SON DAKİKA

#Milli Güvenlik Konseyi

HABER DEĞER - Milli Güvenlik Konseyi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Milli Güvenlik Konseyi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

1980 Travması: Darbenin Mimarı Kenan Evren Kimdir? Haber

1980 Travması: Darbenin Mimarı Kenan Evren Kimdir?

Manisa’dan Harp Okulu’na: Askeri Kariyerin Basamakları Tam adıyla Ahmet Kenan Evren, 17 Temmuz 1917 tarihinde Manisa’nın Kula ilçesinde dünyaya geldi. Her ikisi de Balkan göçmeni olan bir ailenin dördüncü ve son çocuğu olarak doğdu. Babası Hayrullah Evren, Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) teşkilatında aşar kontrol memuru olarak görev yapmış, anne tarafı ise Bulgaristan'ın Ziştov kentinden göç ederek Soma’ya yerleşmişti. Resmi nüfus cüzdanı doğumundan altı ay sonra Alaşehir'de çıkarıldığı için resmî kayıtlara 1 Ocak 1918 doğumlu olarak geçti. Eğitim hayatına Alaşehir'de ilkokulla başlayan Evren, ortaokulu Manisa'da, liseyi ise İstanbul'da Maltepe Askeri Lisesi'nde tamamladı. 1938 yılında Kara Harp Okulu'ndan topçu asteğmen olarak mezun olan Evren, Şubat 1939'da teğmenliğe yükseldi. Çeşitli topçu birliklerinde batarya takım komutanlığı ve batarya komutanlığı yaptıktan sonra 1946 yılında Kara Harp Akademisi'ne girdi ve 1949'da kurmay yüzbaşı unvanıyla mezun oldu. Bu aşamadan sonra Genelkurmay Eğitim Şubesi kısım amirliği, 1. Ordu Harekât Dairesi başkan yardımcılığı ve Kara Harp Akademisi'nde öğretmenlik gibi kritik görevler üstlendi. Askeri kariyerindeki uluslararası dönemeçlerden biri, Kore Savaşı'nın ardından 1958-1959 yıllarında Güney Kore'de kalan Türk Tugayı'nda Harekât ve Eğitim Şube Müdürü ile Kurmay Başkanı olarak görev yapmasıydı. Türkiye'ye döndükten sonra Ordu Donatım Okulu Kurmay Başkanlığı, 2. Ordu Harekât Eğitim Başkanlığı, 227. Piyade Alayı komutanlığı, 9. Kolordu kurmay başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Okullar Dairesi başkanlığı görevlerini yürüttü. 1964'te tuğgeneralliğe, 1967'de tümgeneralliğe terfi etti. Bu süreçte 58. Er Eğitim Tümeni Komutanlığı ve 2. Ordu kurmay başkanlığı yaptıktan sonra, 1970 yılında korgeneralliğe yükselerek 11. Kolordu komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Denetleme Kurulu başkanlığı görevlerinde bulundu. 1974'te orgeneral rütbesiyle Genelkurmay İkinci Başkanlığı'na, 1976-1977 yıllarında ise Ege Ordusu Komutanlığı'na getirildi. Genelkurmay Başkanlığına Giden Yol Kenan Evren'in Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturması, TSK içindeki dengelerin ve kıdem geleneğinin altüst olduğu sancılı bir süreçin sonucunda gerçekleşti. 1 Haziran 1977'de, "Kanlı 1 Mayıs" olaylarının ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun, olası bir darbe hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından 200 askerle birlikte resen emekliye sevk edildi. Geleceğin Genelkurmay Başkanı gözüyle bakılan Ersun'un tasfiye edilmesi orduda büyük bir sarsıntı yarattı. Bu karışıklık ortasında Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'ın görev süresi bir yıl uzatılırken, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na kimin getirileceği konusunda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile Başbakan Süleyman Demirel arasında anlaşmazlık çıktı. Korutürk 1. Ordu Komutanı Adnan Ersöz'ü, Demirel ise 3. Ordu Komutanı Ali Fethi Esener'i savunurken, iki liderin de geri adım atmaması üzerine her iki komutan da 30 Ağustos 1977'de emekliye ayrıldı. Böylece kıdem sırasına göre Orgeneral Kenan Evren, 5 Eylül 1977'de beklenmedik bir şekilde Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Kısa bir süre sonra, 6 Mart 1978'de ise Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. Genelkurmay Başkanı olarak atandı. "Adresi Meçhul Mektup"tan 12 Eylül Şafağına 1970'lerin sonlarına doğru Türkiye; ekonomik krizler, sağ-sol çatışmaları, siyasi cinayetler ve meclisin cumhurbaşkanını seçemez duruma gelmesiyle tam bir kaosa sürüklenmişti. Bu ortamda askerî kanat, baskılarını giderek artırdı. 