SON DAKİKA

#Sermaye

HABER DEĞER - Sermaye haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sermaye haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

MHP Genel Başkanı Bahçeli’den dikkat çeken vurgu: "İş dünyasının etik krizine tek çözüm ahilik" Haber

MHP Genel Başkanı Bahçeli’den dikkat çeken vurgu: "İş dünyasının etik krizine tek çözüm ahilik"

Ahilik kültürünün Anadolu'daki rolü Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Ahilik Haftası vesilesiyle yazılı bir açıklama yaptı. Bahçeli, Ahilik geleneğinin Anadolu’nun sosyal, ekonomik ve mesleki yapısında köklü bir yere sahip olduğunu vurgulayarak, bu mirasın günümüz çalışma hayatına uyarlanması gerektiğini belirtti. 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun şekillenmesinde rol oynayan bu medeniyet projesinin, Türk-İslam anlayışını mesleki ve etik ilkelerle birleştirdiğini ifade eden Bahçeli, sistemin Ahi Evran öncülüğünde üretici ile tüketici, sermaye ile emek arasındaki ilişkileri çatışmadan uzak bir temelde kurumsallaştırdığını kaydetti. "Eğitim sadece tezgah başında bitmez" Açıklamasında Ahilik sisteminin eğitsel ve toplumsal dinamiklerine dikkat çeken Bahçeli, şu değerlendirmelerde bulundu: "Ahilik sisteminde eğitim sadece tezgâh başında bitmez; yaşam boyu süren bir olgunlaşma yolculuğudur. Yamaklıktan ustalığa giden yolda, örneğin 1001 günlük o çetin çıraklık sürecinde sadece bilek gücü değil, karakter sınanır. Yeterliliğini ve ahlakını ispatlayan yiğitler, şed kuşanma törenleriyle makam bulur. Ahiler gündüz iş yerlerinde "yaparak öğrenme" prensibiyle eğitilirken, akşamları zaviye ve yaren odalarında ilimle, edebiyatla, sanatla yoğrulmuştur. Ustalık payesine erişene esnafın ortak birikimi olan "orta sandığı" vasıtasıyla sermaye aktarılır; dükkân açma imkânı verilerek istihdam güvence altına alınırdı. Bu durumda şu soru kaçınılmaz olmaktadır. Bugün modern yönetim biliminin "yeni" diye önümüze koyduğu kavramlar gerçekten yeni midir?" Modern yönetim ilkeleri ve tarihi kökler Bahçeli, günümüzdeki modern yönetim ve kalite standartlarının temellerinin geçmişteki Ahilik uygulamalarında yer aldığını belirterek şu ifadeleri kullandı: "Bizim bugün ISO 9001 veya TSE standartları dediğimiz Kalite Yönetimi’nin ilk yazılı tohumları, 16. yüzyılın başındaki Bursa, İzmir ve Edirne İhtisab Kanunnameleri ile bu topraklarda atılmadı mı? Hatalı üretim yapanın "pabucunu dama atan" o tavizsiz kalite anlayışı değil miydi? Bugün pazarlamada "dış müşteri memnuniyeti" dediğimiz şey, Ahinin müşteriyi "velinimet" sayan o derin saygısı değil midir? Usta ve kalfanın çırağa rehberlik etmesi, modern yönetim literatüründeki Mentorluk kuramının ta kendisi değil midir? Aynı zanaat kolunun aynı çarşıda toplanmasıyla sağlanan oto-kontrol ve adil fiyatlandırma, günümüzün kümelenme ve modern AVM modellerinin erken bir işareti değil midir?" "Ahiliğin mirasını sadece tarih sayfalarına gömemeyiz" Tarihsel süreçte yaşanan Sanayi Devrimi ve kapitülasyonlar gibi dış ve iç etkenler nedeniyle yapının kan kaybettiğini belirten Bahçeli, mesajını şu sözlerle tamamladı: "Ne yazık ki bu muazzam yapı; Sanayi Devrimi'nin ucuz seri üretimi, 1838 Baltalimanı gibi kapitülasyon antlaşmaları ve zamanla yaşanan içsel problemler karşısında kan kaybetmiştir. Fakat Ahiliğin bıraktığı mirası sadece tarih sayfalarına gömemeyiz. Ahilik; sadece metai değer veya sermaye birikimi üreten değil, insanı ve ahlakı merkeze koyan bütüncül bir dünya görüşüdür. Günümüz iş dünyasının boğuştuğu etik krizlere, kalite sorunlarına ve tüketici ihlallerine karşı Ahilik, tarihten yükselen en güçlü, en işlevsel rehberdir. Sadece geçmişi yâd etmekle kalmamalı; Ahiliğin insan merkezli değerlerini modern yönetim ilkeleriyle yeniden sentezleyerek geleceğin çalışma hayatını inşa etmeliyiz. Bu duygu ve düşüncelerle Ahilik kültürünün temel değerlerinin gelecek nesillere aktarılmasını temenni ediyor; tüm esnaf ve sanatkârlarımızın Ahilik Haftasını gönülden kutluyor, sağlık, huzur ve bereket diliyorum." haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti? Haber

