SON DAKİKA

#Kültür

HABER DEĞER - Kültür haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kültür haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Türkiye bu ay ne okudu? Yerli yazarlar zirvede, dünya edebiyatı listelerde güçlü Haber

Türkiye bu ay ne okudu? Yerli yazarlar zirvede, dünya edebiyatı listelerde güçlü

Türkiye genelinde Ocak ayında en çok okunan kitaplar, okuma alışkanlıklarının hem duygusal derinliği olan romanlara hem de evrensel temalara yöneldiğini ortaya koydu. Zülfü Livaneli ve Ayfer Tunç gibi usta kalemler listenin üst sıralarında yer alırken, dünya edebiyatından güçlü eserler de okurdan yoğun ilgi gördü. Ayın en çok okunan kitabı, Zülfü Livaneli’nin “Bekle Beni” adlı romanı oldu. İnsan ilişkileri, hafıza ve geçmişle yüzleşme temalarıyla dikkat çeken eser, geniş bir okur kitlesine ulaşarak listenin zirvesine yerleşti. Livaneli, güçlü anlatımı ve toplumsal duyarlılığıyla bir kez daha Türkiye’nin en çok okunan yazarları arasındaki yerini korudu. Listede üst sıralarda yer alan bir diğer yerli eser ise Ayfer Tunç’un “Annemin Uyurgezer Geceleri” oldu. Aile ilişkilerini ve bireysel kırılmaları yalın ama çarpıcı bir dille ele alan roman, özellikle edebi derinlik arayan okurların ilgisini çekti. Yabancı eserler arasında Çinli yazar Yu Hua’nın “Yaşamak” adlı romanı öne çıktı. İnsan hayatının kırılganlığını ve hayatta kalma mücadelesini sade bir anlatımla aktaran eser, Türkiye’de de en çok okunanlar arasında yer aldı. Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un “Bahçıvan ve Ölüm” adlı kitabı ise varoluş, yas ve zaman kavramları üzerine derinlikli anlatımıyla dikkat çekti. Eser, edebiyat okurları arasında güçlü bir karşılık buldu. Listelerde yalnızca edebi romanlar değil, kişisel gelişim ve popüler kurgu eserleri de yer aldı. James Clear’ın “Atomik Alışkanlıklar” adlı kitabı, uzun süredir olduğu gibi bu ay da en çok okunanlar arasında bulunurken; Matt Haig’in “Gece Yarısı Kütüphanesi” ve R.F. Kuang’ın “Sarı Yüz” adlı romanları geniş bir okur kitlesine ulaştı. Ayrıca Sabahattin Ali’nin klasik eseri “Kürk Mantolu Madonna”, yıllar geçmesine rağmen listelerdeki yerini koruyarak zamansız bir okur ilgisi olduğunu bir kez daha gösterdi. Ocak ayı verileri, Türkiye’de okurun hâlâ güçlü hikâyeler ve derin karakterler aradığını ortaya koydu. Yerli edebiyatın ağırlığı dikkat çekerken, evrensel temalara sahip dünya edebiyatı eserlerinin de kalıcı bir okur kitlesi olduğu görülüyor. Uzmanlara göre bu tablo, okuma kültüründe çeşitliliğin ve edebi seçiciliğin arttığını gösteriyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Kamu diplomasisi artık stratejik bir güç Haber

Kamu diplomasisi artık stratejik bir güç

İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Kamu Diplomasisi Koordinasyon Kurulu’nun 6’ncı toplantısının gerçekleştirildiğini belirterek, kamu diplomasisinin dezenformasyonla mücadelenin ve stratejik iletişimin merkezinde yer aldığını vurguladı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Kamu Diplomasisi Koordinasyon Kurulu’nun 6’ncı toplantısının yapıldığını açıkladı. Sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Duran, toplantının hayırlara vesile olmasını dileyerek emeği geçenlere teşekkür etti. Kamu diplomasisinin, iletişimin bir silah gibi kullanıldığı günümüzde kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulayan Duran, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde güvenli ve etkili iletişim ekosistemleri kurduğunu, dezenformasyonla kararlı bir şekilde mücadele ettiğini ifade etti. Temiz bir iletişim ekosistemi oluşturmanın zorunluluk olduğunu belirten İletişim Başkanı Burhanettin Duran, bu kapsamda sporculardan sanatçılara, diplomatlara ve sivil aktörlere kadar toplumun tüm kesimleriyle iş birliği yapıldığını ifade ederek, Türkiye’nin coğrafi ve tarihî konumunun hem fırsatlar hem de sınamalar barındırdığını dile getirdi. Duran, Gazze’deki saldırılar, Rusya-Ukrayna Savaşı ve bölgesel krizlerde Türkiye’nin barış ve istikrar için aktif rol üstlendiğini söyledi. Savunma sanayisinden kültür, medya ve sanat alanlarına kadar birçok unsurun kamu diplomasisine katkı sunduğunu belirten Duran, Türkiye’nin hikâyesinin kendi değerlerinden hareketle evrensel bir dille anlatılması gerektiğini ifade etti. Duran ayrıca, 2024-2029 Türkiye Kamu Diplomasi Stratejisi Belgesi ile stratejik iletişim, dijitalleşme ve dezenformasyonla mücadelede yol haritasının belirlendiğini aktardı. Bu kapsamda hayata geçirilen Kamu Diplomasisi İzleme Sistemi (KADİZ) ile kamu kurumlarının faaliyetlerinin dijital ortamda izlendiğini belirten Duran, sistem sayesinde 139 ülkede yürütülen çalışmaların analiz edilebildiğini vurguladı. “Türkiye, Türkiye’den büyüktür” mottosuyla barış, istikrar ve adaleti önceleyen söylemlerin uluslararası alanda güçlendirildiğini ifade eden Duran, insani yardım faaliyetleri, dizi ve sinema sektörü ile kültürel unsurların da kamu diplomasisinin önemli araçları arasında yer aldığını kaydetti. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Gençler podcastleri neden bu kadar seviyor? Haber

Gençler podcastleri neden bu kadar seviyor?

