SON DAKİKA

#Mizah

HABER DEĞER - Mizah haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Mizah haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Teoman’ın ajanslara gönderdiği sıra dışı CV yeniden gündemde Haber

Teoman’ın ajanslara gönderdiği sıra dışı CV yeniden gündemde

Türk rock müziğinin kendine özgü ismi Teoman’ın, henüz şöhret yolunun başındayken hazırladığı ve ajanslara gönderdiği CV’si yıllar sonra yeniden ortaya çıktı. Alışılmış özgeçmiş formatlarının çok dışında kalan metin, hem ironik dili hem de açık mesajlarıyla dikkat çekiyor. CV’de alışılmışın dışında bir dil kullanılıyor 1967 İstanbul doğumlu olduğunu belirten Teoman, metinde akademik geçmişini klasik bir sırayla aktarmak yerine karakterini, hayata bakışını ve müzikle kurduğu ilişkiyi öne çıkarıyor. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü başta olmak üzere aldığı eğitimleri sıralarken, şarkıcılığı “hayatını kazandığı iş” olarak tanımlıyor ve kendisini dönemin popüler akımlarına mesafeli bir yerde konumlandırıyor. Mizah, ironi ve meydan okuma bir arada CV’nin en çok konuşulan bölümleri ise kullanılan ironik ifadeler. Teoman, üç dakikalık şarkıların kendisine okuldan daha çok şey öğrettiğini söylerken, sevdiği dizi ve karakterlerden de bahsediyor. Metnin sonunda yer alan “Beni şimdi almazsanız, sonra çok yanarsınız. Eylemlerim sürecektir.” cümlesi ise yıllar sonra bile hâlâ çarpıcı bulunuyor. Sosyal medyada ilgi gördü Özgeçmişin yeniden dolaşıma girmesiyle birlikte sosyal medyada çok sayıda kullanıcı, CV’yi “zamanının çok ötesinde”, “tam bir Teoman işi” ve “kişisel marka örneği” olarak yorumladı. Bazı kullanıcılar ise metni, sanat dünyasında klişelerin dışına çıkan nadir örneklerden biri olarak değerlendirdi. Yıllar sonra bile konuşulmaya devam eden bu CV, Teoman’ın müziğinde olduğu gibi kariyerinin en başında da kalıplara sığmayan bir duruş sergilediğini bir kez daha gözler önüne seriyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Mansur Yavaş’a Klip Çektiler! Haber

Mansur Yavaş’a Klip Çektiler!