1980 Travması: Demokrasinin Üzerine Çöken Karanlık Nasıl Gerçekleşti?

Aradan geçen yarım asra yakın zamana rağmen, cunta rejiminin toplumsal hafızada açtığı yaralar, kurumsal yapıda yarattığı tahribatlar ve ülkenin üzerine bir silindir gibi geçerek bıraktığı enkaz ilk günkü tazeliğini koruyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi'nin emir-komuta zinciri içinde sabaha karşı gerçekleştirdiği bu müdahale, demokratik rejimleri askıya almarak, ülkenin tüm ekonomik, hukuksal ve kültürel dokusunu kökten değiştiren neoliberal bir dönüşümün ve askeri vesayet rejiminin de kapısını ardına kadar araladı. Kaosun Bilinçli İnşası ve Darbeye Giden Yol 1970'li yılların sonlarına gelindiğinde Türkiye; derinleşen ekonomik kriz, kuyruklar, enflasyon ve sokak ortasında katlanarak artan siyasi cinayetlerle yönetilemez bir kaosa sürüklenmişti. Ülkenin dört bir yanından her gün gelen ölüm haberleri ve kamplaşmanın doruk noktasına ulaşması, toplumu adım adım bir darbenin eşiğine getirdi. Tarih 1 Şubat 1979'u gösterdiğinde Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin evinin yakınında öldürülmesiyle başlayan süreç, pek çok aydın, siyasetçi ve sendikacının katledilmesiyle devam etti. Bu karanlık süreçte 10 Eylül 1979'da Ceyhun Can, 7 Aralık 1979'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Cavit Orhan Tütengil, 11 Nisan 1980'de TRT İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Ümit Kaftancıoğlu, 27 Mayıs 1980'de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak, 15 Temmuz 1980'de CHP İstanbul Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu, 19 Temmuz 1980'de eski Başbakan Nihat Erim ve 22 Temmuz 1980'de Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler uğradıkları silahlı saldırılar sonucu hayattan koparıldı. Sadece bireysel suikastlar değil, 1977 Taksim 1 Mayıs kutlamalarında yüz binlerce emekçinin üzerine açılan ateşler, 1978'de Kahramanmaraş'ta ve 1980'de Çorum'da solcular ile Alevi yurttaşlara yönelik gerçekleştirilen kanlı katliamlar da toplumu dehşet dengesine hapsetti. Devletin bu olaylar karşısında ısrarla sessiz kalması ve müdahale etmemesi, halkta "düzenin ancak sert bir askeri el tarafından sağlanabileceği" algısını sistematik olarak besledi. Nitekim dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı ve "Bayrak Harekâtı" adı verilen darbe planı, toplumsal gerilimin "olgunlaşması" beklenerek adım adım yürürlüğe konuldu. Arkasında ABD, NATO ve ülkenin büyük sermaye çevrelerini (TÜSİAD, TİSK, TOBB) bulan cunta, asıl hedefinin önündeki en büyük engeli, yani işçi sınıfının örgütlü gücünü ve bağımsız sol hareketi tasfiye etmek için bu zemini sonuna kadar kullandı. Sabaha Karşı Gelen Karanlık Aslında darbe planı daha erken bir tarihte hayata geçirilmek istenmişti. Orgeneral Hasan Saltık'ın hazırladığı "Bayrak Harekâtı" planı doğrultusunda ordunun 11 Temmuz saat 04.00'te harekete geçmesi planlanmıştı. Ancak Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki 6. hükümetin 2 Temmuz'da güvenoyu