SON DAKİKA

#Sanayi Devrimi

HABER DEĞER - Sanayi Devrimi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sanayi Devrimi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Endüstriyel futbol: Sınıfsal bağın aşınması Haber

Endüstriyel futbol: Sınıfsal bağın aşınması

Futbolu yalnızca bir oyun olarak görmek, onu eksik okumaktır. Çünkü futbol, modern toplumun en görünür kültürel pratiklerinden biri olmasının ötesinde, sınıfsal ilişkilerin, kimliklerin ve güç dengelerinin sahaya ve tribünlere yansıdığı bir alandır. Hafta sonları milyonlarca insanı ekran başına ya da stadyumlara çeken bu oyun, aynı zamanda kimlerin konuşabildiğini, kimlerin görünür olduğunu ve kimlerin dışarıda kaldığını da anlatır. Bu nedenle futbolu anlamak, sadece oyunun kurallarını değil; onun içinde şekillendiği toplumsal yapıyı da anlamayı gerektirir. Modern futbolun ortaya çıkışı, Sanayi Devrimi ile birlikte şekillenen yeni toplumsal düzenle yakından ilişkilidir. Fabrika sistemi, işçi sınıfının yaşamını disipline ederken, boş zamanı da sınırlı ama yoğun bir deneyim haline getirmiştir. İşte bu sınırlı boş zaman, futbolu işçi sınıfı için vazgeçilmez bir kolektif etkinliğe dönüştürmüştür. Fabrika çıkışlarında, mahalle aralarında ve işçi yerleşimlerinde oynanan futbol, zamanla kurumsallaşarak kulüplerin ve liglerin doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu yönüyle futbol, aristokratların değil; doğrudan emekçi sınıfların ürettiği ve sahiplendiği bir kültürel formdur. Karl Marx’ın sınıf kuramı çerçevesinde bakıldığında futbol, altyapı ve üstyapı ilişkisini anlamak için oldukça verimli bir örnek sunar. Ekonomik üretim ilişkileri (altyapı), kültürel pratikleri (üstyapı) belirlerken; futbol da bu kültürel alanın bir parçası olarak sınıfsal dinamiklerden bağımsız değildir. Tribünler, bu anlamda yalnızca bir izleme mekânı değil; aynı zamanda sınıf bilincinin üretildiği ve yeniden üretildiği alanlardır. Taraftarlar arasında kurulan dayanışma, kolektif tezahüratlar ve ortak ritüeller, Marx’ın “kolektif bilinç” ve “sınıf dayanışması” kavramlarıyla doğrudan ilişkilendirilebilir. Futbol sahasında oynanan oyun kadar, tribünde kurulan birliktelik de bu sınıfsal deneyimin bir parçasıdır. Ancak futbol yalnızca işçi sınıfına hitap eden bir alan olarak kalmamıştır. Zamanla farklı sınıfların da dahil olduğu geniş bir toplumsal kesimi kapsar hale gelmiştir. Üst sınıflar için futbol, çoğu zaman bir temsil ve prestij alanı olurken; orta sınıflar için bir aidiyet ve kimlik inşa aracı olarak işlev görür. Buna karşın işçi sınıfı açısından futbol hâlâ en yoğun duygusal ve kolektif anlamı taşıyan alanlardan biridir. Bu durum, futbolun sınıflar arası bir kesişim noktası olduğunu, ancak bu kesişimin eşitlikçi bir zeminde gerçekleşmediğini de gösterir. Tribünlerde yan yana oturan farklı sınıflar, aynı oyunu izlese de o oyuna yükledikleri anlamlar ve oyuna erişim biçimleri birbirinden oldukça farklıdır. Türkiye’de futbolun gelişimi de bu sınıfsal çerçeveden bağımsız değildir. İstanbul merkezli büyük kulüpler tarihsel