27 Aralık 1979'da Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından imzalanarak Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e sunulan ve tarihe "adresi meçhul mektup" olarak geçen uyarı belgesinde, iki büyük siyasi parti olan AP ile CHP'ye ülkeyi birlikte yönetme ve sorunları çözme çağrısı yapıldı. Korutürk bu mektubu 2 Ocak 1980'de hükümete ve partilere iletti ancak siyasi çekişmeler durdurulamadı. Evren, 30 Ağustos 1980'deki Zafer Bayramı konuşmasında da müdahale sinyallerini açıkça verdi. Takvimler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, sabaha karşı TRT radyolarından okunan "Ordu yönetime el koydu" bildirisiyle Türkiye bir kez daha tank sesleriyle uyandı. Kenan Evren liderliğinde; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) kuruldu. Evren; Genelkurmay Başkanlığı ve MGK başkanlığının yanı sıra Devlet Başkanlığı unvanını da üstlendi. Darbenin gerekçesi resmi bildirilerde "devlet otoritesini yeniden tesis etmek, kardeş kavgasını önlemek ve ülkenin bölünmesini engellemek" olarak duyuruldu. Siyasi partiler kapatıldı; Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş gibi liderler önce Hamzakoy'a, ardından Zincirbozan'a sürgüne gönderildi. Parlamento feshedildi ve tüm ülkede sıkıyönetim ilan edildi. Darbe yönetimini kurumsallaştırmak amacıyla 20 Eylül'de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu'ya hükümeti kurma görevi verildi. Acı Reçete ve Türk-İslam Sentezi 12 Eylül darbesi, yalnızca iç güvenlik gerekçesiyle yapılan bir müdahale değil, aynı zamanda Türkiye ekonomisini küresel sermayeye ve serbest piyasa ekonomisine entegre etmeyi amaçlayan 24 Ocak 1980 kararlarının topluma baskıyla kabul ettirilmesinin kilit aracıydı. Mehmet Ali Birand'ın 12 Eylül Saat 04.00 kitabında aktardığına göre, IMF yetkilileri askeri rejimin getirdiği sıkı disiplinin ekonomik kararların uygulanmasını kolaylaştırdığını açıkça övüyordu. Sıkıyönetim rejimi sayesinde sendikal muhalefet tamamen ezildi, grevler yasaklandı, işçi hakları askıya alındı ve halkın alım gücü büyük ölçüde düştü. İdeolojik alanda ise 1970'lerin güçlü sol muhalefetine karşı bir kalkan olarak Türk-İslam sentezi resmi devlet ideolojisi haline getirildi. Eğitim ve kültür hayatı bu eksende yeniden dizayn edildi. Kenan Evren'in 1981 yılında Erzurum'da açıkladığı ve ardından 1982 Anayasası ile zorunlu hale getirilen din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri, eğitim sisteminin merkezine yerleştirildi. Güneydoğu Anadolu bölgesinde ise askeri üslerden helikopterlerle atılan Kuran-ı Kerim ayetli bildirilerle halk manipüle edilmeye çalışıldı. Karanlık Bilanço Kenan Evren döneminde Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır insan hakları ihlallerine ve hukuksuzluklarına sahne oldu. Resmî raporlara ve insan hakları belgelendirmelerine göre 12 Eylül rejiminin bıraktığı bilanço şu acı tabloydu: 650 bin kişi gözaltına alındı; gözaltı süreleri günlerce, aylarca sürdü. 