alması üzerine darbeciler bu tarihi ertelemek zorunda kaldı. Ancak tarihler 12 Eylül 1980 Cuma gününü gösterdiğinde, saatler 03.00'ü, yayınlar ise 03.59'u işaret ettiğinde kaçınılmaz olan gerçekleşti. Türkiye radyolarından (TRT) İstiklal Marşı'nın ardından çalınan Harbiye Marşı ve hemen ardından okunan Kenan Evren imzalı 1 numaralı Milli Güvenlik Konseyi bildirisiyle Türkiye askeri rejime uyandı. Bildiride devletin iç ve dış düşmanların saldırısı altında olduğu, partilerin kısır çekişmelerle ülkeyi acze düşürdüğü ve TSK'nin İç Hizmet Kanunu'nun verdiği yetkiyle yönetime el koyduğu ilan edildi. Parlamento ve hükümet feshedildi, milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı, tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar yasaklandı. Siyasetin ana aktörleri sabaha karşı apar topar gözaltına alındı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit eşleriyle birlikte Gelibolu Hamzaköy'e askeri uçakla gönderilirken, Necmettin Erbakan aynı gün, evinde bulunamadığı için 14 Eylül'de teslim olan Alparslan Türkeş ise İzmir Uzunada'ya sürgüne gönderildi. 24 Ocak Kararları ve DİSK Tasfiyesi Darbelerin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda sert birer sınıfsal ve ekonomik programı vardı. Süleyman Demirel hükümeti döneminde kabul edilen ancak solun ve işçi sınıfının direnişi nedeniyle bir türlü tam anlamıyla uygulanamayan 24 Ocak kararları, ancak darbenin yarattığı şiddet iklimi ve korku imparatorluğu sayesinde hayata geçirilebildi. Ekonominin başına getirilen ve cuntanın TÜSİAD ve ABD ile bağlarını kuran Turgut Özal öncülüğünde dışa açık, ihracata dayalı neoliberal model yürürlüğe konuldu. Bu politikaların ön koşulu, 45 milyonluk Türkiye'de 4 milyonun üzerinde sendikalı işçiye sahip olan işçi sınıfının örgütlü gücünün tarumar edilmesiydi. Dönemin en büyük ve bağımsız işçi konfederasyonu olan DİSK hedef tahtasına oturtuldu; kapatıldı, yöneticileri gözaltına alındı, mal varlıklarına el konuldu ve 52 yöneticisi hakkında idam cezası istenen devasa bir dava açıldı. DİSK davasında 261 sendikacı ve uzman hapis cezalarına çarptırılırken, Deri-İş Sendikası Başkanı Kenan Budak sokak ortasında öldürüldü. Buna karşılık Hak-İş ve MİSK gibi konfederasyonlar kısa sürede faaliyetlerine devam ederken, Türk-İş yönetimi darbeye açık destek verdi; hatta Türk-İş Genel Sekreteri Sadık Şide cunta hükümetinde sosyal güvenlik bakanı olarak görev aldı. İşkenceler, İdamlar ve Fişlenen Bir Ülke 12 Eylül rejimi, "kardeş kavgasını önlemek" iddiasıyla yola çıksa da, ülkeyi dev bir cezaevine çevirdi. Resmî verilere göre süreç boyunca: 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi. 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 50 kişinin idam cezası infaz edildi. İlk idamlar 9 Ekim 1980'de sol görüşlü Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılmasıyla gerçekleşti. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren'in idam hükmü Yargıtay tarafından iki kez iptal edilmesine rağmen MGK onaycısıyla, yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980'de Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde infaz edildi. Kenan Evren'in Eren için sarf ettiği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü, insan hakları ihlallerindeki cüretin ve vicdansızlığın simgesi oldu. Diyarbakır başta olmak üzere cezaevlerinde insanlık dışı sistematik işkenceler uygulandı; 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 300 kişi kuşkulu şekillerde öldü. Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, öğrenciler ve akademisyenler ya cezaevlerine tıkıldı ya da 30 bin kişi "sakıncalı" olduğu gerekçesiyle işten atıldı, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. Basın ve kültür hayatı ağır bir darbe aldı; 937 film, 39 ton gazete ve dergi imha edildi, gazeteciler toplam binlerce yıl hapis cezasına mahkum edildi. Devletin Yeniden Mimarı: 1982 Anayasası ve Vesayet Düzeni Askeri rejim, toplumu ve devleti kendi ideolojik kalıplarına göre yeniden üretmek için Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında bir Anayasa Komisyonu kurdu. MGK'nın son şeklini verdiği 1982 Anayasası, yüzde 91.37 oranında "Evet" oyu çıktığı iddia edilen baskı, korku ve mavi-beyaz pusulalarla yapılan güdümlü bir referandumla kabul edildi. Bu anayasa; bireyi ve toplumu devletin karşısında ikincil konuma iterken, yürütmeyi güçlendirdi, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırdı ve siyasi partilerin toplumla bağını kopararak yüzde 10 barajlı yeni bir seçim sistemini getirdi. Üniversite özerkliği kaldırılarak kurumlar YÖK'ün denetimine sokuldu. Toplumsal muhalefeti bölmek ve sol ideolojinin etkisini kırmak amacıyla ise resmi ideolojiye "Türk-İslam sentezi" eklemlenerek devlet eliyle yeni bir kimlik inşa edildi. Ayrıca darbeciler, anayasaya koydukları "geçici 15. madde" ile kendilerine ömür boyu dokunulmazlık zırhı ördüler. Bu madde, ancak 12 Eylül 2010'daki referandumla kaldırılabildi. Referandumun ardından açılan davada Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'yı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı, cezalar müebbet hapse çevrildi ve rütbelerinin sökülmesine karar verildi. Ancak temyiz aşamasındayken Evren (98 yaşında) ve Şahinkaya (90 yaşında) öldü. Yargıtay'ın bozma kararları ve sanıkların ölümü sonrasında yerel mahkeme kamu davasının ortadan kaldırılmasına ve mal varlıkları ile rütbelerin geri alınmasına yer olmadığına hükmederek davayı sonuçlandırdı. 46 Yıl Sonrasına Kalan Miras: Çözülmemiş Sorunlar Aradan geçen yarım asra yakın süreye rağmen 12 Eylül'ün yarattığı kurumsal, siyasi ve toplumsal enkaz tüm ağırlığıyla bugün de hissedilmeye devam ediyor. Darbe; Türkiye'nin günümüzde tartışmaya devam ettiği Kürt sorunu, laiklik ve inanç özgürlüğü krizleri, yoksullaşma, kötü yönetim ve antidemokratik yasaların temelini döşeyen en büyük tarihsel kırılma ve hafızalardan silinmeyecek bir kara leke olarak varlığını sürdürüyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Kapitalizm neden çökmedi? Haber