Dijital çağın sesli hikâye anlatımı olan podcastler, gençler için yalnızca bir eğlence aracı değil; öğrenmenin, rahatlamanın ve kendini ait hissetmenin de yeni yolu. Otobüste, yürürken, ders çalışırken ya da gece uyumadan önce… Podcast, gençlerin gündelik hayatına sessizce ama güçlü biçimde yerleşmiş durumda. Bilgi, eğlence ve iyi hissetme arayışı Gençler podcast dinlerken çok katmanlı bir beklentiyle kulaklıklarını takıyor. Araştırmalar, gençlerin önemli bir bölümünün podcastleri “bir konu hakkında bilgi sahibi olmak” ve “iyi vakit geçirmek” amacıyla dinlediğini gösteriyor. Ancak mesele yalnızca öğrenmek ya da gülmekle sınırlı değil. Podcastler, yoğun gündem ve sürekli ekran maruziyeti arasında gençler için bir nefes alma alanı yaratıyor. Özellikle pandemi sonrası dönemde yapılan çalışmalarda, podcastlerin gençlerde yalnızlık hissini azalttığı, dinleyicilerle sunucular arasında kurulan parasosyal bağlar sayesinde bir “topluluk duygusu” yarattığı vurgulanıyor. Kulaklıktan gelen tanıdık bir ses, birçok genç için günün en sakin anına eşlik ediyor. Hangi türler öne çıkıyor? Gençlerin podcast tercihleri incelendiğinde eğlence merkezli ama aynı zamanda anlam arayışını besleyen türlerin öne çıktığı görülüyor. Komedi ve mizah, gençler arasında hâlâ zirvede. Günlük hayatın stresini dağıtan sohbet formatları, “arkadaş muhabbeti” hissi yaratarak dinleyiciyi içine çekiyor. Bunun hemen ardından kişisel gelişim, psikoloji, ilişkiler ve gerçek suç (true crime) geliyor. Özellikle suç hikâyeleri, dramatik anlatımı ve merak duygusunu canlı tutan yapısıyla gençlerin dikkatini çekiyor. Türkiye’de ve dünyada bu türdeki podcastlerin sadık bir genç dinleyici kitlesi bulunuyor. Müzik ve kültür temalı yayınlar ise gençlerin kimlik inşasına eşlik eden bir başka alan. Sanat, popüler kültür ve gündelik hayat üzerine yapılan sohbetler, podcastleri sadece “dinlenen” değil, paylaşılan bir içerik haline getiriyor. Zihinsel sağlık üzerindeki etkisi Podcastlerin gençler üzerindeki en dikkat çekici etkilerinden biri de iyi hissetme hali. Araştırmalar, gençlerin önemli bir bölümünün podcast dinlerken rahatladığını, zihinsel olarak gevşediğini ve daha pozitif hissettiğini ortaya koyuyor. Özellikle kişisel gelişim ve psikoloji odaklı yayınlar, gençlerin kendi duygularını anlamlandırmasına yardımcı oluyor. Öte yandan uzmanlar, podcast dinlemenin her an ve her ortamda yapılmasının dikkat dağınıklığı yaratabileceğine de dikkat çekiyor. Çoklu görev sırasında bilinçsiz dinleme, odaklanmayı zorlaştırabiliyor. Ancak bilinçli ve seçici bir dinleme alışkanlığı, podcasti gençler için destekleyici bir zihinsel araç haline getiriyor. Rakamlar ne söylüyor? Podcast dinleme oranları hem Türkiye’de hem dünyada hızla artıyor. Genç nüfus, bu yükselişin lokomotifi konumunda. Türkiye’de 12–34 yaş grubunun büyük bir kısmı son bir ayda en az bir podcast dinlediğini belirtirken, ABD ve Avrupa’da da benzer oranlar dikkat çekiyor. Dijital sesli içerik, gençlerin medya tüketiminde artık merkezi bir yerde duruyor. Gençlerin favori podcastleri Türkiye’de gençlerin sıkça takip ettiği podcastler arasında mizah ve kişisel gelişim ağırlıklı yapımlar öne çıkıyor. Meksika Açmazı, Merdiven Altı Terapi, Kendine İyi Davran ve Karanlık Dosyalar gençler arasında en çok konuşulan yapımlar arasında yer alıyor. Global ölçekte ise Serial, TED Talks Daily ve Stuff You Should Know gibi programlar, gençlerin podcast dünyasına giriş kapısı olmayı sürdürüyor. Kulaktan kalbe uzanan bir mecra Podcastler, gençler için artık sadece bir “arka plan sesi” değil. Bilgiyle eğlenceyi, samimiyetle ilhamı bir araya getiren bu mecra; gençlerin hem kendileriyle hem de dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden şekillendiriyor. Kulaklıklar takılıyor, ekranlar kapanıyor ve gençler kendi ritimlerinde bir anlatının içine giriyor. Podcast tam da bu yüzden, dijital çağın en sessiz ama en etkili medyalarından biri olmaya devam ediyor. Azra YILMAZ