Ankara’da 2025 yılı boyunca yaşanan su kesintileri, yalnızca iklim krizi ve baraj doluluk oranlarıyla açıklanamayacak bir toplumsal tepkiye dönüştü. Günlerce su akmayan mahalleler, düzensiz basınç uygulamaları ve net bir bilgilendirme yapılmaması, kentte yaşayan yurttaşları sosyal medyada kendi dilini kurmaya itti. Bu dilin en çarpıcı örneği ise kısa sürede viral olan “Çorbam var içen mi” şarkısı oldu. Mizah yoluyla kurulan bu itiraz, sorunun ne kadar yaygın ve hissedilir olduğunu gösterirken, ABB’nin resmi hesabından yayımlanan “Kamuoyuna Duyuru” başlıklı metin, kamuoyunda “bilgilendirme” değil “azarlama” olarak algılandı. Son 50 Yılın En Kurak Yılı mı, Son 50 Yılın En Kötü Yönetimi mi? Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne göre 2025 yılı, hidrolojik veriler açısından başkent için “son 50 yılın en kurak yılı.” Barajlara gelen su miktarının tarihi dip seviyelere gerilediği, kişi başına düşen günlük su miktarının 55 litreye kadar düştüğü resmi açıklamada açıkça ifade ediliyor. Üç yıl içinde barajlara gelen suyun 661 milyon metreküpten 182 milyon metreküpe düşmesi, kuraklık gerçeğini inkâr edilemez kılıyor. Ancak tartışma tam da bu noktada başlıyor. Çünkü “kuraklık” vurgusu, sahadaki düzensiz ve plansız kesintileri açıklamak için bir kalkana dönüşüyor. Belediye “su veriliyor” derken, yurttaşın deneyimi çoğu zaman “saat var, gün yok” şeklinde yaşanıyor. Aynı şehirde, hatta aynı sokakta farklı binaların tamamen farklı su rejimleriyle karşı karşıya kalması, sorunun yalnızca iklimsel olmadığını düşündürüyor. Kuraklık gerçek olabilir; ancak kuraklığın nasıl yönetildiği, hangi mahallede ne zaman ne olacağının neden net biçimde açıklanmadığı sorusu yanıtsız kalıyor. Teknik Arıza mı, Mühendislik Fiyaskosu mu? ABB cephesi, kesintileri ve basınç düşüklüklerini büyük ölçüde “eski altyapı”, “patlayan borular” ve geçmişte yapılmamış yatırımlarla açıklıyor. Özellikle Kesikköprü hattındaki arızalar örnek gösterilerek, sorunun teknik olduğu vurgulanıyor. Ancak kulislerde ve teknik çevrelerde konuşulan iddialar, tablonun bundan ibaret olmadığını ortaya koyuyor. İddialara göre yeni kurulan ve revize edilen hatlarda hidrolik denge yeterince hesaplanmadı, debi ve basınç ilişkisi mahalle ölçeğinde analiz edilmeden sisteme su verildi. Yüksek kotlu bölgelerde suya erişim neredeyse imkânsız hale gelirken, düşük kotlarda dengesiz yüklenme nedeniyle arızalar arttı. Gece basınç düşürme uygulamasının kayıp-kaçağı azaltmak yerine sistemi daha da kırılgan hale getirdiği öne sürülüyor. Bazı uzmanlara göre sorun, suyun varlığı değil, dağıtımın mühendislik açısından sağlıklı planlanmamış olması. Yani mesele “eski borular”dan çok, yanlış projelendirme ve aceleci müdahaleler. Belediye bir şeyler yapıyor olabilir; ancak yanlış yapılan her hamle, krizi çözmek yerine derinleştiriyor. “3 Gün Var, 5 Gün Yok”: Başkent’te Su Lüks Oldu Ankara’da su, artık temel bir hak değil; denk gelirse kullanılan bir ayrıcalık. Kentin birçok mahallesinde “üç gün var, beş gün yok” ifadesi sıradan bir şikâyete dönüştü. Aynı apartmanda farklı saatlerde, hatta aynı katta bile farklı musluklardan farklı sonuçlar alınıyor. Yurttaşlar bidonlarla çeşme arıyor, apartmanlar yüksek maliyetlerle su tankı kurmak zorunda kalıyor. Temizlik, yemek, kişisel hijyen gibi en temel ihtiyaçlar komşu dayanışmasına bırakılmış durumda. Başkentte yaşanan bu tablo, “modern belediyecilik” söylemiyle