1 milyon 683 bin kişi sakıncalı olarak fişlendi. Açılan 210 bin dava kapsamında yüz binlerce insan yargılandı. Mahkemelerde toplam 6 bin 353 kişi için idam cezası istendi, mahkemeler 517 kişiye idam cezası verdi ve bunlardan 50'si (48 erkek, 2 adli suçlu) infaz edildi. İdam edilenlerin en sembolik ve trajik ismi, yaşı büyütülerek darağacına gönderilen 17 yaşındaki Erdal Eren oldu. Kenan Evren, Muş gezisinde yaptığı bir konuşmada idamları savunurken tarihe kazınan "Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım... Asmayalım da besleyelim mi?" sözlerini sarf etti. Yıllar sonra bir belgeselde ise idam kararlarını imzalarken elinin hiç titremediğini ve vicdan azabı çekmediğini ifade etti. Cezaevlerinde sistematik ve yaygın işkenceler uygulandı. Resmi rakamlara göre 171 kişi işkence altında hayatını kaybetti, yüzlerce insan sakat kaldı. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarında mahkumlar yaşamını yitirdi. 30 bin kişi sakıncalı bulunarak kamu görevinden ve işinden atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Basın, sanat ve kültür üzerindeki baskılar en üst seviyeye çıktı. Mamak Sıkıyönetim Komutanlığı'nca Bilim ve Sosyalizm Yayınları'na ait 113 bin 607 kitap yakıldı, yayıncı İlhan Erdost katledildi. Toplamda 39 ton kitap, gazete ve dergi SEKA'da imha edildi. Yüzlerce gazeteci yargılandı, gazeteler günlerce kapatıldı. Yılmaz Güney'in filmleri dahil 937 film yasaklandı. 23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu. 1982 Anayasası ve Çankaya Yılları Askeri rejimin gölgesinde, üyeleri MGK tarafından atanan Danışma Meclisi tarafından hazırlanan anayasa, "hayır" oylarının rengi olan mavinin kullanımının yasaklandığı ve propagandaların tek taraflı yürütüldüğü bir ortamda halk oylamasına sunuldu. 7 Kasım 1982'de yapılan referandumda %91,37 oranında "evet" oyuyla 1982 Anayasası kabul edildi. Bu sonuç, anayasanın geçici 1. maddesi gereğince Kenan Evren'i otomatik olarak Türkiye'nin 7. Cumhurbaşkanı yaptı. 1 Temmuz 1983'te Genelkurmay Başkanlığı görevini Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin'e devrederek askerlikten emekli olan Evren, 6 Kasım 1983 genel seçimlerinin ardından iktidara gelen ANAP lideri Turgut Özal ile cumhurbaşkanlığı süresince genel anlamda uyumlu bir çalışma yürüttü. Dış politikada Pakistan lideri Ziya ül Hak ile yakın ilişkiler kurdu, İslam Konferansı Örgütü'nün zirvelerinde Türkiye'yi temsil etti. Cumhurbaşkanlığı görevi 9 Kasım 1989'da sona eren Evren, yerini Turgut Özal'a bırakarak Marmaris'e yerleşti. Emeklilik yıllarında resim yapmaya başlayan Evren, kişisel sergiler açtı, anılarını altı ciltlik Kenan Evren'in Anıları adıyla yayımladı ve kurduğu Kenan Evren Eğitim Kültür Vakfı ile ilgilendi. Bu dönemde yaptığı tabloların doğayı, çiçekleri ve huzurlu manzaraları yansıtması, sebep olduğu büyük toplumsal acılarla tezat oluşturduğu için kamuoyunda sıkça eleştirildi. Yargılama Süreci ve Tarihi Mahkûmiyet Kenan Evren'in dokunulmazlık zırhı, uzun yıllar boyunca anayasaya konulan maddelerle korundu. 2000 yılında Adana Savcısı Sacit Kayasu Evren hakkında iddianame hazırlasa da bu girişim sonuçsuz kalmış, Kayasu meslekten ihraç edilmiş ve AİHM kararıyla haklı bulunmuştu. Dönüm noktası ise 12 Eylül 2010 anayasa referandumu oldu. Referandumda %57,88 "evet" oyu çıkmasıyla birlikte, darbecilerin yargılanmasını ömür boyu garanti altına alan 1982 Anayasası'nın Geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırıldı. Bu hukuki gelişmeyle birlikte Türkiye'nin dört bir yanından savcılıklara binlerce suç duyurusu yağdı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma sonucunda Ocak 2012'de hazırlanan iddianame ile Kenan Evren ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya şüpheli sıfatıyla yargı önüne çıkarıldı. 