Amasya’da Fenikelilerin izine rastlandı: İnsan başlı cam boncuklar ve küpten bebek mezarları bulundu Haber

Amasya’da Fenikelilerin izine rastlandı: İnsan başlı cam boncuklar ve küpten bebek mezarları bulundu

Oluz Höyük’te yürütülen arkeolojik kazılarda, Doğu Akdeniz’den Akdeniz havzasına yayılan Fenikelilerin izlerine rastlandı. Kazı Başkanı Şevket Dönmez, Kartaca’dan geldiği anlaşılan insan başlı cam boncuklar ile Fenike geleneğini yansıtan bebek mezarlarının keşfedildiğini açıkladı. Kartaca’dan Orta Anadolu’ya uzanan izler Kazı Başkanı Dönmez, Oluz Höyük’te bulunan cam boncukların, Fenikelilerin önemli şehir devletlerinden Kartaca ile bağlantılı olduğunu belirtti. İnsan başı formundaki bu boncukların, Fenike cam işçiliğinin karakteristik örnekleri arasında yer aldığı ifade edildi. Anadolu’da benzeri olmayan küp bebek mezarları Kazılarda en dikkat çekici bulgulardan biri ise küpler içine yerleştirilmiş bebek ve cenin mezarları oldu. Sayıları sekizi bulan bu mezarların, Anadolu arkeolojisinde bugüne kadar benzerine rastlanmadığı vurgulandı. Mezarların belirli aralıklarla ve düzenli şekilde konumlandırılması, bilinçli bir ritüeli işaret ediyor. Fenike tapınak mimarisiyle benzerlik Oluz Höyük’te ortaya çıkarılan Kubaba kutsal alanının planının, Arami ve Fenike tapınaklarıyla büyük benzerlik taşıdığı belirtildi. İnce uzun, megaroid planlı yapı, Fenikelilerin mimari etkisinin Orta Anadolu’ya kadar ulaştığını gösteren önemli bir kanıt olarak değerlendiriliyor. Kurban geleneği ihtimali bilimsel incelemede Bebek mezarlarının, Fenike dünyasında bilinen ve “Tophet” olarak adlandırılan çocuk kurban etme geleneğiyle bağlantılı olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Prof. Dr. Dönmez, bu iddiaların kesinlik kazanması için antropolojik ve bilimsel analizlerin tamamlanması gerektiğini vurguladı. 3 bine yakın eser müzeye teslim edildi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Geleceğe Miras” projesi kapsamında sürdürülen kazılarda bugüne kadar gün yüzüne çıkarılan yaklaşık 3 bin eserin Amasya Müzesi’ne teslim edildiği bildirildi. Bu keşifler, Fenikelilerin yalnızca kıyı şeridiyle sınırlı kalmadığını, Anadolu’nun iç bölgeleriyle de güçlü kültürel ve ticari bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

“Gelecek, çocukların ahlaki pusulasıyla şekillenir”: Xi Jinping’den gençlere stratejik vurgu Haber

“Gelecek, çocukların ahlaki pusulasıyla şekillenir”: Xi Jinping’den gençlere stratejik vurgu

Xi Jinping, çocukların ve gençlerin ahlaki gelişimini stratejik görev olarak tanımladı Xi Jinping, 18 yaş altı çocuklar ve gençlere yönelik zihinsel ve ahlaki gelişim çalışmalarının Çin’in uzun vadeli toplumsal istikrarı ve kalkınması açısından hayati önemde olduğunu ifade etti. Xi, bu çalışmaların geçici politikalarla değil, sürdürülebilir ve bütüncül bir yaklaşımla yürütülmesi gerektiğinin altını çizdi. “Sağlam bir toplumsal ortam ortak sorumluluktur” Çin Cumhurbaşkanı, çocukların ve gençlerin sağlıklı bireyler olarak yetişebilmesi için yalnızca ailelerin değil, eğitim kurumlarının, yerel yönetimlerin ve toplumun tüm kesimlerinin sorumluluk alması gerektiğini belirtti. Xi, ahlaki değerleri güçlendiren, zihinsel gelişimi destekleyen güvenli bir toplumsal ortamın ortak çabayla inşa edilmesi gerektiğini vurguladı. Gelecek kuşaklar, ülkenin uzun vadeli istikrarının anahtarı olarak görülüyor Xi Jinping’in açıklamaları, Çin yönetiminin çocuklar ve gençler üzerinden toplumsal yapı ve değerler sistemini güçlendirmeye yönelik yaklaşımını bir kez daha ortaya koydu. Çin yönetimi, genç kuşakların ahlaki ve zihinsel donanımının, ülkenin gelecekteki ekonomik, sosyal ve kültürel istikrarının temel belirleyicilerinden biri olduğu görüşünü sürdürüyor. Xi’nin bu vurgusu, Çin’de eğitim, kültür ve toplumsal politikaların önümüzdeki dönemde çocuklar ve gençler ekseninde daha da yoğunlaşacağının güçlü bir işareti olarak değerlendiriliyor.

“İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, fotoğrafçılık tarihine ışık tutacak Haber

“İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, fotoğrafçılık tarihine ışık tutacak

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM) “İzmir Fotoğrafhanesi-Görsel Hafızanın İnşası (1840-1922)” başlıklı sergiye ev sahipliği yapacak. 11 Aralık 2025 tarihinde açılacak sergide İzmir’in fotoğrafçılık tarihi sergilenecek. İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), kent tarihi sergilerine bir yenisini daha ekledi. “İzmir Fotoğrafhanesi-Görsel Hafızanın İnşası (1840-1922)” sergisi 11 Aralık’ta ziyaretçileriyle buluşuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi’ne bağlı Kent Arşivi ve Müzeler Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen ve İzmir’in fotoğrafçılık tarihini anlatan serginin küratörlüğünü İzmir kent tarihi üzerine yürüttüğü araştırma ve koleksiyonlarıyla tanınan Aybala Yentürk, proje genel koordinatörlüğünü ise kent tarihi ile ilgili araştırmaları ve yayımlanmış kitapları bulunan Dr. Serhan Kemal Saygı üstlendi. 13 Aralık 2026 tarihine kadar açık olacak sergi hafta içi 09.00-17.00, hafta sonu ise 10.00-17.00 saatlerinde ziyaret edilebilecek. Sergi, pazartesi günleri ziyarete kapalı olacak. Koleksiyonlardan gün ışığına çıkanlar “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, kentin görsel mirasını ilk kez bütüncül bir çerçevede ele alarak hem kentin hem de İzmirli fotoğrafçıların fotoğraf tarihindeki özgün konumunu görünür kılmayı amaçlıyor. Mert Rüstem, Nejat Yentürk, Ercüment Tahtakıran, Yavuz Çorapçıoğlu, Nazmi Şurgun ve Ömer Koç’un koleksiyonlarının yanı sıra Fabio Tito, Mark Giraud, Patrice Guiffray, Çevik Çullu ve Gökçen Adar’ın aile arşivlerinden ilk kez görülecek albüm ve fotoğraflar sergiye değer katıyor. APİKAM’ın kendi koleksiyonlarında yer alan ve bugüne kadar gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da sergi kapsamında ilk kez izleyiciyle buluşuyor. İzmir, fotoğrafçılık tarihine geçiyor Zamanı ve mekânı durduran olağanüstü buluş fotoğraf, dünyaya ilan edildikten yalnızca üç ay sonra, Doğu’ya doğru yola çıkan Avrupalı gezginlerin eliyle İzmir’e ulaştı. Kent, kısa sürede öncü fotoğrafçıların rotasındaki duraklardan biri oldu. 1840 yılının Şubat ayında İzmir’e gelen gezginlerin, geminin güvertelerinde gerçekleştirdikleri başarılı dagerotip çekimleri, şehrin adını dünya fotoğraf tarihine kaydeden ilk kayıtlar arasında yer aldı. Böylece İzmir, fotoğrafın henüz emekleme döneminde bile uluslararası ilginin merkezlerinden biri olarak tarihe geçti. Gündelik yaşamın aynası “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, yalnızca kentin manzaralarını değil, gündelik yaşamın ritmini ve İzmirlilerin görünürlüğünü de merkeze alıyor. Tanzimat’la birlikte modernleşen toplumun panoraması, fotoğrafhanelerin merceklerinden izlenebiliyor. Serginin önemli başlıklarından biri, Sultan II. Abdülhamit Dönemi’nde hazırlanan Yıldız Albümleri olacak. Albümlerdeki İzmir fotoğrafları büyük ölçüde İzmirli fotoğrafçıların üretimlerinden oluşuyor; bu da kente, imparatorluğun görsel belleğinde ayrıcalıklı bir konum kazandırıyor. Seyyahların gözde kenti Asya’nın Yedi Kilisesi’nden birine ev sahipliği yapan; Efes, Sardis ve Milet gibi antik merkezlere yakınlığıyla arkeologlardan mimarlık tarihçilerine; ressamlardan edebiyatçılara uzanan geniş bir keşif geleneğini besleyen İzmir, fotoğrafın ilk döneminde de merceğin doğal bir odağıydı. Sergi anlatısı, Osmanlı’nın ve Akdeniz’in en önemli liman kentlerinden biri olan İzmir’in yüzyıllar boyunca Batılı seyyahların gözde duraklarından biri olduğunun altını çiziyor ve bu çerçevede kenti odağına alan erken dönem “turistik” manzara çekimlerine geniş yer veriyor. Kayıp fotoğrafhanelerin İzinde İzmir’in fotoğrafçılık tarihindeki yerini araştırırken, Cumhuriyet öncesi İzmir fotoğrafçılığı üzerine kapsamlı bir çalışma yürütmek oldukça güç kabul ediliyor. Bunun en önemli nedenleri, yazılı kaynakların çok sınırlı olması ve 1922 Büyük İzmir Yangını’nın fotoğrafhaneleri yok etmiş olması olarak biliniyor. Nüfus kaybı ve stüdyoların ortadan kalkması, fotoğrafik hafızayı parçalara ayırırken, “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi farklı arşiv ve koleksiyonlarda korunan yüzlerce fotoğrafı bir araya getirerek bu parçalı hafızayı yeniden kuruyor. Serginin kurgusunda, İzmir fotoğrafhaneleri geniş bir çerçevede ele alınırken, kısa süreliğine faaliyet göstermiş olan fotoğrafçılar da bu bütünün bir parçası olarak değerlendiriliyor. Kentin çok kültürlü fotoğrafçılık geleneği 1850’lerden itibaren teknik gelişmeler, portre fotoğrafçılığını toplumsal bir alışkanlığa dönüştürdü. Osmanlı saray çevresinden Levanten ailelere; konsolosluk mensuplarından Rum ve Ermeni topluluklarına kadar geniş bir kesim portre çektirme kültürünü benimsedi. Müslüman toplumun suret üretimine temkinli yaklaşımı nedeniyle 19. yüzyıl boyunca fotoğrafçılık mesleği ağırlıkla gayrimüslimlerin elindeydi. Frenk, Rum ve Ermeni mahallelerinde yoğunlaşan stüdyolar, Avrupalı fotoğrafçıların yanı sıra İzmirli Levanten, Rum, Ermeni ve Yahudi fotoğrafçılar tarafından işletildi. Böylece kent, çok kültürlü bir görsel üretim ortamında kendi kimliğini belgelemiş oldu. Sergiden kitaba Serginin hazırlık sürecinde yürütülen kapsamlı araştırmalar bir kitapta toplanarak okurla buluşturulacak. Alanında önemli bir boşluğu dolduracağına inanılan bu çalışma, İzmir’in 80 yılı aşkın fotoğrafçılık mirası üzerine yapılan araştırmaları kalıcı ve güvenilir bir başvuru kaynağına dönüştürmeyi amaçlıyor.