taban tabana zıt bir görüntü yaratıyor. Sorun yalnızca suyun azlığı değil; suyun ne zaman geleceğinin bilinmemesi. Belirsizlik, krizin en yıpratıcı boyutuna dönüşüyor. Mansur Yavaş Pavyona Kadar Düştü Türkiye’de tarihsel olarak bazı gece kulübü ve gazinolarda (pavyonlarda) sahne alan şarkıcılar, bazen sözlerinde güncel olaylara göndermeler yaparak toplumsal eleştiri içerikli şarkılar seslendirebiliyor. Ankara’da bu su krizi de popüler kültürün gündemine girdi. Yavaş’a yönelik esprili şarkılar ve mırıldanmalar, normal yollarla dikkat çekilemeyen durumu halk diline taşıdı. Kullanılan dil, sert politik dilden ziyade sivri mizah ve zeybek havasını aratmayan, eğlence ortamı jargonuna yakın ögeler içeriyor. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum, halkın kendine özgü direnme ve eleştirme yolları geliştirdiğinin bir işareti. Toplum, otoriteye karşı mizahi bir dil kullanarak hem sinirini boşaltıyor hem de görünürlük kazanıyor. Bu kesim şarkıları, daha çok alt-orta sınıfın eğlence mekanı kültüründen beslendiği için, “pavyon şakası” olarak da değerlendiriliyor. Geçmişte Türkiye’de kırsal ya da işçi semtlerinde yetişen bazı halk müziği ve arabesk sanatçıların sözlerinde, günlük sıkıntılar ve yöneticilere ince göndermeler yer alması bilinen bir durumdu. Ankara’daki son gelişmeler de benzer bir geleneğin yeni bir örneği gibi okunuyor. Söz konusu “Çorbam var içen mi” videosunda geçen mizansenler bu toplumsal eleştiriyi somutlaştırıyor. Halkın bu tür içeriklerle durumu tiye alması, bir nevi krize karşı kolektif başkaldırı biçimi olarak yorumlanabilir. Akademik literatürde kriz dönemlerinde mizahın bir savunma ve hiciv aracı olduğundan söz edilir; Ankara’da su sorunu üzerinden yapılan göndermeler de bu geleneğin çağdaş bir yansıması olarak görülebilir. “Çorbam var içen mi” videosu, Ankara’daki su krizinin sembolü haline geldi. Belediye başkanına yönelik eleştiri artık basın toplantılarında ya da meclis kürsülerinde değil; şarkılarda, videolarda ve pavyon dilinde dile getiriliyor. Ankaralı Cumhur’un “Su yok, metro yok, yol yok – çorbam var içen mi” dizesi, yerel yönetimin yaşadığı itibar kaybının kısa bir özeti gibi dolaşıma giriyor. Bu ifade bir hakaretten çok, siyasal bir gösterge. Çünkü bir kentte yönetime dair eleştiri popüler kültürün en alt, en sivri diline kadar inmişse, orada ciddi bir güven kırılması yaşanıyor demektir. Mansur Yavaş’ın yönetimi artık teknik raporlarla değil, hicivle tartışılıyor. Bu da krizin sadece altyapısal değil, yönetsel ve iletişimsel olduğunu gösteriyor. Neticede Ankara’da su kesintileri konusu, katmanlı bir toplumsal mesele haline geldi. Halk, musluğundan su akmadığında baraj grafiğini değil, yöneticisini sorgular. Ankara’da bugün tartışılan şey barajlar değil; bu kentin neden öngörülebilir biçimde yönetilemediği. Teknik ayrıntılar, kuraklık verileri ve altyapı sorunları bir yana; bir kentin sakinleri suya erişim hakkının kesintiye uğradığını düşündüğünde sosyal tepki mekanizmaları devreye giriyor. Eleştiriler giderek artarken, “su yokluk” meselesi bir politikaya, bir yönetime tepki olarak paylaşılan bir folklor parçasına dönüştü. “Çorbam var içen mi” şarkısının bu kadar sahiplenilmesi, yurttaşın başka bir dil bulamadığının göstergesi. Mansur Yavaş’ın bu sosyolojik zemindeki performansı nasıl şekillendireceği, önümüzdeki süreçte Ankara siyaseti için önemli bir sınav olmaya devam edecek.