765 sayılı TCK'nın devlet kuvvetleri aleyhine cürümlerini düzenleyen 146. maddesi uyarınca yargılanan sanıklar, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle hakim karşısına çıktı. Sağlık durumu nedeniyle duruşmalara bizzat katılamayan Evren, tedavi gördüğü Ankara GATA'daki odasından sesli ve görüntülü bilişim sistemi (SEGBİS) aracılığıyla savunma yaptı ve mahkemedeki ifadesinde "Biz o gün doğru olanı yaptık. Bugün de olsa aynı şekilde ihtilal yapardık" diyerek yaptıklarını savundu. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlayan ve mahkemenin kapatılmasının ardından Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden dava, 18 Haziran 2014 tarihinde karara bağlandı. Mahkeme, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı ve TBMM'yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ardından takdiri indirim uygulayarak cezayı müebbet hapse çevirdi ve Askeri Ceza Kanunu'nun 30. maddesi gereğince rütbelerinin erliğe düşürülmesine hükmetti. Ölümü Yargıtay aşamasındaki temyiz süreci devam ederken, 9 Mayıs 2015 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde (GATA) çoklu organ yetmezliği ve solunum yetmezliği nedeniyle 98 yaşında vefat etti. Ölümünün ardından 12 Mayıs 2015'te Genelkurmay Başkanlığı'nda sivil katılımın neredeyse yalnızca ailesiyle sınırlı kaldığı askeri bir tören düzenlendi; cenazesi Ahmet Hamdi Akseki Camii'nde kılınan namazın ardından Devlet Mezarlığı'nda toprağa verildi. Evren'in ölümüyle birlikte, hukuki süreç devam ettiği için kamu davası düşmüş oldu. Kenan Evren, vefatının ardından Türk siyasi tarihine demokrasiyi rafa kaldıran, binlerce insanın hayatını karartan, işkenceleri ve idamları meşrulaştıran bir dönemin mutlak simgesi olarak geçti. Bir kesim tarafından "ülkeyi iç savaştan ve uçurumdan kurtaran devlet adamı" olarak savunulurken, çok daha geniş bir kesim ve mağdur aileler için ise hukukun, özgürlüklerin ve insan onurunun ayaklar altına alındığı karanlık bir dönemin baş sorumlusu olarak hatırlandı. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti? Haber

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti?

Aradan geçen yarım asra yakın zamana rağmen, cunta rejiminin toplumsal hafızada açtığı yaralar, kurumsal yapıda yarattığı tahribatlar ve ülkenin üzerine bir silindir gibi geçerek bıraktığı enkaz ilk günkü tazeliğini koruyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi'nin emir-komuta zinciri içinde sabaha karşı gerçekleştirdiği bu müdahale, demokratik rejimleri askıya almarak, ülkenin tüm ekonomik, hukuksal ve kültürel dokusunu kökten değiştiren neoliberal bir dönüşümün ve askeri vesayet rejiminin de kapısını ardına kadar araladı. Kaosun Bilinçli İnşası ve Darbeye Giden Yol 1970'li yılların sonlarına gelindiğinde Türkiye; derinleşen ekonomik kriz, kuyruklar, enflasyon ve sokak ortasında katlanarak artan siyasi cinayetlerle yönetilemez bir kaosa sürüklenmişti. Ülkenin dört bir yanından her gün gelen ölüm haberleri ve kamplaşmanın doruk noktasına ulaşması, toplumu adım adım bir darbenin eşiğine getirdi. Tarih 1 Şubat 1979'u gösterdiğinde Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin evinin yakınında öldürülmesiyle başlayan süreç, pek çok aydın, siyasetçi ve sendikacının katledilmesiyle devam etti. Bu karanlık süreçte 10 Eylül 1979'da Ceyhun Can, 7 Aralık 1979'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Cavit Orhan Tütengil, 11 Nisan 1980'de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 27 Mayıs 1980'de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, 15 Temmuz 1980'de CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, 19 Temmuz 1980'de eski Başbakan Nihat Erim ve 22 Temmuz 1980'de Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler uğradıkları silahlı saldırılar sonucu hayattan koparıldı. Sadece bireysel suikastlar değil, 1977 Taksim 1 Mayıs kutlamalarında yüz binlerce emekçinin üzerine açılan ateşler, 1978'de Kahramanmaraş'ta ve 1980'de Çorum'da solcular ile Alevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen kanlı katliamlar da toplumu dehşet dengesine hapsetti. Devletin bu olaylar karşısında ısrarla sessiz kalması ve müdahale etmemesi, halkta "düzenin ancak sert bir askeri el tarafından sağlanabileceği" algısını sistematik olarak besledi. Nitekim dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı ve "Bayrak Harekâtı" adı verilen darbe planı, toplumsal gerilimin "olgunlaşması" beklenerek adım adım yürürlüğe konuldu. Arkasında ABD, NATO ve ülkenin büyük sermaye çevrelerini (TÜSİAD, TİSK, TOBB) bulan cunta, asıl hedefinin önündeki en büyük engeli, yani işçi sınıfının örgütlü gücünü ve bağımsız sol hareketi tasfiye etmek için bu zemini sonuna kadar kullandı. Sabaha Karşı Gelen Karanlık Aslında darbe planı daha erken bir tarihte hayata geçirilmek istenmişti. Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı "Bayrak Harekâtı" planı doğrultusunda ordunun 11 Temmuz saat 04.00'te harekete geçmesi planlanmıştı. Ancak Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki 6. hükümetin 2 Temmuz'da güvenoyu alması üzerine darbeciler bu tarihi ertelemek zorunda kaldı. Ancak tarihler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, saatler 03.00'ü, yayınlar ise 03.59'u işaret ettiğinde kaçınılmaz olan gerçekleşti. Türkiye radyolarından (TRT) İstiklal Marşı'nın ardından çalınan Harbiye Marşı ve hemen ardından okunan Kenan Evren imzalı 1 numaralı Milli Güvenlik Konseyi bildirisiyle Türkiye askeri rejime uyandı. Bildiride devletin iç ve dış düşmanların saldırısı altında olduğu, partilerin kısır çekişmelerle ülkeyi acze düşürdüğü ve TSK'nin İç Hizmet Kanunu'nun verdiği yetkiyle yönetime el koyduğu ilan edildi. Parlamento ve hükümet feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı, tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar yasaklandı. Siyasetin ana aktörleri sabaha karşı apar topar gözaltına alındı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Gelibolu Hamzaköy'e askeri uçakla gönderilirken, Necmettin Erbakan aynı gün, evinde bulunamadığı için 14 Eylül'de teslim olan Alparslan Türkeş ise İzmir Uzunada'ya sürgüne gönderildi. 24 Ocak Kararları ve DİSK Tasfiyesi Darbelerin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda sert birer sınıfsal ve ekonomik programı vardı. Süleyman Demirel hükümeti döneminde kabul edilen ancak solun ve işçi sınıfının direnişi nedeniyle bir türlü tam anlamıyla uygulanamayan 24 Ocak kararları, ancak darbenin yarattığı şiddet iklimi ve korku imparatorluğu sayesinde hayata geçirilebildi. Ekonominin başına getirilen ve cuntanın TÜSİAD ve ABD ile bağlarını kuran Turgut Özal öncülüğünde dışa açık, ihracata dayalı neoliberal model yürürlüğe konuldu. Bu politikaların ön koşulu, 45 milyonluk Türkiye'de 4 milyonun üzerinde sendikalı işçiye sahip olan işçi sınıfının örgütlü gücünün tarumar edilmesiydi. Dönemin en büyük ve bağımsız işçi konfederasyonu olan DİSK hedef tahtasına oturtuldu; kapatıldı, yöneticileri gözaltına alındı, mal varlıklarına el konuldu ve 52 yöneticisi hakkında idam cezası istenen devasa bir dava açıldı. DİSK davasında 261 sendikacı ve uzman hapis cezalarına çarptırılırken, Deri-İş Sendikası Başkanı Kenan Budak sokak ortasında öldürüldü. Buna karşılık Hak-İş ve MİSK gibi konfederasyonlar kısa sürede faaliyetlerine devam ederken, Türk-İş yönetimi darbeye açık destek verdi; hatta Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide cunta hükümetinde sosyal güvenlik bakanı olarak görev aldı. İşkenceler, İdamlar ve Fişlenen Bir Ülke 12 Eylül rejimi, "kardeş kavgasını önlemek" iddiasıyla yola çıksa da, ülkeyi dev bir cezaevine çevirdi. Resmî verilere göre süreç boyunca: 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi. 