Rolü” başlıklı konferans, Addis Ababa’nın bölgesel stratejik dönüşüm sürecine işaret etti. “Denize yaklaştıkça gücümüz artıyor” IFA İcra Direktörü Cafer Bediru, Etiyopya’nın jeopolitik vizyonunun Kızıldeniz ve Nil Havzası ile “varoluşsal bir bağ” taşıdığını belirterek, “Kızıldeniz'e yaklaştıkça gücümüz ve vizyonumuz genişliyor,” dedi. Bediru, uzun yıllar boyunca Kızıldeniz çevresinde “düşünülemez” görülen jeopolitik tartışmaların mevcut hükümetle birlikte yeniden açıldığını ve ülkenin stratejik bağımsızlığı adına yeni bir söylem inşa edildiğini vurguladı. Kimlik, uzlaşma ve tarihsel süreklilik IFA açıklamasında, denize erişimin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kimlik ve ulusal bütünlük meselesi olduğunun altı çizildi. Bediru’ya göre Etiyopya’nın deniz politikası, “tarihsel hafızanın ve uzlaşmanın yeniden inşası” anlamına geliyor. Afar ve Nil-Kızıldeniz ekseninde yeni doktrin Samara Üniversitesi Rektörü Mohamed Osman, forumun Etiyopya’nın ulusal çıkarlarını koruyan entelektüel bir diyalog platformu oluşturduğunu belirtti. Osman, Etiyopya’nın Kızıldeniz’e erişim arzusunun “tarihsel bağlara, coğrafi gerçeklere ve güvenlik kaygılarına” dayandığını ifade etti. Deniz kuvvetleri yeniden yapılanıyor Etiyopya Deniz Kuvvetleri Muharebe Destek Hizmetleri Komutan Yardımcısı Tuğamiral Tegegne Lata, ülkenin genel çıkarlarının Nil ve Kızıldeniz’le “ayrılmaz bir biçimde bağlantılı” olduğunu vurguladı. Lata, dağıtılan Etiyopya Donanması’nın yeniden yapılandırıldığını, hedefin modern, teknolojik ve iyi donanımlı bir kuvvet oluşturmak olduğunu açıkladı. Forumun katılımcıları Toplantıya, Etiyopya Halk Temsilcileri Meclisi Dış İlişkiler ve Barış İşleri Komitesi Başkan Yardımcısı Fathi Mahdi, Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri mensupları ve akademisyenler katıldı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.