Boğaziçi Film Festivali'nde Altın Yunuslar sahiplerini buldu Haber

Boğaziçi Film Festivali'nde Altın Yunuslar sahiplerini buldu

13. Boğaziçi Film Festivali’nin en iyileri; Parçalı Yıllar ve Tavşan İmparatorluğu oldu. Parçalı Yıllar; En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazanırken Tavşan İmparatorluğu da En İyi Yönetmen, En İyi Görüntü Yönetmeni ve FİYAB En İyi Yapımcı ödüllerinin sahibi oldu. 13. Boğaziçi Film Festivali, bir haftalık maratonun ardından Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) Merve Aydın’ın sunduğu ödül töreniyle sona erdi. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen festivalde bu yıl Altın Yunus ödüllerini; “Parçalı Yıllar” ve “Tavşan İmparatorluğu” paylaştı. Gecede konukları selamlayan, Boğaziçi Film Festivali Artistik Direktörü Enes Erbay, “Bu yıl beni en çok etkileyen şey; Türk sinema sektörünün, tüm farklılıklarına rağmen, aslında ne kadar güçlü bir potansiyele sahip olduğunu görmekti. Bizim işimiz yalnızca filmleri seçmek değil sektörü bir araya getirecek bir zemin oluşturmak. Çünkü ancak birbirimizi destekleyerek, birlikte üretmenin yollarını bularak ve aramızdaki görünmez duvarları kaldırarak Türk sinemasını büyütebiliriz.” diye konuştu. Erbay; sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunun için önümüzdeki yıldan itibaren Bosphorus Film Lab’i yeniden hayata geçiriyoruz. Bosphorus Film Lab hem projelerin üretim süreçlerini destekleyecek hem de uluslararası ortaklıkların önünü açacak güçlü bir platform olarak geri dönecek. Bununla birlikte genç sinemacıların yaratım süreçlerine nefes aldıracak, ülkemizin ruhuyla beslenen yeni bir yaratıcı geliştirme programının da hazırlıklarını yapıyoruz. Bu yıl, geçtiğimiz seneye kıyasla izleyici sayımızın yüzde 30 artması hem festivalin büyüyen etkisinin hem de sinemaya duyduğunuz sevginin en güçlü göstergesi oldu. Bugün burada hep birlikte kurduğumuz birlik duygusunun, yarın katlanarak büyümesini diliyorum.” Gecede Ulusal Uzun Metraj, Uluslararası Uzun Metraj, Ulusal Belgesel ve Ulusal Kısa Metraj kategorilerindeki ödüller sahiplerini buldu. Başkanlığını, yönetmen Aydın Sayman’ın üstlendiği; oyuncu Hande Doğandemir, senarist Tufan Bora, yapımcı İris Tahhuşoğlu ve görüntü yönetmeni Ege Ellidokuzoğlu’ndan oluşan Ulusal Uzun Metraj Jürisi; Hasan Tolga Pulat’ın yönettiği “Parçalı Yıllar”ı En İyi Film seçti. Ödülü; filmin yapımcıları Tayfun Burus ve Tuncay Kaymaz’la birlikte, Boğaziçi Film Festivali Başkanı Ogün Şanlıer’den alan Pulat, şöyle konuştu: “Bizim için çok iyi bir süreçti; festivale ve jüri üyelerine çok teşekkür ederiz. Kostüm tasarımcımız ve aynı zamanda kız arkadaşım olan Tuba’ya ve aileme teşekkür ederim. Türk sinemasının, anlatılmamış bir dönemine bakmaya, bunu yaparken bağımsız kalmaya çalıştık. Yıllar içinde bu projeyi çok kez yapma imkânı oldu ama sömürüye, çarpıtmaya çok açık olduğu için bağımsız kalmayı tercih ettim hep. Bu konuda yıllar sonra bana inanan Tayfun Burus ve Tuncay Kaymaz’a gerçekten teşekkür ederim. Umarım bundan sonra Türk sinemasının parçalı yıllar olarak anılan dönemi daha fazla konuşulur. Bugünkü Türkiye’yi anlamak için o dönemi anlamak gerekiyor.” Jüri; En İyi Senaryo Ödülü’ne de “Parçalı Yıllar” ile Hasan Tolga Pulat’ı layık gördü. Jüri üyesi Tufan Bora’dan ödülünü alan Pulat; duygularını şu sözlerle paylaştı: “20 yıldır dönüyordu bu hikâye kafamın içinde, sonunda bu hikâyeyle vedalaşabildim. Bu bir dönem filmi, fazla konuşulmak istenmeyen bir dönem. Bir cesaretle o döneme girmek istedik, bunu yaparken de bağımsız kalmak istedik, hak ettiği gibi anlatmak istedik. Ve bu süreçte çok değerli ekip arkadaşlarıyla çalıştık. 