olarak ekonomik, kültürel ve medyatik güçle daha iç içe geçmişken, Anadolu kulüpleri çoğu zaman yerel halkın, emekçilerin ve daha sınırlı imkânlara sahip kesimlerin temsil alanı olmuştur. Beşiktaş JK’nin “halkın takımı” olarak anılması ya da Adana Demirspor’un demiryolu işçileriyle kurduğu tarihsel bağ, futbolun Türkiye’de de sınıfsal köklerini koruduğunu gösterir. Benzer şekilde Zonguldak Kömürspor gibi kulüpler, doğrudan işçi kentlerinin kültürel uzantısı olarak varlığını sürdürür. Bu örnekler, futbol kulüplerinin yalnızca sportif organizasyonlar değil, aynı zamanda toplumsal yapının taşıyıcı unsurları olduğunu açıkça ortaya koyar. Futbol aynı zamanda kimliklerin görünürlük kazandığı bir alan olarak da öne çıkar. Belirli coğrafyalar ve toplumsal kesimler, kendilerini ifade etmek için futbolu bir araç olarak kullanabilir. Bu noktada Amed Sportif Faaliyetler örneği, futbolun yalnızca sportif değil, aynı zamanda sembolik bir temsil alanı olduğunu gösterir. Kulüp etrafında oluşan taraftar kültürü, belirli bir coğrafyanın ve kimliğin görünür hale geldiği bir kamusal alan yaratır. Bu durum, futbolun doğrudan politik bir araç olmasından ziyade, toplumsal gerçekliklerin futbol üzerinden ifade bulması olarak değerlendirilmelidir. Bununla birlikte, günümüz futbolu giderek daha fazla endüstriyel bir yapıya bürünmektedir. Yayın gelirleri, sponsorluklar ve transfer piyasası, futbolu küresel kapitalizmin önemli bir parçası haline getirmiştir. Bu süreç, Marx’ın metalaşma kavramı ile açıklanabilecek bir dönüşümü de beraberinde getirir. Futbol artık yalnızca oynanan bir oyun değil; aynı zamanda satın alınan, tüketilen ve pazarlanan bir üründür. Taraftar ise giderek bir özne olmaktan çıkıp, tüketiciye dönüşmektedir. Türkiye’de bu dönüşümün en somut örneklerinden biri Passolig uygulamasıdır. Güvenlik ve düzen sağlama amacıyla hayata geçirilen bu sistem, tribün kültürünü köklü biçimde değiştirmiştir. Geçmişte bir şehre gidildiğinde, o şehirde maç varsa spontane bir kararla stadyuma gitmek mümkünken; bugün bu deneyim, önceden tanımlı kartlar, kayıt süreçleri ve bürokratik adımlarla sınırlandırılmıştır. Bu durum, futbolun kolektif ve kendiliğinden doğasını zayıflatmakta; tribünleri daha kontrollü ve disipline edilmiş alanlara dönüştürmektedir. Güvenlik gerekçesi, bu dönüşümün meşru zemini olarak sunulsa da, ortaya çıkan tablo aynı zamanda taraftar davranışlarının denetim altına alınması anlamına gelmektedir. Futbol, yalnızca sahada oynanan bir oyun değil; sınıfların, kimliklerin ve toplumsal ilişkilerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir alandır. İşçi sınıfı için tarihsel olarak bir dayanışma ve ifade alanı olan futbol, bugün hem bu mirası taşımakta hem de onu dönüştüren yeni dinamiklerle karşı karşıya kalmaktadır. Tribünlerde yükselen ses, hâlâ kolektif bir ruhun izlerini taşır; ancak bu ruh, giderek daha fazla kontrol edilen, yönlendirilen ve sınırlandırılan bir alan içinde varlığını sürdürmektedir. Futbolun hikâyesi, tam da bu gerilimde anlam kazanır. Azra YILMAZ

