SON DAKİKA

#Neoliberal Model

HABER DEĞER - Neoliberal Model haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Neoliberal Model haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti? Haber

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti?

Aradan geçen yarım asra yakın zamana rağmen, cunta rejiminin toplumsal hafızada açtığı yaralar, kurumsal yapıda yarattığı tahribatlar ve ülkenin üzerine bir silindir gibi geçerek bıraktığı enkaz ilk günkü tazeliğini koruyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi'nin emir-komuta zinciri içinde sabaha karşı gerçekleştirdiği bu müdahale, demokratik rejimleri askıya almarak, ülkenin tüm ekonomik, hukuksal ve kültürel dokusunu kökten değiştiren neoliberal bir dönüşümün ve askeri vesayet rejiminin de kapısını ardına kadar araladı. Kaosun Bilinçli İnşası ve Darbeye Giden Yol 1970'li yılların sonlarına gelindiğinde Türkiye; derinleşen ekonomik kriz, kuyruklar, enflasyon ve sokak ortasında katlanarak artan siyasi cinayetlerle yönetilemez bir kaosa sürüklenmişti. Ülkenin dört bir yanından her gün gelen ölüm haberleri ve kamplaşmanın doruk noktasına ulaşması, toplumu adım adım bir darbenin eşiğine getirdi. Tarih 1 Şubat 1979'u gösterdiğinde Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin evinin yakınında öldürülmesiyle başlayan süreç, pek çok aydın, siyasetçi ve sendikacının katledilmesiyle devam etti. Bu karanlık süreçte 10 Eylül 1979'da Ceyhun Can, 7 Aralık 1979'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Cavit Orhan Tütengil, 11 Nisan 1980'de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 27 Mayıs 1980'de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, 15 Temmuz 1980'de CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, 19 Temmuz 1980'de eski Başbakan Nihat Erim ve 22 Temmuz 1980'de Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler uğradıkları silahlı saldırılar sonucu hayattan koparıldı. Sadece bireysel suikastlar değil, 1977 Taksim 1 Mayıs kutlamalarında yüz binlerce emekçinin üzerine açılan ateşler, 1978'de Kahramanmaraş'ta ve 1980'de Çorum'da solcular ile Alevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen kanlı katliamlar da toplumu dehşet dengesine hapsetti. Devletin bu olaylar karşısında ısrarla sessiz kalması ve müdahale etmemesi, halkta "düzenin ancak sert bir askeri el tarafından sağlanabileceği" algısını sistematik olarak besledi. Nitekim dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı ve "Bayrak Harekâtı" adı verilen darbe planı, toplumsal gerilimin "olgunlaşması" beklenerek adım adım yürürlüğe konuldu. Arkasında ABD, NATO ve ülkenin büyük sermaye çevrelerini (TÜSİAD, TİSK, TOBB) bulan cunta, asıl hedefinin önündeki en büyük engeli, yani işçi sınıfının örgütlü gücünü ve bağımsız sol hareketi tasfiye etmek için bu zemini sonuna kadar kullandı. Sabaha Karşı Gelen Karanlık Aslında darbe planı daha erken bir tarihte hayata geçirilmek istenmişti. Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı "Bayrak Harekâtı" planı doğrultusunda ordunun 11 Temmuz saat 04.00'te harekete geçmesi planlanmıştı. Ancak Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki 6. hükümetin 2 Temmuz'da güvenoyu alması üzerine darbeciler bu tarihi ertelemek zorunda kaldı. Ancak tarihler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, saatler 03.00'ü, yayınlar ise 03.59'u işaret ettiğinde kaçınılmaz olan gerçekleşti. Türkiye radyolarından (TRT) İstiklal Marşı'nın ardından çalınan Harbiye Marşı ve hemen ardından okunan Kenan Evren imzalı 1 numaralı Milli Güvenlik Konseyi bildirisiyle Türkiye askeri rejime uyandı. Bildiride devletin iç ve dış düşmanların saldırısı altında olduğu, partilerin kısır çekişmelerle ülkeyi acze düşürdüğü ve TSK'nin İç Hizmet Kanunu'nun verdiği yetkiyle yönetime el koyduğu ilan edildi. Parlamento ve hükümet feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı, tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar yasaklandı. Siyasetin ana aktörleri sabaha karşı apar topar gözaltına alındı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Gelibolu Hamzaköy'e askeri uçakla gönderilirken, Necmettin Erbakan aynı gün, evinde bulunamadığı için 14 Eylül'de teslim olan Alparslan Türkeş ise İzmir Uzunada'ya sürgüne gönderildi. 