Ah Şu Tiryaki Türkler! Haber

Ah Şu Tiryaki Türkler!

Uluslararası sosyal medyada paylaşılan ve kısa sürede yabancı basında da yer bulan bir gönderi, “Türklerin nerede ve ne zaman sigara içeceğini asla bilemezsin” ifadesiyle dikkat çekti. Paylaşımda, darbe girişiminden askerî operasyona, deprem enkazından olağanüstü anlara kadar uzanan görüntüler sıralanırken, bu alışkanlığın kökenine dair tarihsel arka plan da yeniden gündeme geldi. Türkler, sigarayla Avrupa’dan önce tanışan toplumlar arasında yer aldı Tütün Amerika kıtasının yerli halklarından Avrupa’ya taşındıktan sonra, Osmanlı topraklarına 16’ncı yüzyılda ulaştı. Ancak tütünün bugün bildiğimiz anlamda “sigara” formuna dönüşmesi, tarihçiler tarafından büyük ölçüde Osmanlı coğrafyasına bağlanıyor. Kağıda sarılı tütünün yaygınlaşması, 19’uncu yüzyılda askerî seferler sırasında hız kazandı ve bu kullanım biçimi kısa sürede Anadolu’dan Balkanlar’a yayıldı. Osmanlı askerleri sigaranın modern biçiminin taşıyıcısı oldu Tarihi kaynaklar, kağıda sarılı sigaranın yaygınlaşmasını Akka Kuşatması ve ardından Kırım Savaşı gibi askerî çatışmalarla ilişkilendiriyor. Cephede nargile ya da pipo gibi araçlara erişemeyen askerler, tütünü kağıda sararak içmeye başladı. Bu pratik çözüm, sigarayı hem taşınabilir hem de hızlı tüketilebilir bir alışkanlık haline getirdi ve Avrupalı askerler aracılığıyla Batı’ya taşındı. “Türk tütünü”, bir dönem Batı dünyasında prestij simgesiydi 19’uncu yüzyıl sonu ile 20’nci yüzyıl başında özellikle Trakya ve Ege’de yetiştirilen Türk tütünü, aroma ve hafifliği nedeniyle büyük talep gördü. ABD ve Avrupa’da üretilen pek çok sigara, “Turkish tobacco” vurgusuyla pazarlanırken, Fatima, Murad, Omar ve Camel gibi markalar bu imaj üzerinden yükseldi. Dönemin reklamlarında Osmanlı motifleri ve “Doğulu” imgeler özellikle kullanıldı. Sigara, savaş ve kriz dönemlerinde gündelik hayatın parçası haline geldi Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, sigaranın küresel ölçekte yaygınlaşmasında kırılma noktaları oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte de sigara; cephede, kışlada, kahvehanede ve yolculuklarda “bekleme”, “rahatlama” ve “dayanma” aracı olarak görüldü. Bu durum, sigaranın yalnızca bir keyif ürünü değil, zor koşullarla baş etmenin sembolü haline gelmesine yol açtı. Yabancı paylaşım, bu tarihsel arka planla birlikte okundu Yabancı basında paylaşılan içerikte yer alan, “darbe girişimi sırasında”, “askerî operasyona giderken” ya da “deprem enkazından çıkarılırken” sigara içen yurttaş görüntüleri, birçok kişi tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Ancak tarihsel perspektiften bakıldığında, bu görüntüler sigaranın Türkiye toplumunda kriz anlarıyla iç içe geçmiş uzun geçmişini yansıtıyor. Mizah ile stereotip arasındaki çizgi yeniden tartışıldı Paylaşım bazı çevrelerce esprili bir gözlem olarak görülürken, bazı yorumlarda ise Türkleri tek bir alışkanlık üzerinden tanımlayan indirgemeci bir bakış açısı olduğu eleştirileri dile getirildi. Tartışma, sigaranın tarihsel ve kültürel boyutunu yeniden düşünme ihtiyacını da beraberinde getirdi. Bugün dünya genelinde sigara karşıtı politikalar yaygınlaşırken, yabancı basında gündem olan bu paylaşım bir kez daha gösterdi ki; sigara, Türkler için yalnızca bir tüketim ürünü değil, tarihsel hafızada savaşla, krizle ve gündelik hayatla iç içe geçmiş bir alışkanlık olarak okunuyor.