Kapitalizm neden çökmedi?

Kapitalizmin tarihsel olarak kendi iç çelişkileri nedeniyle çökeceği tezi, özellikle Karl Marx’ın eserlerinde merkezi bir yer tutar. Ancak 19. yüzyıldan bu yana yaşanan ekonomik krizler, savaşlar ve toplumsal dönüşümlere rağmen kapitalist sistem varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Bu durum, akademik çevrelerde “kapitalizmin dayanıklılığı” tartışmasını yeniden gündeme getirirken, sistemin neden ve nasıl devam ettiğine dair çok katmanlı analizleri zorunlu kılmaktadır. Kapitalizm krizlerle yıkılmak yerine kendini yeniden üretme kapasitesine sahiptir Marx, kapitalizmin temel çelişkisini emek ile sermaye arasındaki ilişki üzerinden tanımlar. Ona göre sistem, kendi içinde krizler üretir: “Kapitalist üretim, kendi mezar kazıcılarını yaratır.” (Komünist Manifesto). Ancak tarihsel süreç, bu krizlerin sistemi ortadan kaldırmak yerine dönüştürdüğünü göstermiştir. 1929 Büyük Buhranı sonrası ortaya çıkan refah devleti uygulamaları ya da 2008 küresel finans krizinin ardından geliştirilen para politikaları, kapitalizmin adaptasyon gücünü gözler önüne sermektedir. Devlet müdahalesi kapitalizmin sürdürülebilirliğinde kritik rol oynar Klasik liberal anlayışta piyasa kendini düzenleyen bir mekanizma olarak görülse de, modern kapitalizm devlet müdahalesi olmadan sürdürülebilir görünmemektedir. Marx’ın “devlet, egemen sınıfın çıkarlarını yöneten bir komitedir” tespiti (Komünist Manifesto), günümüzde farklı bir biçimde yeniden tartışılmaktadır. Kriz anlarında kamu kaynaklarının özel sektörü kurtarmak için kullanılması, bu ilişkinin güncel bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. İdeoloji ve kültürel hegemonya sistemin meşruiyetini yeniden üretir Kapitalizmin devamlılığını yalnızca ekonomik faktörlerle açıklamak yetersiz kalır. Sistem aynı zamanda ideolojik araçlarla da kendini yeniden üretir. Tüketim kültürü, bireysel başarı anlatıları ve rekabet ideolojisi, kapitalist üretim ilişkilerini doğal ve kaçınılmaz gösterir. Marx’ın “egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleridir” sözü (Alman İdeolojisi), bu sürecin teorik temelini oluşturur. Küreselleşme kapitalizmin coğrafi sınırlarını genişleterek ömrünü uzatır 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hız kazanan küreselleşme, kapitalizmin yeni pazarlar bulmasını ve krizlerini coğrafi olarak yaymasını sağlamıştır. Üretimin ucuz iş gücüne sahip bölgelere kaydırılması, sermayenin hareket kabiliyetini artırırken, emek üzerindeki baskıyı da küresel ölçekte derinleştirmiştir. Bu durum, Marx’ın “sermaye sınır tanımaz” yaklaşımının günümüzdeki karşılığı olarak yorumlanmaktadır. Sonuç olarak kapitalizm çökmedi çünkü dönüşmeyi başardı Kapitalizmin devamlılığı, onun statik değil dinamik bir sistem olmasından kaynaklanmaktadır. Krizler, sistem için bir son değil; yeniden yapılanma fırsatı olarak işlev görmektedir. Marx’ın analizleri, kapitalizmin çelişkilerini anlamak açısından hâlâ güçlü bir teorik çerçeve sunarken, günümüz gerçekliği bu çelişkilerin sistemin sonunu getirmek yerine onun evrimini hızlandırdığını göstermektedir. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

Karl Marx bugünü görmüş müydü? Haber

Karl Marx bugünü görmüş müydü?