24 Ocak Kararları ve DİSK Tasfiyesi Darbelerin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda sert birer sınıfsal ve ekonomik programı vardı. Süleyman Demirel hükümeti döneminde kabul edilen ancak solun ve işçi sınıfının direnişi nedeniyle bir türlü tam anlamıyla uygulanamayan 24 Ocak kararları, ancak darbenin yarattığı şiddet iklimi ve korku imparatorluğu sayesinde hayata geçirilebildi. Ekonominin başına getirilen ve cuntanın TÜSİAD ve ABD ile bağlarını kuran Turgut Özal öncülüğünde dışa açık, ihracata dayalı neoliberal model yürürlüğe konuldu. Bu politikaların ön koşulu, 45 milyonluk Türkiye'de 4 milyonun üzerinde sendikalı işçiye sahip olan işçi sınıfının örgütlü gücünün tarumar edilmesiydi. Dönemin en büyük ve bağımsız işçi konfederasyonu olan DİSK hedef tahtasına oturtuldu; kapatıldı, yöneticileri gözaltına alındı, mal varlıklarına el konuldu ve 52 yöneticisi hakkında idam cezası istenen devasa bir dava açıldı. DİSK davasında 261 sendikacı ve uzman hapis cezalarına çarptırılırken, Deri-İş Sendikası Başkanı Kenan Budak sokak ortasında öldürüldü. Buna karşılık Hak-İş ve MİSK gibi konfederasyonlar kısa sürede faaliyetlerine devam ederken, Türk-İş yönetimi darbeye açık destek verdi; hatta Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide cunta hükümetinde sosyal güvenlik bakanı olarak görev aldı. İşkenceler, İdamlar ve Fişlenen Bir Ülke 12 Eylül rejimi, "kardeş kavgasını önlemek" iddiasıyla yola çıksa da, ülkeyi dev bir cezaevine çevirdi. Resmî verilere göre süreç boyunca: 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi. 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 50 kişinin idam cezası infaz edildi. İlk idamlar 9 Ekim 1980'de sol görüşlü Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılmasıyla gerçekleşti. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren'in idam hükmü Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen MGK onaycısıyla, yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980'de Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde infaz edildi. Kenan Evren'in Eren için sarf ettiği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü, insan hakları ihlallerindeki cüretin ve vicdansızlığın simgesi oldu. Diyarbakır başta olmak üzere cezaevlerinde insanlık dışı sistematik işkenceler uygulandı; 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 300 kişi kuşkulu şekillerde öldü. Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, öğrenciler ve akademisyenler ya cezaevlerine tıkıldı ya da 30 bin kişi "sakıncalı" olduğu gerekçesiyle işten atıldı, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. Basın ve kültür hayatı ağır bir darbe aldı; 937 film, 39 ton gazete ve dergi imha edildi, gazeteciler toplam binlerce yıl hapis cezasına mahkum edildi. Devletin Yeniden Mimarı: 1982 Anayasası ve Vesayet Düzeni Askeri rejim, toplumu ve devleti kendi ideolojik kalıplarına göre yeniden üretmek için Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında bir Anayasa Komisyonu kurdu. MGK'nın son şeklini verdiği 1982 Anayasası, yüzde 91.37 oranında "Evet" oyu çıktığı iddia edilen baskı, korku ve mavi-beyaz pusulalarla yapılan güdümlü bir referandumla kabul edildi. Bu anayasa; bireyi ve toplumu devletin karşısında ikincil konuma iterken, yürütmeyi güçlendirdi, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı ve siyasi partilerin toplumla bağını kopararak yüzde 10 barajlı yeni bir seçim sistemini getirdi. Üniversite özerkliği kaldırılarak kurumlar YÖK'ün denetimine sokuldu. Toplumsal muhalefeti bölmek ve sol ideolojinin etkisini kırmak amacıyla ise resmi ideolojiye "Türk-İslam sentezi" eklemlenerek devlet eliyle yeni bir kimlik inşa edildi. Ayrıca darbeciler, anayasaya koydukları "geçici 15. madde" ile kendilerine ömür boyu dokunulmazlık zırhı ördüler. Bu madde, ancak 12 Eylül 2010'daki referandumla kaldırılabildi. Referandumun ardından açılan davada Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı, cezalar müebbet hapse çevrildi ve rütbelerinin sökülmesine karar verildi. Ancak temyiz aşamasındayken Evren (98 yaşında) ve Şahinkaya (90 yaşında) öldü. Yargıtay'ın bozma kararları ve sanıkların ölümü sonrasında yerel mahkeme kamu davasının ortadan kaldırılmasına ve mal varlıkları ile rütbelerin geri alınmasına yer olmadığına hükmederek davayı sonuçlandırdı. 46 Yıl Sonrasına Kalan Miras: Çözülmemiş Sorunlar Aradan geçen yarım asra yakın süreye rağmen 12 Eylül'ün yarattığı kurumsal, siyasi ve toplumsal enkaz tüm ağırlığıyla bugün de hissedilmeye devam ediyor. Darbe; Türkiye'nin günümüzde tartışmaya devam ettiği Kürt sorunu, laiklik ve inanç özgürlüğü krizleri, yoksullaşma, kötü yönetim ve antidemokratik yasaların temelini döşeyen en büyük tarihsel kırılma ve hafızalardan silinmeyecek bir kara leke olarak varlığını sürdürüyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.