Şahan Gökbakar’dan dikkat çeken çıkışlar Haber

Şahan Gökbakar’dan dikkat çeken çıkışlar

Kafa TV’de yayınlanan ve geniş bir izleyici kitlesine ulaşan programın son bölümünde Şahan Gökbakar konuk oldu. Programda kariyer yolculuğundan yaşadığı kırılma anlarına, mizahın toplumsal rolünden sansür ve baskı tartışmalarına kadar pek çok başlık ele alındı. Gökbakar’ın deşifre edilen konuşmaları, sanatçıların Türkiye’de üretim yaparken karşılaştığı sorunlara dair önemli ipuçları verdi. “Mizah, bu ülkede sadece güldürmek değildir” Programda mizahın toplumsal bir sorumluluk taşıdığına vurgu yapan Gökbakar, komedinin yalnızca eğlence aracı olarak görülmesini doğru bulmadığını ifade etti. Gökbakar, mizahın aynı zamanda itiraz etme, rahatsız etme ve düşündürme gücü taşıdığını belirterek, “Bazen bir espri, uzun bir konuşmadan daha etkili olabilir” dedi. “Ürettiğiniz şeyin yanlış anlaşılma ihtimali hep var” Sanat üretirken en çok zorlandığı noktalardan birinin yanlış anlaşılma kaygısı olduğunu dile getiren Gökbakar, özellikle son yıllarda mizahın daha kırılgan bir zeminde ilerlediğini söyledi. Toplumsal hassasiyetlerin arttığını belirten Gökbakar, “Niyetinizle algı arasındaki mesafe açıldıkça, risk de büyüyor” ifadelerini kullandı. “Her projede biraz daha yalnızlaşıyorsunuz” Kariyer sürecinde yaşadığı değişime de değinen Gökbakar, popülerliğin sanıldığı kadar kolay bir alan olmadığını vurguladı. Zamanla çevrenin daraldığını ve kararların daha bireysel hale geldiğini söyleyen sanatçı, “Her yeni işte biraz daha yalnızlaşıyorsunuz ama bu aynı zamanda sizi daha özgür kılıyor” değerlendirmesinde bulundu. “Geri çekilmek bazen bir tercihtir” Uzun süredir ekranlardan uzak olmasına da açıklık getiren Gökbakar, bunun bir kaçış değil bilinçli bir tercih olduğunu ifade etti. Sürekli üretme baskısının yaratıcılığı köreltebildiğini dile getiren Gökbakar, doğru zamanda durmanın da sanatın bir parçası olduğunu söyledi. Sosyal medyada geniş yankı uyandırdı Şahan Gökbakar’ın Kafa TV’deki açıklamaları, programın yayınlanmasının ardından sosyal medyada geniş yankı buldu. Pek çok kullanıcı, sanatçının sözlerini samimi ve cesur bulurken, mizahın Türkiye’deki sınırlarına dair tartışmalar yeniden gündeme taşındı.

Komedyen Yavuz Kırma’ya hapis istemi: İddianame mahkemeye gönderildi Haber

Komedyen Yavuz Kırma’ya hapis istemi: İddianame mahkemeye gönderildi

Bir stand-up gösterisinde sarf ettiği sözler nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan komedyen Yavuz Kırma için iddianame hazırlandı. Soruşturmanın hangi savcılıklar arasında yürütüldüğü, iddianamenin hangi gerekçelere dayandığı ve istenen cezanın kapsamı yargı dosyasına yansıdı. Soruşturma ihbarla başladı, dosya yetki nedeniyle devredildi Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan ihbar üzerine başlatılan soruşturmanın, yetkisizlik kararıyla Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiği belirtildi. Savcılık, yapılan inceleme sonrası iddianame düzenledi. Stand-up gösterisindeki sözler iddianameye girdi Hazırlanan iddianamede, Kırma’nın bir gösterisinde dini olaylar ve peygamberlere ilişkin ifadeler kullandığı kaydedildi. Özellikle Çağrı filmine atıfla yapılan konuşmada, İslamiyet’in doğuşuna ilişkin kimi anlatımların “alaycı ve tahkir edici” nitelikte olduğu öne sürüldü. Sosyal medya paylaşımı delil olarak yer aldı Savcılık, söz konusu konuşmanın yer aldığı videonun komedyen tarafından kendi sosyal medya hesabından paylaşıldığını belirtti. İddianamede, hicret hadisesindeki mağara olayı ile Hz. İbrahim ve Hz. Musa’ya ilişkin anlatımların, mizah adı altında aşağılama içerdiği iddia edildi. 6 aydan 1 yıla kadar hapis talep edildi İddianamede, Kırma’nın “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçundan 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması istendi. Dosya asliye ceza mahkemesinde değerlendirilecek Hazırlanan iddianame, değerlendirilmek üzere Anadolu Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Yargılama sürecinde nihai kararın mahkeme tarafından verileceği, masumiyet karinesinin esas olduğu hatırlatıldı. Bu haber, Türkiye toplumunda ifade özgürlüğü ile inançlara saygı arasındaki sınırların yargı eliyle nasıl değerlendirileceğine dair tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.