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 50 kişinin idam cezası infaz edildi. İlk idamlar 9 Ekim 1980'de sol görüşlü Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılmasıyla gerçekleşti. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren'in idam hükmü Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen MGK onaycısıyla, yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980'de Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde infaz edildi. Kenan Evren'in Eren için sarf ettiği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü, insan hakları ihlallerindeki cüretin ve vicdansızlığın simgesi oldu. Diyarbakır başta olmak üzere cezaevlerinde insanlık dışı sistematik işkenceler uygulandı; 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 300 kişi kuşkulu şekillerde öldü. Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, öğrenciler ve akademisyenler ya cezaevlerine tıkıldı ya da 30 bin kişi "sakıncalı" olduğu gerekçesiyle işten atıldı, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. Basın ve kültür hayatı ağır bir darbe aldı; 937 film, 39 ton gazete ve dergi imha edildi, gazeteciler toplam binlerce yıl hapis cezasına mahkum edildi. Devletin Yeniden Mimarı: 1982 Anayasası ve Vesayet Düzeni Askeri rejim, toplumu ve devleti kendi ideolojik kalıplarına göre yeniden üretmek için Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında bir Anayasa Komisyonu kurdu. MGK'nın son şeklini verdiği 1982 Anayasası, yüzde 91.37 oranında "Evet" oyu çıktığı iddia edilen baskı, korku ve mavi-beyaz pusulalarla yapılan güdümlü bir referandumla kabul edildi. Bu anayasa; bireyi ve toplumu devletin karşısında ikincil konuma iterken, yürütmeyi güçlendirdi, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı ve siyasi partilerin toplumla bağını kopararak yüzde 10 barajlı yeni bir seçim sistemini getirdi. Üniversite özerkliği kaldırılarak kurumlar YÖK'ün denetimine sokuldu. Toplumsal muhalefeti bölmek ve sol ideolojinin etkisini kırmak amacıyla ise resmi ideolojiye "Türk-İslam sentezi" eklemlenerek devlet eliyle yeni bir kimlik inşa edildi. Ayrıca darbeciler, anayasaya koydukları "geçici 15. madde" ile kendilerine ömür boyu dokunulmazlık zırhı ördüler. Bu madde, ancak 12 Eylül 2010'daki referandumla kaldırılabildi. Referandumun ardından açılan davada Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı, cezalar müebbet hapse çevrildi ve rütbelerinin sökülmesine karar verildi. Ancak temyiz aşamasındayken Evren (98 yaşında) ve Şahinkaya (90 yaşında) öldü. Yargıtay'ın bozma kararları ve sanıkların ölümü sonrasında yerel mahkeme kamu davasının ortadan kaldırılmasına ve mal varlıkları ile rütbelerin geri alınmasına yer olmadığına hükmederek davayı sonuçlandırdı. 46 Yıl Sonrasına Kalan Miras: Çözülmemiş Sorunlar Aradan geçen yarım asra yakın süreye rağmen 12 Eylül'ün yarattığı kurumsal, siyasi ve toplumsal enkaz tüm ağırlığıyla bugün de hissedilmeye devam ediyor. Darbe; Türkiye'nin günümüzde tartışmaya devam ettiği Kürt sorunu, laiklik ve inanç özgürlüğü krizleri, yoksullaşma, kötü yönetim ve antidemokratik yasaların temelini döşeyen en büyük tarihsel kırılma ve hafızalardan silinmeyecek bir kara leke olarak varlığını sürdürüyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.