Bugün, modern dünyanın en etkili düşünürlerinden biri olan Karl Marx’ın ölüm yıldönümü. 14 Mart 1883’te Londra’da hayatını kaybeden Marx, yalnızca bir filozof değil; aynı zamanda ekonomist, gazeteci ve devrimci bir düşünürdü. Ölümünden sonra fikirleri dünya siyasetini, işçi hareketlerini ve sosyal bilimleri derinden etkilemeye devam etti. Kimdi Karl Marx? 1818 yılında Almanya’nın Trier kentinde doğan Karl Marx, özellikle kapitalist sistem üzerine yaptığı analizlerle tanındı. En yakın çalışma arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte yazdığı “Komünist Manifesto” (1848), tarihin en etkili politik metinlerinden biri kabul edilir. Marx’ın en kapsamlı eseri ise kapitalist üretim ilişkilerini inceleyen “Kapital” adlı çalışmasıdır. Marx’a göre tarih, sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihidir. Ona göre toplumlar; üretim araçlarını elinde bulunduran sınıflar ile emek gücüyle yaşayan sınıflar arasındaki gerilim üzerinden şekillenmektedir. Marx Nasıl Öldü? Karl Marx, hayatının son yıllarını Londra’da yoksulluk ve sağlık sorunları içinde geçirdi. Eşi Jenny’nin ve kızının ölümünden sonra sağlığı daha da bozuldu. 14 Mart 1883’te Londra’daki evinde koltuğunda otururken hayatını kaybetti. Cenazesine çok az kişi katıldı; fakat bugün Highgate Mezarlığı’ndaki mezarı dünya çapında ziyaret edilen sembolik bir yer haline gelmiş durumda. Bugünü Açıklayan Öngörüleri Marx’ın en çarpıcı yönlerinden biri, kapitalizmin geleceğine ilişkin yaptığı öngörülerdi. 19. yüzyılda yazdığı metinler, bugün hâlâ tartışılan birçok sorunu açıklayan analizler içeriyor. 1. Servetin giderek az sayıda elde toplanması Marx, kapitalizmin zamanla serveti büyük sermaye gruplarında yoğunlaştıracağını savunmuştu. Günümüzde dünyanın en zengin birkaç yüz insanının, milyarlarca insanın toplam servetine yaklaşan bir ekonomik güce sahip olması bu tartışmayı yeniden gündeme taşıyor. 2. Orta sınıfın daralması Marx, kapitalizmin uzun vadede toplumun geniş kesimlerini güvencesiz çalışma koşullarına iteceğini öngörüyordu. Bugün esnek çalışma, platform ekonomisi ve güvencesiz istihdam tartışmaları bu analizlerle sık sık ilişkilendiriliyor. 3. Küreselleşme Marx, kapitalizmin sınır tanımayan bir sistem olduğunu ve dünya pazarını genişleteceğini yazmıştı. Bugün küresel üretim zincirleri ve uluslararası şirketler bu öngörünün önemli örnekleri olarak görülüyor. 4. Teknoloji ve emek ilişkisi Marx’a göre makineleşme üretimi artırırken emek üzerindeki baskıyı da artırabilirdi. Günümüzde yapay zekâ ve otomasyon tartışmaları, Marx’ın teknoloji ile emek arasındaki gerilime dair analizlerini yeniden gündeme getiriyor. Günümüz Tartışmalarında Marx Bugün Marx’ın fikirleri farklı ideolojik çevreler tarafından farklı şekillerde yorumlanıyor. Kimi çevreler onu kapitalizmin en güçlü eleştirmeni olarak görürken, kimileri ise analizlerinin modern ekonomi için hâlâ önemli bir teorik çerçeve sunduğunu savunuyor. Ancak şu konuda geniş bir fikir birliği var: Karl Marx, modern dünyayı anlamak isteyen herkesin karşısına çıkan en güçlü düşünürlerden biri olmaya devam ediyor. Ölümünün üzerinden 143 yıl geçmesine rağmen Marx’ın sorduğu sorular hâlâ güncelliğini koruyor: Servet nasıl dağıtılıyor? Emek kimin için üretiyor? Ve daha adil bir dünya mümkün mü?