Avrupa neden zenginleşti, asya neden geri kaldı? Dr. Hüseyin Korkmaz “The Great Divergence”ı analiz etti Haber

Avrupa neden zenginleşti, asya neden geri kaldı? Dr. Hüseyin Korkmaz “The Great Divergence”ı analiz etti

Uluslararası güvenlik ve ABD-Çin ilişkileri alanında çalışmalar yürüten Dr. Hüseyin Korkmaz, tarihçi Kenneth Pomeranz’ın küresel ekonomi tartışmalarında referans kabul edilen “The Great Divergence” kitabını analiz etti. Korkmaz’ın değerlendirmesine göre eser, Avrupa’nın yükselişini kültürel üstünlükten ziyade coğrafi fırsatlar ve sömürge ilişkileri üzerinden açıklayan güçlü bir karşı tez sunuyor. Pomeranz Avrupa-merkezci anlatıya meydan okuyor Dr. Korkmaz’ın aktardığına göre Pomeranz, Sanayi Devrimi’ni Avrupa’nın içsel kurumsal veya kültürel üstünlüğüyle açıklayan klasik yaklaşımlara itiraz ediyor. Kitapta 18. yüzyıl ortalarına kadar Çin’in Yangzi Deltası ile İngiltere arasında yaşam standardı, piyasa yapısı ve üretim ilişkileri bakımından büyük farklar bulunmadığı savunuluyor. Bu yaklaşım, Batı’nın yükselişini kaçınılmaz bir tarihsel sonuç olarak gören anlatıyı sorguluyor. “Büyük Ayrışma”nın nedeni kömür ve sömürgeler olabilir Analize göre Pomeranz, Avrupa’nın sanayileşme sürecinde belirleyici iki faktöre dikkat çekiyor: Kömüre erişim ve Yeni Dünya’nın sunduğu kaynaklar. İngiltere’de kömür yataklarının sanayi merkezlerine yakın olması üretim maliyetlerini düşürürken, Amerika’dan gelen pamuk, şeker ve kereste gibi ham maddeler Avrupa’nın ekolojik yükünü dışarıya aktarmasını sağladı. Bu durum, Avrupa’ya sanayileşme için kritik bir avantaj sundu. Ekolojik sınırlar ve “hayalet arazi” kavramı öne çıkıyor Korkmaz’ın değerlendirmesinde kitabın en çarpıcı kavramlarından biri “hayalet arazi” olarak öne çıkıyor. Pomeranz’a göre Avrupa, kendi topraklarının sınırına ulaştığında sömürgeler üzerinden üretim yaparak kaynak sorununu aştı. Aynı dönemde Doğu Asya toplumlarının nüfus artışı, toprak baskısı ve kaynak kısıtlarıyla karşı karşıya kaldığı; bu nedenle benzer bir sanayi sıçramasının gerçekleşmediği savunuluyor. Kurumsal üstünlük tartışması yeniden açılıyor Kitap, sanayileşmenin yalnızca mülkiyet hakları, piyasa kurumları veya bilimsel devrimle açıklanamayacağını ileri sürerek tartışmayı farklı bir zemine taşıyor. Dr. Korkmaz, Pomeranz’ın perspektifinin Batı’nın tarihsel üstünlüğünü sorgulayan önemli bir yaklaşım sunduğunu, ancak coğrafya ve şans vurgusunun kurumsal faktörleri gölgede bırakabileceği yönünde eleştiriler de bulunduğunu aktardı. Bugünün jeopolitiğine uzanan tartışma Analize göre “The Great Divergence”, yalnızca geçmişi değil günümüz küresel güç dengelerini anlamak açısından da kritik görülüyor. Küresel eşitsizliğin kökenine dair bu tartışma, Çin’in yükselişi ve fosil yakıt sonrası dönemde Batı’nın konumunun nasıl şekilleneceği sorularını yeniden gündeme taşıyor. ????"Avrupa neden zenginleşti, Asya neden geri kaldı?" ????Kenneth Pomeranz, The Great Divergence adlı kült eserinde bu sorunun cevabını arıyor. ????"Batı'nın yükselişi, kömür ve sömürgelerle gelen bir tesadüf müydü?" pic.twitter.com/GxprS3Bp2T — Hüseyin Korkmaz (@drhkorkmaz) February 19, 2026 haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Beyaz Saray’dan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” Raporu: Dr. Hüseyin Korkmaz değerlendirdi Haber

Beyaz Saray’dan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” Raporu: Dr. Hüseyin Korkmaz değerlendirdi