10 gün gibi kısa bir sürede hızla çekmek zorundaydık, bu yüzden ekibimizdeki çok yetenekli insanların önemi daha da fazlaydı. Başta Yetkin Dikinciler olmak üzere şahane bir oyuncu kadrosuyla çalıştık; ki o olmasa hikâye bu kadar gerçekçi olmazdı sanırım. Ayrıca beraber çalışmaktan onur duyduğum Levent Özdilek, İlkim Tüfekçi ve bütün oyuncular, filmi gerçekten inanılır kıldı. Hepsine çok teşekkür ederim.” 13. Boğaziçi Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj En İyi Yönetmen Ödülü ise “Tavşan İmparatorluğu” ile Seyfettin Tokmak’ın oldu. Ödülü, jüri başkanı Aydın Sayman’dan alanTokmak; “Film yapmanın ne kadar zor olduğunu bence salondaki birçok insan yakînen biliyor. Ama yönetmenin en kritik meselesi; öncelikle ekibini inandırması. Ben, ekibimi, bu zorlu şartlarda yani hayvanlarla, küçük çocuklarla, kışın ortasında, Elazığ’da film yapmaya inandırdım. Onlara bu emekleri için çok teşekkür ederim. Bu ödülü, yakın zamanda kaybettiğimiz, çok değerli Foley sanatçımız Murat Şenürkmez adına alıyorum.” dedi. Film yapımının büyük bir endüstri olduğunu hatırlatan Tokmak; sözlerini şöyle tamamladı: “12 Punto’da çok şey öğrendim, senaryo doktorlarıyla çalıştım. Yurt dışında da pek çok yeri gezdikten sonra sinemacı yetiştirme anlamında, filmleri uluslararası zeminde en doğru yere taşıma anlamında tüm 12 Punto ekibine teşekkür etmem gerekiyor.” Ulusal Uzun Metraj En İyi Görüntü Yönetimi Ödülü de Claudia Becerril Bulos’un çalışmasıyla “Tavşan İmparatorluğu”na gitti. Bulos adına ödülü, filmin yardımcı yönetmeni Serap Aydoğan alırken yönetmen Seyfettin Tokmak da teşekkürlerini şöyle dile getirdi: “Onun için ne söylesem azdır; sonsuz teşekkürler içindeyim. Onunla birlikte filmin yaratımında katkısı olan 12 Punto ekibine, TRT Sinema ekibine, Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’ne ve ortak yapımcılarıma çok teşekkür ediyorum.” “Tavşan İmparatorluğu”; yönetmenler Hakan Kerim Karademir, Belkıs Bayrak ve Cafer Özgül’den oluşan FİYAB Jürisi’nce verilen En İyi Yapımcı ödülünün de sahibi oldu. Koçak, teşekkür konuşmasında “Aslında yapımcı olmak isteyen biri değilim, mecburiyetten yapımcı olmuş biriyim. Birçok insanın desteğiyle bu işi yapabildim.” dedi. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda “Kanto” filmindeki performansıyla Didem İnselel, En İyi Kadın Oyuncu seçildi. İnselel’in ödülünü, filmdeki rol arkadaşı, usta oyuncu Yıldız Kültür aldı. En İyi Erkek Oyuncu Ödülü ise “Bir Adam Yaratmak” filmindeki rolüyle Engin Altan Düzyatan’ın oldu. Oyuncu, ödülünü; “Bu kadar değerli aday arasından jürinin, beni layık görmesi çok gurur verici.” diyerek aldı. Düzyatan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Oyunculuk her ne kadar yalnız ve bireysel bir meslek gibi görünse de çok büyük bir bütünün parçası. Ve bir başarı gösterdiğinizde aslında tek başınıza göstermiş olmuyorsunuz. Müthiş bir ekiple çalıştım; benim daha iyi oynamam için ellerinden geleni yaptılar. Her birine tek tek teşekkür ediyorum. Ve film süresince bana katlandığı için eşime çok teşekkürler.” Ulusal Uzun Metraj En İyi Kurgu Ödülü’nün sahibi ise “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi” filmiyle Naim Kanat oldu. Ödülü, Boğaziçi Film Festivali programcısı Elif Bulut Kahraman’dan alan Kanat; tüm film ekibine teşekkür etti. Uluslararası Jürinin favorileri; “DJ Ahmet” ve “The Love That Remains” oldu Oyuncu Kani Kusruti, yönetmen Reinaldo Marcus Green, festival programcısı Angela Prudenzi, yapımcı Nataliya Libet ve yönetmen Senad Şahmanoviç’ten oluşan Uluslararası Uzun Metraj Yarışma Jürisi; Hasan Hadi’nin yönettiği “The Presidents’ Cake”i, En İyi Film seçti. Hadi adına