Algoritmaların gölgesinde emek: Yapay zeka çağında Marx’ı yeniden okumak Haber

Algoritmaların gölgesinde emek: Yapay zeka çağında Marx’ı yeniden okumak

Sanayi Devrimi’nin buhar makineleri, Marx’ın “artı değer” teorisini görünür kılmıştı. Günümüzde ise veri merkezleri, platform ekonomileri ve yapay zeka modelleri, emeğin yeni biçimlerini ortaya çıkarıyor. Kod yazan mühendislerden içerik moderatörlerine, veri etiketleme yapan görünmez işçilere kadar geniş bir emek zinciri, dijital üretimin arka planında yer alıyor. Bu tablo, Marx’ın emek ile sermaye arasındaki gerilimin yalnızca biçim değiştirdiğini, ortadan kalkmadığını gösteriyor. Yapay zeka şirketlerinin sahip olduğu veri birikimi, çağın en stratejik üretim aracı olarak tanımlanıyor. Marx’ın üretim araçlarının mülkiyeti üzerine yaptığı vurgu, bugün veri mülkiyeti ve algoritmik kontrol tartışmalarında yeniden karşılık buluyor. Teknolojiyi geliştirenlerin kim olduğu kadar, bu teknolojiden elde edilen değerin kimler arasında paylaşıldığı sorusu da ideolojik bir mücadele alanı yaratıyor. Platform kapitalizmi olarak adlandırılan modelde, çalışma süreleri esnekleşirken güvencesizlik artıyor. Serbest çalışanlar, içerik üreticileri ve gig ekonomisi işçileri, görünürde bağımsız ancak algoritmalar tarafından yönlendirilen bir üretim düzeninin parçası haline geliyor. Bu durum, Marx’ın yabancılaşma kavramının dijital çağdaki karşılığı olarak yorumlanıyor: İşçi artık yalnızca ürüne değil, verisine ve dijital kimliğine de yabancılaşıyor. Öte yandan yapay zeka, üretkenliği artırma potansiyeli nedeniyle emek tartışmalarını farklı bir boyuta taşıyor. Otomasyonun bazı meslekleri ortadan kaldırabileceği, ancak yeni iş alanları yaratabileceği savunuluyor. Tartışma burada ideolojik bir eksene oturuyor: Yapay zeka toplumsal refahı mı büyütecek, yoksa servetin daha dar bir kesimde yoğunlaşmasını mı hızlandıracak? Eleştirel yaklaşımlar, yapay zekanın nötr bir araç olmadığını vurguluyor. Algoritmaların hangi verilerle eğitildiği, hangi şirketlerin kontrolünde olduğu ve hangi ekonomik model içinde kullanıldığı; teknolojinin toplumsal sonuçlarını belirleyen temel faktörler arasında gösteriliyor. Bu perspektif, Marx’ın “altyapı–üstyapı” ilişkisine dair analizlerinin dijital çağda yeni bir yorumunu gündeme getiriyor. Bugün yapay zeka, yalnızca bir mühendislik meselesi değil; emek, mülkiyet ve güç ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bir tarihsel kırılma olarak değerlendiriliyor. Marx’ın yüzyıllar önce sorduğu temel soru güncelliğini koruyor: Üretimin yarattığı değer kim için, kim tarafından ve hangi koşullarda paylaşılacak? Algoritmaların yönettiği bu yeni dünyada, tartışma teknoloji ile ideoloji arasındaki çizgide sürüyor. Yapay zekanın geleceği, teknik ilerlemenin ötesinde, toplumsal tercihlerin ve politik kararların belirleyeceği bir mücadele alanı olarak şekillenmeye devam ediyor. haberdeger.com Bağımsız • Yerli • Antiemperyalist

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.