Uluslararası güvenlik ve ABD-Çin ilişkileri alanında çalışmalar yürüten Dr. Hüseyin Korkmaz (Ph.D.), Beyaz Saray Ekonomik Danışmanlar Konseyi tarafından yayımlanan “Yapay Zekâ ve Büyük Ayrışma” başlıklı raporu resmi X hesabından değerlendirdi. Korkmaz, raporun yapay zekâyı 21. yüzyılın yeni Sanayi Devrimi olarak konumlandırdığını ve küresel ölçekte yeni bir “Büyük Ayrışma” sürecinin başladığını iddia ettiğini aktardı. Raporun girişinde, tarihçi Kenneth Pomeranz’ın “The Great Divergence” adlı eserine atıf yapıldığına dikkat çekildi. Sanayi Devrimi’nin ardından sanayileşen ülkeler ile geri kalan dünya arasındaki ekonomik makasın açıldığı hatırlatılarak, benzer bir sürecin bu kez yapay zekâ üzerinden yaşanabileceği savunuldu. ABD’nin yatırım üstünlüğü vurgusu Raporda yer verilen verilere göre ABD’de kümülatif özel sektör yapay zekâ yatırımları 470 milyar doları aşarken, Avrupa Birliği ülkelerinin toplam yatırımı yaklaşık 50 milyar dolar seviyesinde kaldı. Ayrıca ABD’nin küresel hesaplama kapasitesinin yüzde 74’ünü elinde bulundurduğu belirtildi. Raporda, OpenAI ve Anthropic gibi şirketlerin gelir artış hızlarının geçmişteki büyük teknoloji firmalarının büyüme dönemlerini geride bıraktığı ifade edildi. Sektörde maliyetlerin her yıl katlanarak arttığı, buna karşın model yeteneklerinin hızla geliştiği kaydedildi. Çin’in konumu ve donanım bağımlılığı tartışması Raporun dikkat çeken başlıklarından biri de Çin’in yapay zekâ modellerinin büyük ölçüde Amerikan donanımı üzerinden eğitildiği iddiası oldu. Çin’in bu alanda önemli bir aktör olmakla birlikte ileri düzey hesaplama altyapısında ABD’ye bağımlı olduğu öne sürüldü. Dr. Korkmaz ise bu değerlendirmeye temkinli yaklaştı. Çin’in yüksek kamu yatırımları ve asimetrik kapasitesinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirten Korkmaz, rapordaki bazı çıkarımların politik bir çerçeve taşıdığı izlenimi verdiğini ifade etti. Enerji arzı kritik eşik olarak gösterildi Raporda, yapay zekâ veri merkezlerinin 2028 yılına kadar ABD’de toplam elektrik tüketiminin yüzde 12’sine ulaşabileceği öngörüldü. Bu durumun enerji arzını yapay zekâ rekabetinin en önemli belirleyicilerinden biri haline getirdiği vurgulandı. Nükleer enerji ve doğal gaz erişiminin stratejik önem kazandığı belirtilirken, enerji hâkimiyeti ile yapay zekâ hâkimiyeti arasında doğrudan bir ilişki kuruldu. “Pax Silica” ve yeni bloklaşma Raporda ABD’nin Japonya ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi müttefikleriyle birlikte tedarik zincirlerini kontrol etmeye yönelik bir blok oluşturduğu ve bunun “Pax Silica” olarak adlandırıldığı ifade edildi. Bu yapının, teknoloji alanında yeni bir bloklaşmayı beraberinde getirebileceği değerlendirildi. Dr. Korkmaz, bu kavramın özellikle Çin’e yönelik teknolojik bir tecrit anlamı taşıyabileceğini belirterek, sürecin yeni ve hibrit bir soğuk savaş dinamiğine evrilebileceğini dile getirdi. Türkiye açısından değerlendirme Korkmaz, Türkiye açısından en büyük riskin teknolojiyi üreten değil tüketen bir ekonomi konumunda kalmak olduğunu ifade etti. Yapay zekânın üretim ve enerji altyapısıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Korkmaz, ulusal stratejinin üretken yapay zekâ ve enerji yatırımları üzerine inşa edilmesinin önemine işaret etti. Beyaz Saray’ın raporu, yapay zekâyı yalnızca ekonomik bir büyüme aracı değil, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirecek stratejik bir unsur olarak konumlandırırken; Dr. Hüseyin Korkmaz’ın değerlendirmeleri, bu sürecin ekonomik olduğu kadar jeopolitik boyutlar taşıdığına dikkat çekti. ????Beyaz Saray Ekonomik Danışmanlar Konseyi tarafından "Yapay Zeka ve Büyük Ayrışma" başlıklı bir rapor yayınlandı. ????Rapora göre yapay zeka; 21. yüzyılın yeni Sanayi Devrimi ve “İkinci Büyük Ayrışma"nın tetikleyicisi olabilir. ????Bahse konu rapora yakından bakalım.⤵️ pic.twitter.com/xZJUlpjzGa — Hüseyin Korkmaz (@drhkorkmaz) February 13, 2026

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.