ödülü; Jüri Başkanı Reinaldo Marcus Green’den alan, kostüm tasarımcısı Tamara Abdulrahman Bahjatnour; “Bu harika bir an. Teşekkürler ve diğer adaylara da tebrikler.” dedi. Uluslararası kategoride En İyi Yönetmense “The Love That Remains” ile Hlynur Palmason oldu. Palmason’un ödülünü, jüri üyesi Angela Prudenzi’den, ses tasarımcısı Björn Viktorsson aldı. En İyi Kadın Oyuncu ödülü de yine “The Love That Remains” filmindeki rolüyle Saga Gardarsdottir’in oldu. Geceye bir video mesajıyla katılan Gardarsdottir; şunları söyledi: “Az önce bu güzel habere uyandım. Karanlık ve soğuk Reykjavik’teyim. Sizinle sıcak ve güneşli İstanbul’da olmayı çok isterdim. Herkese çok teşekkür ederim. Bu film, ailelere bir aşk mektubu; yaramaz çocuklara ve kafası karışık yetişkinlere. Bu benim ilk oyunculuk ödülüm; çok etkilendim, kalpten teşekkür ederim.” dedi. Georgi M. Unkovski’nin yönetttiği “DJ Ahmet” filmiyse geceden hem Jüri Özel Ödülü hem de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’yle ayrıldı. En İyi Erkek Oyuncu seçilen Arif Jakup; ödülünü, jüri üyesi Senad Şahmanoviç’ten alırken heyecanını; “Hiç beklemiyordum ama beni layık gördüğünüz için teşekür ederim; ne söyleyeceğimi bilemiyorum.” sözleriyle paylaştı. Jüri Özel Ödülü ise Angela Prudenzi tarafından filmin oyuncularından Atila Klinche’e sunuldu. En İyi Belgesel; “Kavak Ağacının Gölgesinde” Yapımcı Ringaile Lescinskiene, yönetmen Miriam Karlsın ve akademisyen Sefa Karataş’tan oluşan Ulusal Belgesel Yarışma Jürisi tarafından En İyi Belgesel Film seçilen “Kavak Ağacının Gölgesinde” filminin yönetmeni Kenan Diler, ödülünü, Ringaile Lescinskiene’den aldı. Yönetmen; “Bana inanıp güvenen aileme ve bu yolu benimle yürüyen ekip arkadaşlarıma, en önemlisi; ana karakterimiz Mikail’e teşekkür ederim. Belgesel sinemacılar topluluğu, bu ülkenin vicdanıdır; bu ödülü, vicdanının sesini dinleyerek film üreten tüm dostlara armağan ediyorum.” diye konuştu. Ulusal Belgesel Yarışma Jüri Özel Ödülü ise “Özgür Kelimeler: Gazzeli Bir Şair” ile Abdullah Harun İlhan’ın oldu. Filmin yapımcısı Aslıhan Eker Çakmak; ödülü, Miriam Karlsın’dan “Umarım Filistin de bir gün, filmimizin adında geçtiği gibi, özgür olur.” sözleriyle aldı. Yönetmen Oben Yılmaz, oyuncu Selin Yeninci ve TRT Sinema Proje Sorumlusu Mehmet Ali Karga’dan oluşan Kısa Kurmaca Film Jürisi; Uluslararası kategoride Guillermo Polo’nun yönettiği “Video Store 2001”i, En İyi Kısa Kurmaca Film seçti. Mehmet Ali Karga’nın verdiği ödülü; yönetmen adına alan babası; şöyle konuştu: “Buraya 25 yıl önce bir psikoloji kongresine gelmiştim. Oğlum, İstanbul’a gideceğin i söyleyince ben de gelmek istedim; çünkü çok güzel bir şehir. O, İspanya’ya döndü, ödülü almak da bana kaldı. Umarım 25 yıl sonra da tekrar burada oluruz.” Ulusal kategoride En İyi Kısa Kurmaca Film seçilen “Kesik Kulak”ın yönetmeni İsmail Hakkı Koçak; ödülünü, jüri üyesi Oben Yılmaz’dan alırken “Çok yetenekli üç tiyatro oyuncusuyla çalıştım; oyuncularıma çok teşekkür ederim.” diye konuştu. İstanbul Medya Akademisi Genç Yetenek Ödülü ve bu kapsamda Tolan Film 59 Akademisi tarafından yönetmenle görüntü yönetmenine verilen 1 yıllık sinematografi eğitim bursunun sahibi ise “Defne” filmiyle Hamdi Furkan Yıldırım oldu. Yıldırım, ödülünü Boğaziçi Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Doç. Dr. Nagihan Haliloğlu’ndan aldı. Ahmet Uluçay adına verilen Kısa Film Büyük Ödülü, TV Plus Direktörü Gülçin Alıcı Gökçe tarafından, Karim Huu Do’nun yönettiği “Ne Me Quitte Pas”’nın yapımcısı Zico’ya verildi. Yapımcı; “Seçki çok iyiydi, kazanmayı beklemiyorduk. Bütün haftayı burada geçirmek çok güzeldi.” sözleriyle festivale teşekkür etti.

Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye siyasetine mirası: “Milli Kurtuluş Tarihi” Haber

Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye siyasetine mirası: “Milli Kurtuluş Tarihi”

Tarihi yeniden yazan bir eser Avcıoğlu, 1974-1975 yıllarında kaleme aldığı bu eseriyle, geleneksel tarih yazımını aşan bir yaklaşımla dikkat çekiyor. Kitap, 1838 Balta Limanı Antlaşması'ndan başlayarak Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet'in erken dönemlerini sosyo-ekonomik bir mercekle inceliyor. Özellikle ikinci ve üçüncü ciltlerde, Kurtuluş Savaşı'nı “millî demokratik devrim”in başlangıcı olarak tanımlayan yazar, Cumhuriyet'in feodal kalıntılar ve eşraf desteğine dayalı yapısını trajik bir eksiklik olarak eleştiriyor. Dördüncü cilt ise Demokrat Parti sonrası ekonomik bağımlılık ve kalkınma sorunlarını, emperyalizmin baskın rolü üzerinden tartışıyor. Tarih ve güncel siyaset arasında köprü Eserin en çarpıcı yanı, tarihsel olayları güncel bağlamda yorumlaması. Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1975 ABD silah ambargosu gibi dönemin sıcak meselelerini, 19. yüzyıl reformlarından (Tanzimat) bugüne uzanan dışa bağımlı sermaye akımlarının bir uzantısı olarak aydınlatıyor. Avcıoğlu'nun sol-Kemalist tezleri burada doruk noktasına ulaşıyor: Kemalist devrim üst yapıda başarılı olsa da, altyapıda (toprak reformu ve devletçi sanayileşme) yarım kalmış; tamamlanması için anti-emperyalist bir “millî demokratik devrim” şart. Gerçek milliyetçiliğin sosyalizmle iç içe olduğunu savunan yazar, ırkçılığa ve parlamenter demokrasinin geri kalmış toplumlardaki reform engelleyici rolüne karşı çıkıyor. Yön dergisinden Milli Kurtuluş Tarihi’ne 1960'lar Türkiye'sinde Yön dergisiyle sol düşünceyi şekillendiren Avcıoğlu'nun bu kitabı, o dönem askerler, öğrenciler ve aydınlar arasında büyük yankı uyandırmıştı. Bugün, 2000'lerin yeniden basımlarında da aynı güncelliğini koruyan eser, Türkiye'nin kalkınma sancılarını anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak. Dört ciltlik bir entelektüel miras Toplamda yaklaşık 2000 sayfayı bulan dört cilt, okuyucuyu Osmanlı'dan 1990'lara uzanan bir yolculuğa çıkarıyor – başlıkta belirtilen “1995’e” ise, geleceğe yönelik bir vizyonu simgeliyor. Tarihçi ve yazar Doğan Avcıoğlu, 1983'te aramızdan ayrılmış olsa da, mirası bu kitapla yaşıyor. Tekin Yayınevi'nden temin edilebilen eserin ilk baskısı üç cilt olarak çıkmış, okuyucu talebiyle dördüncü cilt eklenerek tamamlanmış. Bağımsızlık mücadelesinin en derin yorumlarından biri Eğer Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesini yeniden keşfetmek istiyorsanız, Milli Kurtuluş Tarihi tam size göre. Bu eser, sadece bir tarih kitabı değil; Türkiye'nin sosyo-ekonomik hafızasını yeniden inşa eden bir düşünsel miras. Azra YILMAZ

360 yıllık gizem çözüldü: “İnci Küpeli Kız”ın kimliği sonunda ortaya çıktı! Haber

360 yıllık gizem çözüldü: “İnci Küpeli Kız”ın kimliği sonunda ortaya çıktı!

Sanat tarihinin en ünlü yüzü: “İnci Küpeli Kız” Johannes Vermeer’in 17. yüzyılda yaptığı “İnci Küpeli Kız”, bugüne kadar milyonlarca insan tarafından “Kuzey’in Mona Lisa’sı” olarak anıldı. Ancak tablodaki gizemli genç kızın kimliği, yüzyıllar boyunca açıklığa kavuşmamıştı. İngiliz sanat tarihçisi Andrew Graham-Dixon, Sunday Times gazetesine yaptığı açıklamada, Vermeer’in modelinin Magdalena van Ruijven olduğunu öne sürdü. “Vermeer, dostlarının kızını resmetti” Dixon’a göre, Vermeer’in en büyük destekçilerinden olan Pieter van Ruijven ve Maria de Knuijt çifti, sanatçının sadece hamisi değil, aynı zamanda aile dostuydu. Sanat tarihçisi, “Vermeer’in yalnızca bu çift için eserler ürettiğini biliyoruz. İnci Küpeli Kız’daki genç kızın, onların 12 yaşındaki kızı Magdalena olduğuna dair güçlü kanıtlar var” ifadelerini kullandı. “Hz. İsa’ya olan sevgiyle bakan bir kız” Dixon, radikal bir Hristiyan mezhebine bağlı olan ailenin, kızlarını “ruhani saflığın simgesi” olarak gördüğünü belirtti. “Magdalena, resimde Hz. İsa’ya derin bir sevgiyle bakan bir genç kız gibi görünüyor. Kıyafetleri ve duruşu, Magdalalı Meryem’i andırıyor” dedi. Bir miras, bir portre, bir sır Araştırmalara göre, Maria de Knuijt, ölümünden kısa süre önce Vermeer’e yüklü bir miras bıraktı. Bu durum, tablonun özel bir anlam taşıdığına dair iddiaları güçlendirdi. Dixon, “Bu tablo yalnızca bir portre değil, aynı zamanda bir minnettarlık göstergesi olabilir” diye ekledi. Tarihin en gizemli bakışı artık bir isme sahip Yüzyıllar boyunca kimliği sır olarak kalan genç kızın, Vermeer’in fırçasından çıkan saf, sessiz ve zamansız bakışı artık bir isimle anılıyor: Magdalena van Ruijven. Sanat çevreleri, yeni bulguların “İnci Küpeli Kız”ın tarihine yeni bir sayfa açtığını ve Vermeer araştırmalarında bir dönüm noktası olabileceğini belirtiyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.